MaviMelek
Hermes Kitap
"Yazık, körükten fazla bir iş görmeyen büyük düşünceler öyle çok ki: körüklerler ve daha da boşaltırlar." Böyle Buyurdu Zerdüşt / Nietzsche

[Editör'den] | Hasan Uygun

Allah'ın Kızları | Nedim Gürsel

"ALLAH'IN KIZLARI'NDAN GÜNE-GÜNDEME DAİR…"

Güne takılmadan, gündeme dair bir şey söylemeden geçip gitmek mümkün değilmiş gibi görünüyor. Hissedeceğimiz duyarlılık, safımızın rengine yansımadan teğet geçip giderse, sanki yabancılaşıyoruz kendimize. Yükseltilen bayraklar, sarılmayı bekleyen cansız gövdeleri özlüyor sanki. Her şey bir anlama büründürülüyor, her şeyin içeriği boşaltılıyor son günlerde. Aklıselime kara çalınıyor, lanetleniyor tutsak olmayan bedenler. Siyah ve beyazdan ibaret her şey; taraf olmazsan bertaraf olursun.

Aidiyet hissinle var olur ya da yok olursun sonsuz boşluğunda. Anlama çabasının kurbanı olabilir veya anladıklarının esaretini sürersin mutlu mesut.

Bir hikâye anlatırsın, vebali sırtından atarsın böylece. Olmuş bitmişe dair söz söylemiş olursun sadece. Görme biçimini sunar, pencereni açarsın kör göze. "Bu ben değilim, benim varsayımımdır ancak" diyerek hikâyeye sarılırsın, "anlatma illeti"nden mustarip.

Anlatma illeti, sari bir hastalıktır aslında, tıpkı Nedim Gürsel'in dediği gibi: "Yıllar geçti aradan, kimi serden kimi yardan ve oğlundan geçti, sen şu anlatma illetinden hâlâ vazgeçmedin."

Ben değil tabii, ama "keşke benim de yazar gibi kurtulamadığım bir anlatma illetim olsaydı da bunca anlamlı kelimeyi art arda dizebilseydim" diye düşünmeden de edemiyor insan. Yazara imrenmek bir yana, anlatmak Homeros'tan beri nasıl ki edebiyatın vazgeçilmeziyse, görme biçimini imlemesi bakımından her göz bir hikâye ya da her hikâyenin bir gözü vardır aslında, anlatıcısının okuruna diktiği. Üzerindeki gözü hissetmeden okur, tedirginliğini duyumsamadan her ânın, telaşına kapılmadan her cümlenin aynı duyarlığı yüklenemiyor nedense yazarla; aynı kaygıyı paylaşamıyor sorgusunu tamamlayamıyor kendi içinde gerçekle kurgu olana dair.

Gerçekle kurgunun birbirine karıştığı bulanık sular romancının gücüdür de öte yandan. Kurguyu ne kadar gerçeğe yakınlaştırıyorsa o oranda da uzaklaşır gerçeklerden, yabancılaşır kendi sözüne. Çünkü romanında konuşan kendisi değildir artık; soran, sorgulayan, anlam yüklemeye çalışan; veya anlama yabancılaşan.

Her nesnenin bir dili vardır konuşturmasını bilen için; ancak gizli bir özne barındırır içinde, yazarın diline muhtaç. Bu durumda yazar da bazen kendi diline bir Süleyman, bir hal tercümanı, bir yüklenici seçer; tıpkı "Allah'ın Kızları"nda Nedim Gürsel'in yaptığı gibi.

Muhammed'in, Lat, Uzza ve Manat'ın, Rahmi Bey'in biyografilerini anlatırken sürekli alttan alta yazara uyarılar gönderen ikinci kişi, yazarın kendi çocukluğu söz konusu olunca daha da müdahaleci bir tavra bürünüyor ve yazarı yönlendiriyor neredeyse her satırda. ("Ebabil kuşlarının öyküsünü büyükannen anlatmıştı sana. Yazdı, hava çok sıcak, radyolu odanın tüm pencereleri açıktı." vb satırlar.)

Yazara hükmeden anlatıcı, büyük bir sıkıntıdan da kurtarmış aslına bakılırsa yazarı; birçok söyleşisinde ifade ettiği üzere, "kimsenin inancını sorgulamak gibi bir niyeti olmadığı"ndan olsa gerek, mesel tadında bir anlatı sunuyor Nedim Gürsel "Allah'ın Kızları"nda.

En başından almak gerekirse; evet, gündeme dair bir şey söylemek, aynı eksenin etrafında konar göçer turna kuşu gibi dolanmak değilse bile en hafifiyle yarattığımız hastalığın kurbanı olmak gibi bir şey olurdu ki, bu yüzden reddedilesi; ama karanlıkların esiri olmadan önce yüzleşeceğimiz suretler, belki gölgemiz bile olabileceğinden her şey için durup düşünmek, anlamak çabasıyla yoğrulmalı dimağımızın kör kuyuları.

Her şey bir masal olabilirdi. Belki de her şey bir masal!

Birinci Dünya Savaşı'nın son yılları… Osmanlı Yavuz Sultan Selim'den beri sahip olduğu hilafet makamıyla aynı zamanda Mekke-Medine kentleriyle bu kentlerdeki kutsal emanetlerin koruyuculuğunu da üstlenmiş durumdadır. Öte yandan meşhur İngiliz ajanı Lawrence'ın etki alanı altındaki Araplar da Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyan halindedir. Hatta yer yer İngiliz birlikleriyle beraber hareket edip Osmanlıyı Arap topraklarından püskürtmeye çalışmaktadırlar. İki Müslüman halkın Arap toprakları üzerindeki kanlı savaşı, Medine çöllerinde bir kolunu kaybetmiş Manisalı genç bir asker olan Rahmi Bey'in roman boyunca sorguladığı tarihsel bir yaradır. İnançlı bir Müslüman olan savaş sonrasının avukatı Rahmi Bey'den torununa kalmış belgelerden anlıyoruz bunu. Bir yandan torununun dinini-diyanetini öğrenmesi için cuma günleri namaza götürmekte, bir yandan da kaybettiği kolunun acısıyla Osmanlının Arabistan çöllerinde neden savaştığının muhasebesini çıkarmaya çalışmaktadır. Öte yandan dedesinin sevgili torunuyken çocukluk yıllarında aldığı dini eğitim, yaşamının geri kalanında silinmeyecek izler bırakmıştır ki, din bilgisinin asıl referansını bu yıllardan alarak yaratıcı ve elçileriyle yetişkin biri olarak hesaplaşma yoluna gitmiştir.

Kurtuluş Savaşı sonrası yokluk ve yoksulluk izlerinin en yoğun hissedildiği bir dönemde, Manisa'da geçirdiği çocukluğuyla Rahmi Bey'in torunu olarak ülkenin siyasi gündemimin de dışında değildir aslında yazarın "sen" diye hitap ettiği kahraman. Menemen olayı, Türkçe ezan tartışmaları mesela… Çok kısa geçilse de romanda yer verilen konular arasında.

Soldan sağa veya yukarıdan aşağı; "İslamiyet'ten önce Kabe'de duran putlardan biri"… Aşağı yukarı bütün bulmacaların banko sorusuydu benim (ve birçoğumuz) için "Allah'ın Kızları"nı okuyuncaya dek. Ancak İslam öncesi Arap inancının önemli aktörleri arasındaki Lat, Uzza ve Manat'ın kitapta dili öylesine bir çözülüyor ki, ister istemez bir süre sonra onların da adı sadece bulmaca sorularına sıkışmış olmaktan çıkıyor ve temelini İbrahim Peygamber'in attığı bu mabedin geçici konuklarının trajik hikâyesine kaptırıyor insan kendini.

Doğumundan ölümüne dek Muhammed'in biyografisine de yoğunlaşmış olan kitap, bazılarının "oryantalist bir yaklaşımın gölgesinde kalan anlatılar" eleştirilerine rağmen bütünlüklü bir bakış açısına sahip. "Şeytan Ayetleri" yüzünden başına gelmedik iş kalmayan Salman Rüşdi'nin durumuna düşmemek için, çeşitli söyleşilerde anlatının herhangi bir sorgu/eleştiri amacı taşımadığını belirten Nedim Gürsel'in böylesine hassas bir konudan ustalıkla sıyrılmış olduğunu söylemek yerinde olur.

İbrahim Peygamber'in, oğlu İsmail'i Allah adına kurban etmek üzereyken bir koçla vebalin üzerinden alınması, tüm Müslümanların inancında önemli bir izlektir. Manisalı Balkan göçmeni Fırıncı İbrahim'in de oğlu İsmail'le böyle bir şeye kalkışması, aslında inancını sınamaya yönelik bir harekettir. Babayla oğul arasında yaşanan bu travma, yazarın çocukluk arkadaşı İsmail'in acı kaderini çizerken kör inancın sonuçlarına yönelik çarpıcı bir örnektir de romanda yer verilen.

Romanın içeriğine dair daha çok şey söylenebilir elbette, ama Nedim Gürsel'in konuları ele alış biçimine dair birkaç şey söylemezsek bu yazı eksik kalır kanısındayım.

Nedim Gürsel, hikâyeleri adeta okurun ağzına bir parmak bal çalarcasına gıdım gıdım aktaran usta bir yazar. Her an biten parçanın içindeki bütün esrarı ortaya koymuş gibi bir görüntü çizerken, daha sonra geriye dönüp o hikâyede eksik bıraktığı parçayı tamamlıyor. Tam da okur o sahneyle ilgili bütün detayları gördüğünü düşünürken, yazar ancak gösterdiği kadarını görebileceğimize dair güçlü bir mesajla objektifini tekrar göstermek istediği köşeye çeviriyor.

Anlatıda birinci, ikinci ve üçüncü tekil şahıs dilinin adeta nüanslarını göstermek istercesine kâh kahramanlarını konuşturuyor kâh kahramanlarının diline tercüman oluyor yazar.

"Allah'ın Kızları" iyi bir roman olmanın ötesinde, bir araştırma-inceleme eserinin de tüm inceliklerini barındırıyor. Yazarın gözlem gücü, bilgisiyle buluştuğunda ortaya destansı bir anlatım biçimi çıkıyor.

Sonuç olarak, kitabın isminden de yola çıkarak, ilk bakışta Nedim Gürsel'in romanını popülist bir atak olarak görmek çok kolaydır. Günümüz gündemine de bakıldığında, din konularının tartışma için bunca taraftar bulduğu bir dönemde böyle bir kitap sanki gündemi yakalamak için yazılmış gibi görünse de, aynı zamanda gerçekten cesaret isteyen bir şey. Dini hassasiyetlerin daha yoğun olarak gündeme geldiği (infiale, linçe ve katliama dönüştüğü) ve bazı şeylerin sorgulanması etrafında çekilen kalın perdelerin ardındaki görüntünün gözden uzak tutulmaya çalışıldığı son yıllarda sağduyulu bir ses olarak Nedim Gürsel'in böyle bir konuya el atması, merak edenler için İslam bilgisi alanındaki eksiklikleri de tamamlıyor.

Sayı: 23, Yayın tarihi: 02/04/2008

hasan@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics