MaviMelek
"Vicdan da kim? Ne işi var aramızda? O yüzden yürümeyecek öykü. Acıklı güldürü, tutmuyor melodramın karşılığını." - "Kırık Fincanlar" / Vüs'at O. Bener

[Öykü] "Amojgar" | Hürehni Fırat Öncü

Alberto Giacometti

"BOŞLUKTA SALLANAN BİR KEMİK GİBİ DURUYOR TÜM CANLILAR"

Bugün pazar, hava ıvır zıvır ve Amojgar yürüyor sokakta. Sokak bomboş, ama bir o kadar dolu. Sokak, sokaktakilerle alakasız renksiz ve insandan pullarla ana caddeye uzanan bir yılan gibi kıvrılıyor.

İlginç sesler var.

Michael Jackson öldü diyor biri, bir başkası da aynı şeyi diyor. O sırada bir çocuk Coca Cola şişesine tekme atarak, “Anne bak! Goool! Gooll!” diye bağırıyor.

Tüpler Suziki Cary marka aracın arka tarafına atılıyor. “Daam! Daaam!”

Ezan sesi.

Ömrünü çakmak doldurmakla geçiren yaşlının ritmik şekilde çevreye yaydığı çakmak sesi ve gaz kokusu...

Amojgar çok kulaklı bir yaratık gibi yürüyor. Adımları hızlanıyor. Sıkılıyor. Sokağın müzik anlayışından nefret ediyor. Duymak istemiyor hiçbir şeyi. Mp3 çalarını çıkarıp kulaklığını takıyor. Çift kulaklı olduğunu ispatlıyor kendisine ve buna alıştıkça sesini yükseltiyor. Ve bir larva gibi hızlı hızlı yürümediğini ispatlarcasına dalıyor kalabalığa.

Sesler bitince görüntüler yakalıyor onu bu kez. Sesi açtıkça görüntüler netleşiyor, ayrıntılar yakınlaşıyor. Yüzlerce kafanın, elin ve ayağın mükemmel bir uyumsuzlukla sokaktan ne kadar da uzaklarda bir şeyler yapmaya çalıştığını görüyor. Gözlerle karşılaşıyor. Sevgili gözlerle, alçak gözlerle, iradeli gözlerle, acımasız, baygın, elemli, birkaç mavi gözle, içedönük gözlerle... Göğüslerle, bacaklarla... Ellerle! Başka “ellerin içinde eller” ile “yalnız eller” görüyor. Ve gözlerin hep yalnız olduğunu fark ediyor. Yürürken kendi ellerini görebildiğini, fakat dışarıdayken, asla kendi gözlerini göremeyeceğine üzülerek...

Gözlerini sokağın kenar ve köşelerine çeviriyor. Köşelerde ilkel organizmaları andıran dudak çiftleri var. Yaşamak için birbirlerine muhtaçlar, bu denli içlerindeler birbirlerinin. Sanki dudaklar başka dudaklar için var. Sanki dudaklar başka dudaklar olmayınca ayrı bir bedendeymiş gibi. Eksik görüntüler her yerde. Her yere yirmi dört saatte bağırılan şiirsizlik ve gecesizlik bulaşmış. Evet, pandomim var. Sidik kokulu pandomimler. Sakallı pandomim var. Sırıtan, kokutan, dişleri çürük pandomimler sarmış her yeri. Küçük bir çocuğun dede diyeceği pandomimler ellerini açmış dileniyor, “para dağıtan tanrılar sokağına” gittikçe benzeterek burayı. Görerek bunları Amojgar yürüyor sokakta. Daha çok genç... Uzun boylu ve zayıf... Devcilik oynamaya gelmiş sanki buraya. Adımlarına bakıyor, ayakkabılarına, ayakkabısızlığına, köhne bir kırtasiyede kızların logosal çıktığı “Che Guevera” posterlerine.

İçinden bağırıyor. Sokağın sesini duyduğu gibi kimse duymuyor sesini. Kulağında sanki yüzyıllardır kuluçkaya yatmış salyangozun ona küsmesine inat müzik sınırları aşıyor. Ruhunu paramparça etme pahasına kaba ve sert bir ses yankılanıyor.

“Kahrolası Hitler” diyor şarkı.

O sırada sokağın büyük bir bölümünü geçiyor. İstemiyor hiç kimseyi. Sokağı, bu şehri, kendisini, ayakkabılarını, ayaksızlığını, gidecek hiçbir yerinin olmamasına içerlenmeden. İstemiyor. Bu şarkı tırmalarken kulağını... “Rammstein'ı” ve “Hitler'i eleştiren bu parçayı” unutarak dinliyor şarkıyı. Güçlü, tok bir çığlığı anlatıyor bu şarkı endüstriyel malzemelerle -kaba bir ney gibi. Gücü temsil ediyor; gücün çılgınlığını, çığlığını. Gücün güçsüzlüğü. Müziğin sözler dışında bıraktığı o sert duyguyu.

Gözlerinin görebildiği sokakta vahşetin sessiz sineması var. Belediyelerin iftar çadırı açtığı mevsimlerde sıraya giren yoksulların yemeğe bakışı gibi çöp kutusuna bakan bir çocuğun yutkunmasını görerek ilerliyor. Biliyor neden yutkunduğunu onun orada, çöpleri toplayıp satacak ya da içinden çıkan ezilmemiş domatesleri, elmaları yiyecek. Çöp kutusunun karşısında tırnak makası satan adamı es geçiyor. Kafasını çevirdiği an şehrin en önemli bestseller kitaplarının tarih, asker ve savaş kitapları olduğunu görerek bu şarkıyı bu sokakta son seste dinlediği için kendine hak veriyor.

Bu şarkıyla sokaktaki sesi öldürerek görüntüleri çıkarıyor ortaya Amojgar. Bunu usta bir incelikle yapmıyor, günümüz dünyasının bir tepkisinden ibaret yaptıkları. Çünkü sesli bir sokak gülücük demek, selamlaşmalar demek, sıradanlık demek. Ses bittiği an görüntüler anlatıyor o kitaplığı, o çöpü, pantomimleri...

Beyni salgılıyor. Beynindeki dil konuşuyor.
“Tecavüze uğramış bir sokağa bakmak da neyin nesi? Hiç sokaklar tecavüze uğrar mı? Hangi şehir sokaklarıyla meydanlarını kesebilecek kadar ilerde?”

Yürüyor. Durmadan. Hızlı.
Kulaklık var sadece! Tüm dünyanın seslerine pamuk dayadığı kulaklık...
“Meydanlar, heykellerden oluşan kahraman motifli alçak seviye alanları. Toplumların illüzyon yerleri. Büyüdükçe soğuklaşan ve kötüleşen insanların, çocukluklarının lunaparklarını karşılayan yerleri...”

Gözlerini bulutlara dikip bakıyor. Sokak bitmek üzere! Sağda zengin bir mağaza var. Bakmıyor oraya. Botuyla ilerliyor bir asker gibi. Dik ve yok etmek için değil; en büyük stratejisi kaçmak olan bir asker gibi. Duygusunu, insanlığını, düşüncelerini, geleceğini, sevgisini arayan bir Hitler gibi; sert ve kararlı, sonsuza kadar çıkacak bu sokaktan. Bir sürü insan. Bir sürü sperme benzeyen insanı konacağı yumurtayı arasın diye bırakacak bu sokakta.

Dönerciyi görüyor. Sokak bitti. Caddeden geçen araçları... Eve gidecek. Banyo yapacak, sıcak yatağına atlayıp temiz düşlerle vaftiz edecek kendisini.

Adımları bir şeyi ezeceğinden habersiz... Evini düşünüyor. Dokunduğu bir şey var gibi. Aniden bir ses! Fırlayan bir ok! Ama canlı ama ince. Ya da kalkan bir uçak gibi, ama biraz insanca... Bir acının sesi. İnsanların seslerini duymadığı kulaklığı delebilen, acı katan dışarıdan bir ses. Bir şey ezdim diyor. Sakız gibi bir şey. Ama etli biraz!

Kulaklığını çıkarıyor. Sokak çok sessiz... Yere bakıyor. Önce botlarına. Botunu kaldırıyor. İnce ve kırmızı bir şeyler. Bağırsaklar. Sağına bakıyor, mağazanın önünde bir kutu ve kutunun içinde sarı civcivler.

Sokaktaki herkes bir katile bakar gibi bakıyor Amojgar'a. Dönerci, kadınlar, bildiri dağıtan solcu gençler herkes ona bakıyor. Sokak artık herkes... Yılanın kuyruğuna gelmişken bu sokaktan kurtulmak üzereyken bir iki dakika önce herkese baktığı gibi şimdi herkes ona bakıyor. Çöpçüyü unutarak, pandomimleri, dudakları görmeyenler şimdi Amojgar'ı görüyor.

Bir ses daha... Omzuna dokunan bir el. İrkiliyor. Aniden dönüyor.
“Bir şey olmaz.”
Eliyle civcivi alıp rahat bir şekilde çöp kutusuna fırlatıyor. Geri geliyor civciv satan adam. Büyük bir ahlaksızlıkla ve civcivi çöpe attığı kadar rahat ve umursamaz bir şekilde.
“Para” diyor.
Amojgar eliyle itiyor adamı ve koşar adım uzaklaşıyor adamdan ve caddeye ulaşıyor. Sonra şehrin parklarından birine gidip ağaçların ve havuzun şehre bıraktığı güzel boşluğa dalıyor. Gökyüzüne. Boşlukta sallanan bir kemik gibi duruyor tüm canlılar. Hepsi uzun ve inceler. Savunmasız. Giacometti geliyor aklına ve onun heykelleri. Sırık gibi duran insanları, ince ve uzun köpekleri... Havadalar, uçaktalar, sokaktalar, civcivdeler, gecedeler, yataktalar boşlukta sallanan kemikler gibi duran tüm canlılar. Fıskiye suyu diklemesine üçer metre havaya atıyor. Takip ediyor izleğini fıskiyeden fırlayan suyun. Yükseklere gidip havuza tekrar dönen suyu. Yükselip alçalan... Bu eğlenceye baktıkça hafifletiyor beynini. Sokağın, sokaktaki insanların hatta kendisinin çoğu zaman bu fıskiyeye benzer bir izleği takip ettiğini anlayarak. Civciv, insanlar ve civciv satan adam sanki hiç yok. Satılan tüm civcivler bitmiş gibi. Ve üzerine gelen “katilsin sen!” ünlemi. Bunların hepsi olmamış gibi. İnsanlar sadece civcivin nasıl olur da bu kadar haykırabildiğine, nasıl bir acı çektiğine bakabildiler. “Civcivin kendisine” ve “et acısının özüne değil”. İnsanlar civcivde kendisini bulmuş gibi. Bakakaldılar.

Ama civciv satan adam ne bulmuştu?

Anladı Amojgar hepsini. Sanki kimse yürümedi, konuşmadı. Pandomim, Che posterleri hiçbiri yoktu. Evrenin kendine has bir ağzı, gözü yoktu.

Eve çıktı. Sevgilisi elinde sigarayla baktı ona.
“Hoş geldin. … Hoş geldin mi?”
“Bana bak! Ve bir şey sorma. Ben bugün katildim sanki.”
Sonra da dilini ve dudaklarını göstererek gülümsedi; “Konuşan ben değilim; kıpırdayan dudaklarım.”

~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 08/07/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics