MaviMelek
Hermes Kitap
"Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz; ama yıldızlara bakıyor bazılarımız." Oscar Wilde

[Öykü]"Araf'tan Mektuplar" - Sultan Yavuz

Araf'tan Mektuplar | Jean Michel Basquiat

"ZEVK; CEHENNEMİN KIZ KARDEŞİDİR"

7. mektup

"sonunda"

Beynimi kurtçuklar yiyor, hissedebiliyorum. Eskiden korkardım, ama artık zevk alıyorum. Yavaş yavaş yiyorlar. Ağrı ya da herhangi bir acı duymuyorum. Sadece, garip bir şekilde kalbim acıyor. Oysa onu yiyen bir şey yoktu.
Belki de vardı. Onu ben yaratmış olmalıyım. En çok hamam böceğinden korkarım, ama sonunda, kalbimin üstüne koca bir tane kondurdum sanırım. İğrenç hayvan yedikçe, kalbim daha bir acı duyuyor, beynimse uyuşma halinde. Peki, neden keyif alıyorum? Çünkü kurtçukların beynimi ve hamam böceğinin kalbimi yemesini seviyorum. Kısa sürede alıştım. Yıllardır orada durduklarını fark etmem zaman aldı, ama artık biliyorum.
Öldüğümü fark ettiğimde de korkmadım, anlayacağın. Ne zaman öldüğümü bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Ölü olduğumu bile anlamıyorlar. Oysa beni onlar öldürdü. İspatlayamam, ölüler bunu yapamaz. Ben sadece anlatabilirim. Çünkü ruhum lanetlendi ve sözcüklere hapsoldu. Sanırım sonsuza dek Araf'ta yaşayacağım ve bundan keyif alacağım. Zevk; cehennemin kız kardeşidir, sıkıcılıksa; cennetin.
Ama yaşadığım bu keyif, acıdan aldığım hazdan kaynaklanıyor. Yaşadığımı sandığım günlerde bilmiyordum. Şimdi nasıl bir mazoşist olduğumu biliyorum. Bedenime zarar veremediğim için, ruhumunkiyle tatmin oluyorum. Dişlerim kamaşıyor, içim çatlıyor adeta. Korkunç bir donukluk. Sabit bir noktaya gözleri kilitleyip, duvar yemek gibi. Kireç.

Canlı olsaydım, saçımı başımı yolup, ağlamak isterdim. Elbiselerimi parçalamak, eskiden olduğu gibi kırıp dökmek isterdim. Bu arada doktorları sevmiyorum. Hastanelerinse, duvarlarına kaka yapmak isterdim.

Hâkimler, doktorlar, öğretmenlerin çoğu ve başbakanlar, cumhurbaşkanları kendilerini daima tanrı sanırlar ya da biz onları. Gördünüz mü? Nietzsche ne kadar da yanılmış. İnsan, Tanrısız yaşamayacak kadar kuldur. Bir tanrı ölür, öbürü doğar. Tapılacak, medet umulacak bir şeyler hep vardır bu yeryüzü arafında.

Aklıma gelmişken, yeryüzü ve gökyüzünü düşündünüz mü? Neden yüzü? Götü olmadığı ne malum? Özellikle gök götü daha mantıklı geliyor. Kar ve yağmur dışkıdır belki ve gök gürültüsü de göğün gazı. Yüz daha sevimli olmalı. Masalcılığı hiç bırakmıyoruz belki? Her şeyi sevimli, küçük, sıcak hallere getirmeyi, saklamayı, isimler icat etmeyi seviyoruz galiba.

Üzüldüğüm şu ki; ben Tanrımı kaybettim. Yerine koyacak bir şey bulamıyorum şimdilik. Nereye koydum ya da kime çaldırdım, bilmiyorum. Belki de sonunda benden o kadar sıkıldı ki, gitmeye karar verdi. Tanrı elimden kaçıverdi. Kapkaççılar tanrımı çaldı! Borçlarımı ödeyemeyince, haciz geldi öteki taraftan; Tanrıma el koydular. Varsayımlar sonsuza uzanabilir ve sonunda birleşip, tek olabilir. Sebeplerden biri ya da diğeri olması bir şeyi değiştirmez. Ben kapkaççıda karar kılıyorum. Böylece suç da kalkıyor üstümden.

Sonunda anladınız mı? Tanrım olmadığı için hâlâ bu Araf'tayım. Gelen giden yok. Bu ceza çok büyük oldu. Beni asırlık bir çınar gibi kendi kendime bıraktılar; söylenmekten başka uğraşım kalmadı. Bir tanrı istiyorum yeniden. Ya da beni bulsun herhangi biri. Böylece, acılı ve lanetli ruhum da özgür kalabilsin. Cehenneme ya da cennete gitmek istiyorum artık. Birileri öldüğümü anlasın, kendime ait bir mezar istiyorum ve çiçekler.

6. mektup

"sondan önce"

Beni bulduklarında, tanınmaz halde olduğumu söylediler. Ben bunu bir hafta sonra öğrendim. Hesapladığım gibi gitmedi. İki değil, beş günün sonunda anakaraya varmıştım. Cildim kırmızı bir rujla boyanmış gibiydi. Dudaklarımı anlatmıyorum bile. Üstümdeki döküntülerse adeta liflere ayrılmıştı. Beni hastaneye yatırdıktan tam dört gün sonra kimliğime ulaştılar. "Hayır, bu 'Kelebek' olamaz! Bunu başarması imkânsız!" dediler.

Dövmem, aksini ispat edemeyecek kadar kişiliğim olmuştu. Neredeyse, hayatım boyunca ettiğim firarları, bu yaşıma rağmen tekrarlıyor oluşum, öfkeden çok hayret ve nedense saygı uyandırıyordu. Onları duygulandırmıştım anlaşılan. Adıma yazılan kitap, ömrümün son günlerini özgür geçirdiğimi söylüyor. Yalan! Hâlâ yaşıyorum ve hâlâ esirim.

Şizofren olduğumu söylüyorlar, "Kelebek" olmadığımı anlatıyorlar, beni ben olmadığıma inandırmaya çalışıyorlar bu deli doktorlar! "Kelebek" olduğumu size ispat edebilirim.

Bu pencereyi seviyorum. Yeşil palmiyenin kendiliğindenliğini seviyorum ve doğayı kıskanıyorum. Baktığım şu kiremitler, birbiri üstüne uzanmış dalgalara benziyorlar ve gökyüzü berrak bir mavi. Mavi ve yeşilin bir arada oluşundan doğan uyumu, sadece doğada görebiliyorum.

Uzaktan gelen köpek havlamaları. Ama durmaksızın, saldırgan, rahatsız edici olanlardan değil. Bu, gördüğü yabancılara karşı duyduğu kuşkudan kaynaklanan bir-iki havlama sesi sadece. Uzaktan o ses ve yakındaki kuş seslerinin palmiye yaprakları ve gökyüzüyle oluşturduğu yaşam karesi, gerçekten huzur veriyor. Bazen en umulmadık anlarda gelen huzur, garip bir his.

Esaret hiç bitmez. Sizi hiç bırakmazlar, her yerde takip ederler ve sonunda mutlaka yakalarlar. Esaretinizin verdiği tatminle özgür olduklarını sanırlar. "Ben Kelebeğim!" diyorum. Neden inanmıyorsunuz? Göğüslerimin olması bu gerçeği neden değiştiriyor? Kırmızı rujumla çizdiğim dövme, bir "Kelebek" değil mi? "Ben Kelebeğim!" diyorum size. Sizi kandırıyorlar; ben hâlâ esirim, hiçbir zaman özgür bırakmadılar. Anlatmamı istemiyorlar, bu yüzden kapatıyorlar. Sizi şizofren olduğuma inandırıyorlar.

Ama daha kötüsü, sizi de uyutuyorlar; esir olduğunuzu sizden saklıyorlar! İnanmayın onlara! Güvenmeyin!

5. mektup

"sadece bilinçaltımla savaşıyorum; bir canavar yaratacağım!"

Hatırlıyor olmalısın o güzel günleri. Sen henüz yedi yıllık evliydin; güzel karın ve iki çocuğun vardı. İşlerin de kötü gitmiyordu o zamanlar. Genç sayılırdın, yakışıklı denemezdin, ama hilkat garibesi de değildin; yanlış hatırlamıyorum değil mi?

Ah ne saadet günleriydi! Karınla seks yapardın, biz iki kız çocuğuyla da cinselliğini paylaşırdın. Kucağına bastırırdın, memişlerimizi ısırırdın, yanaklarımızı, dudaklarımızı acıtırdın; sesimizi çıkarmazdık. Severdik seni, böyle sevilir sanırdık. Arkadaşlarımıza da ilk biz öğrettik zaten; ben ve kızın. O şirin evin, sarı alacalı duvar kâğıdına sindi o korkuların ilk kokusu ve küçük kızların küçük çığlıkları.

En çok göğüslerimiz acımaya başladığında ve sonra küçük birer erik olduğunda öptün onları. Peki, ama sonra neden tiksindik? Neden midemiz bulandı? Neden hâlâ ışıksız uyuyamıyor bu kadınlar? Bu kadınlar; içlerine sıkışmış o küçük kızları nasıl serbest bırakacak? Seçkin ensestin soylu prensleri, bunun cevabını bize söyleyin!

Aksi takdirde bir canavar yaratacağım! Siz o günlerde ruhlarımıza birer cenin bırakmıştınız; çirkin, küçük; hatta korkunçtu. Eğer cevabı söylemezseniz, doğuracağız onları! Doğurup, üstüne salacağım o bebeği. Önce, o dişsiz damak kulaklarını kemirecek. Sonra ağzına kusacak; senin bıraktıklarını. Tırmalarken o küçük eller bacaklarını, o mor dudaklı gülümseyen ağız, bacak arandaki vahşi hayvanı emmeye başlayacak. Evet, zevk alacaksın! Sonra "yeter!" diyeceksin. O bebek anlamayacak, bırakmayacak bir türlü. Acı çekeceksin, acı. İçime bıraktığın bebek, onu tamamen yediğinde sen artık olmayacaksın!

Dur artık! Yeter, durun! Yoksa o ceninler sizi yiyecek bir gün.

4. mektup

"hâlâ savaşçıyım; dışlanan, cezalandırılan, yok sayılan tüm kalem işçileri: birleşin!"

"Çağlar, aykırılıklarıyla tarihe geçer." Sevgili üstadımız haklıdır. Aynı sebeple, tarih yazıcıları her zaman iktidarı anlatsa da, es geçemez değişim yaratan devrimci kalemleri. Yazılı tarih yer verirken, onları ya göğe çıkarır, ya yerin dibine batırır. Ama zaman, doğru değeri biçmede geç kalmış da olsa, iyi bir belirleyicidir.

Aynı yasa koyucu, bugün Marquis de Sade'ın şatosuna hapsolmuştur. Ahlakçılar, O. Wilde'ın dilinde erimişlerdir. Pazar ilişkileri Bukowski'yle utanırken, katil toplumlar Kafka'yla tokatlanmışlardır. Mevlana'nın kalemi Şems Tebrizi'yi ölümsüz kılarken, Nazım'ın sanatı "önce insan"ı öğretmiştir; at gözlüklü yoldaşlara.

Çünkü anlamıştır egemen, sözcüklerin gücünü. O sözcükler ki satırlara, dizelere akıp kalabalığa karışınca dogmalar nasıl da sallanır korkuyla. Bunu bilir de, ondan sansür koyar. Ondan yok sayar, ondan cezalandırır. İşbirlikçi olmuşsa, kendi halkı da dışlar. Öldürmeye de isteklenebilir; adı "Şeytan Ayetleri" olmaya görsün.

Hem çoğuz, hem azız. İşimiz çok zor yoldaşlar; öyle bir zamandayız ki bırak tepki almayı, ifade edebilmek bile güç. Kalın enseli kapı tutucular her yerde nöbette. Mevcut sanat ve edebiyat kalıplarını ezbere yürümelisin; yoksa yallah! "Sen de kimsin!" "Sen, gözlüğümün üstünden baktığım bir böceksin!" (Selam olsun Gregor Samsa'ya!) "İşte, burası bir kale ve biz krallar ne dersek, o olur!"

Bizim yasaklarımız size oranla, daha yayınlanmadan konuyor ve değerimiz de o zaman belirleniyor dönem içinde. Kim bilir, belki daha zekiyiz diyedir? İşte tam da bu yüzden, artık harekete geçme vaktidir. Toplumumuz, dilimiz, dinimiz değil; sözcüklerimiz, fikirlerimiz ve duygularımızdır bizi birbirimize bağlayan! Geçmiş kalemlerin ruhları elimizdeki fenerler olsun ve bizler de geleceği aydınlatan ışıklar olalım! Uyanalım, direnelim ve devam edelim öyleyse.

3. mektup

"direniyorum size; ılık sütün baş kaldırışı"

Seni bir gün ele geçireceğim ve namus cinayeti işleyeceğim! Çünkü beni kandırdın pislik! Beynine yeniden diktirdiğin bekâret zarın, bir soğana ait. Yıllardır uyuttuğunu sanarak yaşadın, ben ve diğer kandırılmışlarla koyun koyuna. Bu ne ikiyüzlüce, ne korkakça!

Artık biliyorum anlıyor musun? Sandığın kadar saf değilim; tahmin edersin payını. Yıllarca nasıl da oynadın bizimle! Eğlenmişsindir herhalde. Kendini nasıl ve nerede kaybettiğini sormayacağım. İçimize ettikten sonra, sakın merhamet bekleme!

O kadar doğal bir oyuncusun ki, tebrik etmeden geçemeyeceğim elbette. Sözüm ona en politik, en entelektüel sofraların kraliçesi ediyorduk seni! Anlatıyordun boyuna "özgürlük, adalet, eşitlik, barış, sevgi…" Sahip olduğun mizaçsa; bağnazlık, kendine adalet, kralcılık, hırs ve kokuşmuş bir kibir. Hep o atıp tuttuğun "… izm"lerden farklı değilsin, sen o karanlığın taşıyıcı bir giyotinisin; sayısız kestiğin fikirlerimiz, hiçe saydığın hayatlarımız. Ama öğretmendin sen, öğretmeyi severdi o koca kafalı cehaletin.

Nasıl da küstürdün daha yolun başındakileri. Sebebini anlamadı kimse. Senin dokunulmazlığın, onlarınsa suskunluğu vardı çünkü. Sen ve senin gibi bilgi görgüsüzleri ve samimiyet yoksunları var oldukça, gün yüzü isteyen fikirler daha çok bekleyecek aydınlık günleri. Yazık!

Sayınız az sayılmaz; kraliçe ve kralsınızdır siz. Kibirli kalkanlarınızı gizlemek için sıkça yapmacık bir gülüş takınırsınız. Sizi gerçekten görebilenlerse, o kokuşmuşluğu fark edip, sizden uzak dururlar. Onlara gösterirsiniz; küflü, köpek dişlerinizi.

"Tanrı zulmünüzden korusun!"

Az kaldı, bekle bu gözü açılmış çaylağı! Geleceğim ve önce zarını göstereceğim herkese. Sonra üzerini çizeceğim, karalayacağım. Seni noktalar kümesinde boğacağım! Sen nesin biliyor musun? "Pis!" Ilık, şekerli, bir bardak sütün içine düşen koca bir b.k sineği!

Beynim seninle kirlenmeye başkaldırıyor artık!

2. mektup

"tedavi yöntemleriniz beni öldüremeyecek; 301 günahı olanlar için"

Aktif erkek politikacıların, mecliste herhangi bir koltuğu bulunanlarının yüzde doksan dokuzunun pipisinde türban olup, bunu kamufle edebilmek için siyasetçi peruğu takmaları bilinen bir gerçektir. Kanımca kadın olanlarının da kukularında var. Birçoğunun renksiz olup, tek uğraşlarının laf ebeliği olmasını buna bağlıyorum ve aynı sebepten, adeta bir katedrali andıran yüce kürsülerde ve meclis tapınaklarında, olmayan tanrılarına ibadet ediyorlar. Tıkılıp kaldıkları o yaşlılık kokan lanetli binada sağlıklı bir beyne sahip olan kimse oturmazdı aksi halde.

Tabii ki sadece benim benzetmelerimden ibaret olmayan bu gerçeklik, dikilmiş bir fallus gibi öylece ortada duruyor. Ama bunu ne zaman dile getirmek istese biri ya da birileri, karşılarında o çirkin suratları, işkence taktiklerini ve demir parmaklıkları görüyor. Tabii tüm bunların da iktidarsızlıktan kaynaklandığını biliyoruz. Yani, baksanıza copun, topun, birçok silahın hep pipiye benzemeleri, sizce de kamufle edilmiş bir gerçeği göstermiyor mu? Yanılıyor olmayı inanın çok isterdim.

Zannetmeyin ki, böyle konuşarak onları küçümseyen bir ukalayım. Hayır, ben sıradan biriyim ve onlar gibi olabilmeyi isterdim aslında. Ne de olsa, adı değişen birer engizisyon mahkemesinde ve sözüm ona yasa(k)larla belirlenen bir güce sahip olmak iyi de sayılabilir bazen. Çok da uzak olmayan bir zamandan çağımıza kadar gelen bu sahte din, hem size birçok mürit sağlıyor, hem de iyi kazanıyorsunuz. Hele de tanınmış peygamberlerdenseniz.

Bu dinin dogmalarından olan ırkçılık öğretisini, tebaanıza iyi bir şekilde enjekte edebilir, ustalıklı söz sanatlarınızda kullanmayı başarabilirseniz, keyfinizce yaşar, kahraman dahi olabilirsiniz. Ama sayın bay ve bayanın iktidarsızlığı alenen ortaya çıkarsa, sadece tarihin lanetlemesine değil, o tahrik edici yağlı urganın boyunlarına sarılmasına da engel olamazlar. Tabii, bildiğimiz üzere yarınızdan çoğu ip cambazıdır.

Dogmalarınız diyorduk sayın iktidarsızlar! Irkçılık, ceza yasalarınız veya sevgili yasaklarınız, savaşlarınız ve acımasızlığınız sizin viegralarınız olmalı. Her zaman tatmin olamamanız ne acı! Bu konuda size yararım dokunabilir mi peki? Belki. Hem bir halkım, hem soyum sopum belli değil, hem varlıklı değilim, hem sevişmeyi iyi beceririm, hem tehlikeli bir dile sahibim ve hem de tahrik ediciyim. Beni kullanarak tatmin olmayı çok istersiniz biliyorum.

Ayrıksı otlarını yolmak, sizin av köpekleriniz için mastürbasyondur. Hadi, av köpeklerinizi genç kadın kokumun peşine sürün. Beni coplarıyla becersinler, elektrikle orgazm etsinler ve tokatlasınlar yasalarınızın aşkıyla. Ben sizin mazoşist müridinizim. Bir türlü doyamam işkencelerinize. Beni becerin, morartın her yanımı iyice! Hadi saldırın, saldırın bana! Karşı koymayacağım yüce haşmetlimize. Beni alsın, sarı saçlarımdan yakalayıp, kendi elleriyle ipe assın. Ama bağıracağım yine de: "Sizi gidi iktidarsız köpekler! Boşalmanıza katkım oldu mu bari?"

1. mektup

"ilk gün; madalya ve kutlama istiyoruz!"

Biz kahramanız; kendi topraklarımız için sürekli savaşıyoruz. O topraklar ki; düşlerle, hikâyelerle gün geçtikçe sınırlarını büyütüyor. Tam da istediğiniz gibi; yayılmacı, saldırgan ve çıkarlarımızı korumak için!

Bizler haklıyız ve onurlu! Güzel kadınların ikiz kulelerine kâğıttan uçaklarımızla intihar saldırıları düzenler, işgalci yayınlarınızı mermi diye üstünüze boşaltırız. Çünkü biz her zaman haklıyız! Elbette kutsal topraklarımızı elinize bırakacak değiliz.

Her gün düşman öldürürüz. Çocuklarsa bizim müttefiklerimizdir; hele de "hayır!" diyebilen ısrarcılar. Bizim kaza kurşunlarımız onları hedef almaz hiçbir zaman. Milli bayramlarda renkli giysilerle bayrağımızı taşırlar. Aziz dondurma lekelerinin ve erimiş çikolatanın kahverengi iştah açıcılığının, göz yaşartıcı birlikteliğinden oluşan çizgili tişörtler bizim kutsal bayrağımızdır. Uğruna her gün dondurma tüketiriz.

Sevgili ülkemize girebilmek için, lanet olasıca vize uygulamaları bizde uygulanmaz. Elbette, nereye geldiğinizin farkında olmalısınız. Ne de olsa, bizler bu topraklar için çok kan ve gözyaşı döktük; gerçekti hepsi de.

Madem yaptıklarımız kahramanlık sayılıyor ülkelerinizde; o halde madalya istiyoruz! Bize şeref madalyası takın ve dev bir kutlama düzenleyin! Ayakta alkış istiyoruz. Havayi fişekler atılsın istiyoruz. Büyük kameralarınızı getirin; minnetimiz için dil çıkarıp, tüküreceğiz medya patronlarınıza!

Bir türlü karar veremediniz, kutlama tarihine! Eğer kutlama mekânı, üç tarafı denizlerle çevrili olup, Asya ve Avrupa Kıtası'nı birbirine bağlayan köprünün olduğu, jeopolitik ve stratejik öneminin dünyaca ünlü olduğu bir ülkede yapılacaksa, Eylül ayının on ikinci gününde, devlet radyo ve televizyon binasının önünde olmasını talep ediyoruz.

Saygılarımızla; Kahramanlar.

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics