MaviMelek
"Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle de kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum." - "Babama Mektup" / Oğuz Atay

[Gündem]"Edebiyata Yansıyan Baba Algısı" | Neslihan Perşembe

Babama Mektup | Kafka

"ÇOCUKLAR BABALARININ KOKUSUNU ÖZLEYEREK BÜYÜR"

İnsanın kendini bir eşya gibi, hatta bir eşyadan da değersiz hissettiği dönemlerde her gün birbirine benzer. Bu benzerlik ilişkilere yansır. İlişkilerin sıradanlaşmasından daha da kötüsü, hayatımızın önceliklerinde en geri sıralarda yer alması. Kadın-erkek ilişkisi, kadın-erkek-çocuk ilişkisi, anne-baba ilişkisi ve babalarla olan ilişkiler… Babalar, babalarımız, babamız… Eğer onları her yıl tek bir günde, Haziran ayının üçüncü pazarında anımsıyor, arıyorsak ne kötü… Yine de böylesi günler, uzaklaşan bir ilişkiyi yakınlaştırmak için bir başlangıç olabilir.

Kolay olmayan, yorucu, çaba gerektiren işlerle kısacası güçle çevrili görülmek istenen babalar… Bu görüş çağımızda değişime uğradı mı? Ne kadar değişime uğradıysa da ailenin direği olarak görülen babalar hep güçlü olmak zorunda. Peki, babalar gücünü çevresine nasıl yansıtır? Nefretle, öfkeyle, ezerek ve egemenlik kurarak mı yoksa bilinçle, bilgiyle sevgiyle, ilgiyle mi? Bu soruya tüm babaları genelleyerek bir cevap verilemez tabii; ancak toplumların demografik özelliklerine göre ortak paydalarda buluşulabilir. Buluşulabilse de herkesin babası, hayatının en önemli çağında çok etkilidir. Ve bu etki kimi zaman ya da çoğu zaman kişinin hayatı boyunca sürer. Bazı zamanlardaysa bu etki, kişinin yazar olmasına da yol açar tıpkı Kafka gibi…

Kafka, Babama Mektup (Brief an den Vater) adlı kitabında, babasının hayatında nasıl bir etki yarattığını uzun uzun anlatır. Sağlıklı bir ilişki değildir onlarınki ve bu durum “Yargı”, “Ateşçi”, “Değişim” gibi eserlerine de yansır. Kafka'nın babasıyla olan ilişkisini tüm açıklığıyla ortaya serdiği mektubu, yazar kimliğinin üslubuyla okuru bir kuyu gibi içine çekmekte. Tahminim, benzer bir ilişkiyi yaşayan okurda bu kuyu daha derinleşecek, geçmişe uzun bir yolculuk olacak. Kalemi güçlü bir yazarın önderliğinde çıkılan bu yolculuğun dönüşündeyse bir arınma ya da hafiflik duygusu hissedebilirsiniz. Ya da babanızla yaşadığınız olayların, izlenimlerin belleğinizdeki izlerine göre bir ağırlık… Bakış açısına göre algılananlar, hissedilenler farklılaşabilir.

KafkaKafka'nın babası Hermann Kafka, ailesinin ekonomik olarak yoksul bir yaşam sürmesi nedeniyle daha çocuk yaşlarda değişik işlerde çalışmaya başlar. İlerde varlıklı bir ailenin kızı olan Julie ile evlenmesi toplumsal konumunda bir rahatlama sağlasa da kendi azmi, çalışmasıyla bu durumu sağlamlaştırır. Hermann Kafka, sıkıntılı geçen gençlik yıllarından sonra çalışıp çabalayarak sağladığı rahat yaşama ikide bir çocuklarının dikkatini çeker. Kafka, kız kardeşi Ottla'ya yazdığı mektupta babasının bu tavrını şöyle tanımlar: “Ancak, bir noktada bizi suçlamakta gerçekten haklı babam; o da (ister kendi başarısından ister hatasından kaynaklansın) bizim pek rahat bir yaşam sürmemiz; insanı sınamak için açlık, para sıkıntısı ve belki hastalıktan başka ölçüt yok elinde…(1)

“Sanki asılmak istenen biri vardı ortada”

Kafka, babasından biraz yüreklendirme, biraz güler yüz ve yolunun biraz açık tutulmasını ister, ancak bağımsız görünen tüm düşünceleri babası tarafından hemen yadsınır. Bu tutum karşısında sevinçlerini, mutluluklarını gösteremez. Kafka için dünya üçe ayrılır; birincisi, yalnız kendisi için konan yasaların egemen olduğu, içinde bir köle gibi yaşadığı dünya. İkincisi, kendi dünyasına çok uzak olan, babasının yaşadığı, hükmettiği, buyruklar verdiği ve istedikleri yapılmayınca kızıp içerlediği dünya. Üçüncüsü de, başkalarının buyruklardan ve buyruklara uymalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği dünya.

Babasının istisnai olarak genelde suskun bir ıstıraba gömüldüğü durumları Kafka harikulâde bulur; çünkü böyle zamanlarda sevgi ve iyi yürekliliğiyle tüm karşıt güçleri yenen babası, kendisini doğrudan sarıp duygulandırır. Ve babasından seyrek olarak gördüğü bir başka durum; sessiz, memnun, evet diyen bir gülümseyişle bakarak karşısındakini mutlu etmesi… Yapılması hiç de zor olmayan bir şey değil mi? Ve yapıldığında insanı, sadece insanı mı?.. Yaşayan tüm canlıları yaşam enerjisiyle çevreleyen, mutlu eden bir eylem. Tabii samimi olursa.

Kafka'nın babasının bu istisnai durumlarından biri de sahip olduğu mağazadan ve aile çevresinden uzaklaştıkça daha güler yüzlü, yumuşak başlı, nazik, saygılı ve samimi olabilmesidir.

Kafka ne yapsa babası karşısında suçlu hisseder kendisini. Bir kez bile dayak yemediği babasının bağırıp çağırmaları ve bu esnada yüzünde oluşan kızarıklık, pantolon askılarını çarçabuk çıkarıp sandalyede kullanılmaya hazır bekleyişi, kendisi için dayaktan beterdir. Bu durumu mektubunda şöyle anlatır: “Sanki asılmak istenen biri vardı ortada; gerçekten asıldı mı ölür, her şey de kapanıp giderdi. Ne var ki, asılması için gerekli hazırlıkların yapıldığını kendisi de görüp yaşar ve ancak ilmik boynuna geçmek üzere gözlerinin önünde sallanıp durduğu bir sıra bağışlandığını öğrenirse, bu ona yaşamı boyunca acı verirdi.(2)

Aralarındaki yabancılaşmanın kendisini alıkoyması sebebiyle Kafka, babasının kendisine sunduklarından yararlansa da bunu utanç, bezginlik, güçsüzlük ve suçluluk bilinci içinde yapmaktadır. Babayla olan ilişkisinin yansıması sonucu çevresindeki insanları erişilmeyecek kadar üstün görür. İnsanlara karşı güvensizliği kendisine karşı güvensizliğe dönüşür, kendi dışındaki her şeyden sürekli korkar.

Kafka'nın yaşamı baştan sona güçlü ve sert bir baba imgesinin gölgesinde geçer, babasıyla aralarında hiçbir zaman yakın bir ilişki kurulamaz. Bu sağlıksız baba-oğul ilişkisi Kafka'nın içine kapanmasını hızlandırır. Hermann Kafka sadece çocuklarına değil, işadamı olarak yanında çalışanlara da böyle davranır ve anneleri de bu durumdan fazlasıyla payını alır. Fazlasıyla uyumlu bir kadın olan anneleri, çocuklarına duyduğu sevgiden ve bu sevginin mutluluğundan güç alarak kocasının bu tavırlarına katlanır.

“yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?”

Babasına anlatamadığı çok şey vardır Kafka'nın. Anlatmayı düşündüğündeyse kendisini ve babasını yaşlanmış bulur. Ve başka bir yazar da tıpkı Kafka gibi babasına anlatamadığı şeyler olduğunu düşünür. Ve o da babasına mektup yazar. Kim mi bu kişi? Oğuz Atay.

Oğuz AtayÖlümünden iki yıl sonra yazdığı mektupta Atay, babasının bildiği şeylerin yanı sıra bilmediği şeylere de değinir; cenaze töreninin nasıl olduğu gibi. Babasının hayat hikâyesini bahane ederek aslında kendinden bahseder. Ölümünden sonra kendisindeki değişimlere değinir. Örneğin daha muhafazakâr olmuştur.

Yazar, babasıyla farklılıklarına, daha az olmakla birlikte benzerliklerine, özellikle yaşı ilerledikçe olan benzerliklerine değinir. Babası kendisini sunmasını hiç becerememiştir. Bu duruma kendini de katan yazar şöyle der kitabında: “Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik.(3) Çevresindeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayıran baba, bu sınırlarla belirlediği dünyada belirsiz bir biçimde yaşar ve ölür. Mektubun yazıldığı kişi artık değişebilir mi? Mektubu yazan kişi: “Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle de kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum.(4) diyerek çözülür. Artık babasını düşündüğünde durmadan gülümseyen yazar bu durumu şöyle anlatır: “Seni sen olarak yaşamak istiyorum. İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek, ‘Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,' diye içeri seslenebileyim ve bana ‘Kaynadığını görüyorsun altını kıs Cemil Bey,' denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım(5) dese de sonunda babasına tümüyle benzemekten korkarak herkesin sorduğu şu soruyu sorar: “ yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?

Oğuz Atay'ın babasının Kafka'nın babasıyla benzerlikleri vardır; sert, duygusuz ve bencil görünmeleri ve aralarında hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisinin olmaması. İki yazarın da babalarına ‘mektup' tarzında bir yazıyla seslenmeleri ve psikolojik çözümlemelere de ağırlık vermeleri bir diğer benzerlikleri. Ve en önemlisi babalarından yola çıkarak kendilerini çözümlemeleri. Mektubun kimi yerlerinde babalarını yargılarken o yargıda kendilerine yer vermeleri, babalarıyla ve kendileriyle, yaşamla hesaplaşmaları.

Kafka'nın deyişiyle mektup 'yaşamayı' değil –bunun için vakit geçtir artık– 'yaşamayı ve ölmeyi' kolaylaştırmak için kaleme alınmıştır. Oğuz Atay ise bu kaleme almayı mektubunda okura şöyle aktarır: “Yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, ‘Ne güzel,' diyorlar, ‘Bunu bir yerde kullansana.' Onun için, çok özür dilerim sevgili babacığım, seni de bir yerde, meselâ bir mektupta kullanmak zorundayım. Geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böyle anlam kazanıyormuş…(6)

Kafka'nın kitabında belirtilen önemli bir nokta, baba oğul arasındaki çatışma her ne kadar Kafka yapıtlarının önemli temalarından biri olsa da, tüm eserlerinin kapısını açacak bir anahtar gibi görülmesinin yanlışlığına düşülmemesi. Oğuz Atay'ın “Babama Mektup” adlı metni ise, hikâyelerinin olduğu Korkuyu Beklerken adlı kitapta yer almakta. Bu metin öz yaşamsal bir belge midir yoksa kurgulanmış bir hikâye mi? Peki öz yaşamsal olaylardan çıkılarak şekillendirilmiş bir hikâye diyebilir miyiz? Oğuz Atay'ın babası ağır ceza yargıçlığının yanı sıra milletvekilliği de yapmıştır. Ve yazar metninde, babasının milletvekili olarak meclise giriş-gidiş sürecine değinir. Sonuçta Kafka da Babama Mektup adlı kitabında, gerçekleri yorumlamıştır. En önemlisi mektuba ustaca uyguladığı bakış açıları… Babası, kendisi, babası-kendisi, babalar-çocuklar ve dıştan bir yabancı gibi bakan, yorumlayan, dönüştüren kalemi… Aynı bakış açısı Oğuz Atay'da da görülür. Yalnız, Oğuz Atay'ın “Babama Mektup”u okurken Kafka'ya göre arada kendimi gülümserken yakaladığımı itiraf etmeliyim. Ama iki yazarın da kalemlerindeki içtenlik okuru hemen çekiyor, çekmekten öte, kim bilir kaç okur bu kitapları okuduğunda bir aynaya bakar gibi babasıyla olan ilişkisini görecek… Görülen yitirilmiş bir ilişki de olabilir, yaşanan bir ilişki de. Hâlâ bu ilişkiyi yaşayanlarınsa şansları var. O buzdağının üstünde yer alan otoriteyi eriterek altta kalan gülümsemeyi çıkarma, sevgi ve aklın işbirliğiyle dalgalara teslim olabilme... Vakit geçmeden bir kulaç siz atın diğer kulacı da babanız atsın ve yol alın ırmakların, denizlerin, okyanusların içinde, biriniz boğulursa diğeriniz kurtarın, güvenerek kurtarın. Evet güvenerek…

“Sizin hiç babanız öldü mü?”

Emre Kongar, Babam, Oğlum, Torunum adlı kitabında, babasına olan güvenin nasıl oluştuğunu öyle güzel anlatmış ki… Ve bu güveni anlatırken bu hayat yolunda yürüyebilmenin ya da tökezleyip düşmenin saptamasını da yapmış. Yazının başlangıcını aynen sizlere aktarıyorum: “…bizim, anne-babamızla oluşturduğumuz ailemizde de, sonradan benim kurduğum ailede de esas duygu, sevgiyle birlikte güvendi. Şimdi bu satırları yazarken, bu güven duygusunun nasıl geliştiğini daha iyi anlıyorum: Babanın ya da annenin söyledikleri, senin algıladığın dış dünyayla ne denli uyuşuyor? Senin algıladığın dünya ile anne-babanın sana aktardığı dünya çakışıyorsa, hem onlara karşı güvenin gelişiyor hem de kendini yakın ve uzak çevren bakımından güven içinde hissediyorsun. Yok aile içinde sana aktarılan dünya ile kendi algıladığın dünya arasında çelişkiler varsa, o zaman hem kendini güvensiz bir ortamda buluyorsun hem de tabii anne-babana karşı olan güven duygunu da yitiriyorsun…(7) Yitirilen güven belki kazanılabilir ama yitirilen kişiler… Ölen kişilerle tekrar yüzleşme şansımız olabilir mi?

Cemal SüreyaÖlüm… Geçen her saniyede yaşanan ölüm… En yakınlarımız öldükçe ölüm de yakınlaşır bizlere. Hele de bu kişilerden biri babamızsa, ölümün artık davetsiz bir misafir gibi hiç beklenmedik bir anda ya da önceden haber vererek geleceği gerçeğiyle yüzleşiriz. Oysaki, hele de çocukken o güçlü babalarımız bizlere hiç ölmeyecekmiş gibi gelirdi değil mi? Babalarımız bizim gözümüz gibiydi. Çoğumuz çocukken babalarımızın penceresinden bakmadık mı dünyaya? Kimilerimizse bu pencereyi hiç kapatmadı ya da aralık bıraktı. Hele de erken yaşlarda yitirdiysek babamızı Cemal Süreya gibi kör olmaz mıyız?

“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lâmbanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
(8)

“Hayatta ben en çok babamı sevdim”

Ve kaybedilen babanın ardından özlem başlar… Aslında babalar yaşarken de özlenir; çünkü genelde hep meşguldürler, yapmaları gereken bir işleri vardır. Bu duruma çocuklar da alışır ve o işlerin ne olduğu sorgulanmaz bir hal alır. Çocuklar babalarının kokusunu özleyerek büyür. Çocuk bu durur mu? Sürekli hareket eder, sürekli düşünür babasının ilgisini çekmenin yollarını. Bu durumu Can Yücel dizelerinde ne kadar güzel yansıtmıştır:
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Can Yücel - Hasan Ali YücelBilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici -hep, hepp acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40'ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a,
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
(9)

Neslihan Perşembe'nin babasıEdebiyata yansıyan ‘baba' algısından yola çıkarak, babalar gününe ithaf yazdığım bu yazıyı izninizle ben de kendi babama dair bir iki paragrafla bitireceğim.

Sen öleli tam yirmi iki sene oldu baba. Yaşasaydın en çok, seninle uzun yürüyüşlere çıkmak isterdim ve başımı omzuna koyarak Pasaport'ta gün batımını izlemeyi… Hayatının bizden önceki zamanını dinlemeyi… Arzularını, hedeflerini, dostluklarını, aşklarını… Şu fotoğraflarındaki hallerini ve kimi zaman da halsizliklerini… Bu halsizliklerinden sıyrılışını…

Geceleyin uyandığımda seni rüyamda yine gülümserken gördüğümü hatırladım. Herkes uykuda baba.
Çocukluğumdaki gibi yine elektrikler kesilmiş olsun, ben gaz lambasını yakarım. Gelir misin? Gelir misin şiir okumaya?

Kaynaklar:
(1) Babama Mektup, Franz Kafka, Çev: Kâmuran Şipal, Cem Yayınevi, 3. Basım, s. 112.
(2) A.g.y., s. 39.
(3) Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay, İletişim Yayınları, 6. Baskı, s. 174.
(4) A.g.y., s. 178.
(5) A.g.y., s. 181.
(6) A.g.y., s. 171-172.
(7) Babam, Oğlum, Torunum, Emre Kongar, Remzi Kitabevi, 5. Basım, s. 16-17.
(8) Sevda Sözleri, Cemal Süreya, Yapı Kredi Yayınları, s. 26.
(9) Beşibiryerde, Can Yücel, Adam Yayınları, Birinci Basım, s.132 (Can Yücel'in yapıtları artık Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nca yayınlanmaktadır.)
~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 19/06/2010

 
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics