MaviMelek
Hermes Kitap
"İnsan, kelimenin tam anlamıyla, insan olduğu yerde oynar ve o, ancak oynadığı yerde tam insandır." Friedrich von Schiller

[Gündem]"Hayata, Ölüme ve Zamana Meydan Okuyan Sanatçı: Aygün Arslan"
Seval Deniz Karahaliloğlu

Aygün Arslan

"KAOS ve DÜZEN ARASINDAKİ ŞAŞIRTAN DENGE"

Zamanın bir noktasında takılı kalan ve tazeliğini her daim koruyan eserler ya da etkinlikler vardır. Öyle ki elinizi atsanız tutacak kadar yakın görünür, sanki dün yaşanmışçasına sıcaklıklarını ve canlılıklarını korurlar. İşte bu sanatçılardan biri de Ressam Aygün Arslan. Geride bıraktığı eserleriyle zamana, hayata ve ölüme meydan okuyan sanatçı. Bir süre önce, İzmir Resim ve Heykel Müzesi sanatçının eserlerinden oluşan özel bir sergiyi sanatseverlerle buluşturdu. İnsanı şaşırtan, düşündüren ve artık hayatta olmayan ama eserleriyle var olmaya devam eden bu sıra dışı sanatçıyı ve eserlerini bir kez daha anmak ve sizlerle paylaşmak istedik.

Dünü bugünle birleştiren, renk, biçim ve formları tüm zamanların okuma diline indirgeyen bir sanatçı Aygün Arslan. Tabloları, şimdi, hemen bugün yapılmışçasına taze, sıcak ve yakın. Bu sıcaklığın kaynağı samimiyet duygusunda gizli. Gerçekte, İzmir Resim ve Heykel Müzesi Sergi Salonunda dolaşırken gördüğümüz tablolar artık aramızda olmayan farklı bir boyuttan bizlere sanat yoluyla seslenen bir sanatçıya ait. O, sanatın evrensel dilini yakaladığı için olsa gerek gözümüz Aygün Arslan'ı arıyor. Şimdi bir kapıdan çıkıp bize doğru, 'hoş geldiniz' diyecek diye bekliyoruz. O kadar doğal ve o kadar samimi bir resim dili yakalamış.

Aygün Arslan

Aygün Arslan, son dönem tablolarında, Anadolu'da derin izler bırakmış olan Hitit uygarlığını konu edinmiş. Hitit savaşçıları, kanun düzenleyiciler, resmi törenler, dini ayinler, tüccarlar, gündelik yaşamdan pasajlarla, belki de tarih kitaplarının yapamadığını yaparak izleyiciyi o uygarlığın içine çekiyor. Sanki sihirli bir kapıdan geçerek renklerle bezeli Hitit Uygarlığının yer aldığı zamana ve mekâna ancak bilim kurgu öykülerinde rastlanabilecek bir yolculuk yapıyorsunuz. Bir kez tabloların içine girdikten sonra gerisi kolay. Artık hiçbir şey sizi şaşırtmıyor.

Kanatlarını açmış çift başlı kartal motifleri, kimi zaman dini öğeler olarak yer alan farklı formlardaki kuşlar ve bereket simgeleri sanki hep yaşadığımız gündelik hayatın doğal parçaları gibi duruyorlar. İşte öylesine sıcak bir samimiyet duygusu. Akrilik tabloları böylesine çekici kılan, bize uzak gibi görünen ama gerçekte, taa içimize işleyen bir mirasın parçası olmalarından kaynaklanıyor. Binlerce yıllık birikimin bu topraklarda bırakmış olduğu mirasın ayak izlerini takip ediyor olmaları. Hiç abartıya kaçmadan, hassas bir denge üstüne kurulan Hitit tabloları, insanda hemen bir otobüse atlayıp soluğu tarihi Hattuşaş kentinde alma isteği uyandırıyor. Kenti gezme isteği hemen oracıkta insanı kuşatan ve sarmalayan bir duyguyla tutsak ediyor. Neredeyse, Hattuşaş'a gittiğimizde tablolarda anlatılan öyküleri birebir göreceğimizden ve yaşayacağımızdan o kadar eminiz ki. Tablolarda, gündelik yaşamdan sahneler, tüccarlar, alış veriş manzaraları, savaşçılar, askerler ve hep Hitit kursları, kuşlar, boğa motifleri ve çiçeklerle bezeli semboller var. Sanatçı, kırmızı, mavi, yeşil, kavuniçi ve sarı tonların iç içe geçtiği büyüleyici bir renk armonisi yakalarken, sıcak ve soğuk renkleri bir arada, büyük bir başarıyla yakalamış.

Tablolarını çeşitli karelere bölen sanatçı, tuvalin yüzeyini bereketi simgeleyen üzüm motifleri, gücün simgesi olan boğa, kanatlarını açmış çift başlı kartal kursları, balıklar ve çeşitli çiçek motifleri ile donatarak, çok zengin alt okumalara imkân veriyor. Antik dönemin kaçınılmaz Mısır etkisi kendisini, tarihteki ilk yazılı anlaşma olarak da bilinen Kadeş Antlaşmasını anımsatan hiyeroglif yazılar, Mısır kültürünün etkisini hissettiren aslan figürleriyle, kutsal simgelerle gösteriyor. Özellikle hayvan başlı insan figürleri, Mısır mitolojisiyle birlikte kutsal Tanrılar İsis ve Osiris'in baş rolünü oynadıkları öyküleri anımsatıyor. Ayrıca, antik dünyada denizi ve bereketi simgeleyen ve canlılığı kuşku götürmeyen balıklar, mavinin en can alıcı tonlarıyla, uzak denizlere açılma duygusu uyandıran bu büyük ebatlı tablolar, farklı bir dünyanın kapılarını aralıyor.

Antik dönemlerde, Akdeniz ikliminin görüldüğü ülkelerde, hem sofraların baş tacı hem de ticaretin ham maddesi olan zeytinler ve üzümler de bize gündelik hayatın gerçekliğini anımsatıyor. Bir yandan çok zengin bir kültürün yansımaları, öte yandan o dönemin ekonomik dengelerini belirleyen ve önemini günümüzde hâlâ koruyan ana unsurlara parmak basıyor. Tabloların mitolojik ve tarihi konuları işlerken güncel kalabilmesinin sırrı da burada saklı. Hititliler, antik dünyanın ilk yazılı kanunlarını yapan ve günümüz modern hukukunun esasını teşkil eden yasaların oluşumunda büyük pay sahibi olan bir uygarlık olarak hem tarih sahnesinde, hem de tablolardaki yerlerini alıyorlar. Hesap yapan devlet adamları, abaküs kullanan satıcılar, kanun koyucular ve dini törenler arkeolojik buluntularda gördüğümüz kabartmaların neredeyse renkli bir açılımı olarak kendisini gösteriyor. Antik dünyanın yeme içme kültürü, tavernalar, yemek taşıyanlar, içki dağıtanlar, sakiler, görkemli şölenler ve bu şölenlerin baş kahramanları zengin efendiler renkli bir lezzetle sunulmuş. Bunun yanı sıra, kentleri besleyen çiftçiler, tarlada çift süren ve ekin kaldıran köylüler. Rahipler, rahibeler ve dini ayinler, antik dünyanın vazgeçilmez ritüeli olarak karşımıza çıkıyor. Ustalıkla deforme edilen ve profilden resmedilmiş sakallı adam portreleri, miğferlerini kuşanmış savaşçılar, genel görüntüden bağımsız ayrıntılar olarak çalışılmışlar. Anadolu deyince, kaçınılmaz olarak akla doğurganlığın simgesi Ana Tanrıça Kibele geliyor. Etkisini sadece antik dönemde değil günümüzde de sürdüren Kibele, Aygün Arslan'ın resimlerine doğurganlığın ve bereketin simgesi olarak geçiyor.

Çok yönlü sanatçı Aygün Arslan, sadece yağlıboya akrilik değil aynı zamanda linol baskı, pastel, suluboya, kara kalem gibi çeşitli teknikleri de kullanmış. Kadın olgusu, sanatçı Aygün Arslan için önemli. Çünkü hayatın başladığı ve devamlılığını sağlayan kadın olgusunu estetik mükemmelliğiyle de ele alıyor. Kadın vücudunun büyük bir zarafetle anlatıldığı Nü serisi, estetik güzellikten öte, mükemmel bir tasarım olarak, doğallığın naiflikle buluştuğu çalışmalar olarak tanımlanabilir.

Böylesine naif bir seriyi izledikten sonra, hırdavatçı dükkânlarının içini kim görmek ister ki? Ya da kim merak eder? Pislik, karmaşa ve düzensizlik. Böyle düşünüyorsanız demek Aygün Arslan'ın obje ve mekân ilişkisini modern zamanlar üzerinden anlattığı tablolarını henüz görmediniz demektir. Modern zamanları, objeler üzerinden anlattığı pastel çalışmalarının konusunu, kısaca hırdavatçılar, eskiciler ve araba mezarlıkları oluşturuyor. Ama tablolara biraz daha dikkatle bakınca, görünen karmaşa ve kaos içinde bile belli bir düzen duygusu dikkat çekiyor. Nesnelerin doku özellikleri; ışık, derinlik ve perspektifin ustaca kullanımıyla vurgulanmış.

Hadi, içinizi biraz daha karartalım. Eski araba lastikleri, direksiyonlar, eski pis su boruları, muhtemelen içinizi kaldıracak olan pis klozetler, kırık lavabolar, tıp tıp diye damladığında insanı deli eden doğru dürüst kapanmayan musluklar, eski banyo küvetleri, hatta yayları çıkmış bir somya ne kadar çekici olabilir ki? Üstelik, oturup resmini yapmak için. Hem de güzelim doğa manzaraları dururken. Aygün Arslan da bizim gibi düşünmüş olmalı ki hodri meydan demiş. Yazarların, sayfaları ağlama duvarına çevirdiği modern zamanların karmaşası, acımasızlığı, kolay tüketilen ve aynı hızla çöpe gönderilen nesneleri, tüketim toplumunun açmazları olarak "hırdavatçı dükkânları" üzerinden anlatmış. Fazla söze ne hacet. Işık, gölge, derinlik ve uyumsuz nesnelerin mükemmel uyumundan bir üniversite tezine yetecek malzemeyi bir tabloya sığdırmış. Üstelik bunu yaparken de gayet sade bir resim dili kullanmış. Ne bir eksik, ne bir fazla.

Hırdavatçı dükkânlarından usul usul geçmişimize uzanarak, çocukluk anılarımızda kalan oturma odalarını, eski aile albümlerinin yapraklarını çevirir gibi karıştırmış. Eski kırık koltuklar, çalıştığı şüpheli televizyonlar, muhtemelen bir ailenin çevresine toplanıp akşam yemeğini yediği bir ayağı gitmiş tahta masalar, paslandığı su götürmez demir iskemleler, onun tablolarında kırık dökük anılardan, öykülerin bağımsız kahramanlarına dönüşüyor. Eski tahta kapılar, bir zamanlar en güzel elbiselerin, bayramlıkların asıldığı ahşap dolaplar, kullanıldığı dönemlerde taze güzellerin karşısında süzüm süzüm süzüldüğü sırları dökülmüş aynalar, çeyizlerin, dantel çamaşırların lavanta kokuları içinde saklandığı şifoniyerler hatta merdivenler. Dinleyecek bir izleyici, daha doğrusu yalnızlıklarını paylaşacak, yarenlik edecek birilerini bulduklarında ne hikâyeler anlatıyorlar. Artık yaşamını tamamlamış, tüketim dışı kalmış ve geçmişimize tanıklık etmiş bu nesneler, bu çok konuşan, konuşkan tablolarda yeniden hayat buluyor. Metayı 'tüketim dininin' esası kabul eden modern zamanlarda, inadına yaşayarak, bu konuşkan tablolarda tekrar hayat buluyor ve dikkatle bakan gözlere çok zengin öyküler anlatıyorlar.

Sanatçı, hayal gücümüzü ve sabrımızı sınar gibi bizi biraz daha zorlayarak contalar, inşaat çivileri ve paslı tellerden müteşekkil bir dünyaya buyur ediyor. Sergilenen karmaşadan gözleri ve zihinleri yorulanlar için farklı alternatiflerimiz var. Borular. Çeşit çeşit, boy boy, cins cins; borular. Aralarındaki tek ortak nokta, artık onlara ihtiyaç duyulmaması. Tüketim toplumunun çokça kullanılmış, kullanılmaktan aşınmış kurbanları gibi duran borular. Gelişi güzel atılmış boruların arasında estetik bir denge kurmayı başararak, sıradan bir obje çalışması yapmaktan öte, kaos ve düzen arasındaki şaşırtan dengeyi de vurguluyor Aygün Arslan.

Sanatçı, Hititlerden, nülere, figüratif çalışmalardan, borulara kadar birbiriyle tamamıyla alakasız görünen bütün olguları bir araya getirerek bize çok sade bir şey söylüyor. Hayatın gerçekliği ve değerlerin evrenselliği. Bunu söylerken de lafı çok fazla dolandırmadan en sade dille, resim diliyle anlatıyor. Artık aramızda olmayan, fakat yaptığı tablolarla yaşayan bu sıra dışı sanatçıyı, izleyiciyle buluşturduğu için İzmir Resim ve Heykel Müzesi Müdürü Faden Suzan Kutsioğlu'nu kutlamak gerekiyor. Düşündüren ve sorgulatan resimleri bir kez daha saygıyla selamlarken, sormadan edemiyorum. Sanat neden var? Hem soru sordurtmaz ve düşündürtmezse, sanat neye yarar ki?

Sayı: 24, Yayın tarihi: 17/04/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics