MaviMelek
"İlk önce insanlar o adamı bilsinler ki, sonrasında olanları anlasınlar. İnsanlar bunun bir öykü olduğunu asla, ama asla unutmasınlar." Kent Kitabı / Başar Başarır

[Editör'den] "Başar Başarır ve Edebiyat Kapısı" | Hasan Uygun

Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri | Başar Başarır

"BENİM KİTAPLARIM SATMAZ"

Bir yılı daha geride bırakıyoruz. Kimi yenisinden umutlu kimi karamsar; kimi yılların tespih taneleri gibi ardı ardına dizilmesini kanıksamış, kimisi de her boncuğu devirmeyi bir ritüel haline getirip, eskinin aşındırdıklarını her seferinde yeniye yüklemeye çalışıyor.

Zaman dediğimiz algı, bizden bağımsız bir şekilde bizi yönlendirmeye devam ediyor. Doğum/evlilik yıl dönümleri, özel günler, bayramlar vs… Hepsi bir zincirin halkası gibi sırası geldikçe çekilmeyi bekliyor. Oysa açılmayı bekleyen o kadar çok kapı var ki; ve bu kapıların ardındaki gizler.

En uzun aralıklarla uğradığımız bir kapı var ki, hiç uğramasak sanki ardındaki gizin eksikliğini dahi hissetmeyeceğiz. Adı konulmamış bir algı birliği var sanki bu konuda. Edebiyat kapısı diyorum ben buna; yolunu ot bürümüş, kilidi paslanmış, kentin uzağına sürülmüş.
Bir yıl daha geçti. Bir yıl içinde onlarca yeni yayınevi faaliyete başladı; onlarcası da ya kapandı ya da ekonomik nedenlerle faaliyetine devam edemez hale geldi. Orana vurulduğunda, faaliyetine son veya ara verenlerin önde olduğunu söylemek sanırım gereksiz.
"Efendim neden kitap okumuyoruz," konulu geleneksel bir yakınma yazısı değildir bu. Okumadığımızı iddia edemem; ancak okuduklarımızın türlerine bakıldığında karamsarlığımın artmadığını da söyleyemem. Son yıllarda listelerde at başı giden bazı kitaplar var ki, neredeyse edebiyatın ruhuna "El Fatiha"yı çekmiş, kırk mevlidini okumuş, rahmetli sonrası hayata bağlanmak için sebepler arıyor gibiyiz. Saygın birçok edebiyat ödülünü almış, edebiyatı bir tutku haline getirmiş, dil emekçisi birçok edebiyatçımızın kitaplarını bırakın kitapçı vitrinlerinde, yayınevlerinin depolarında bile bulamamak; "Maalesef, artık onun kitaplarını basmıyoruz," cevabını duymak, ahvalimizin trajikomik boyutları konusunda sanırım yeterince aydınlatıcı.

Son zamanlarda, "Ustalarla Yazmanın Öykü Hali" söyleşi dizimiz kapsamında, kitaplarını yeniden okuma ihtiyacı hissettiğim birçok öykücü artık kitapları yayımlanmayanlar arasında.

Öykücülüğümüzün en üretken emekçilerinden biri olan Başar Başarır'ın kitapları mesela. Söyleşi öncesinde, okuma listemde eksik kalan bazı kitaplarını işin merkezinde olduğum için önce dağıtım şirketlerinden temin etmeye çalıştım; ama yoktu/bulunmuyorlardı. Sonra yayınevine sordum ve tükendi bilgisiyle yüzleştim. Evet, tükenmişti. Ama yeni baskıları da yapılmıyordu, çünkü uzun vadeli bir yatırım için kimse önünü göremiyordu.

Yazarlarımız da sanki bu durumu kanıksamış gibi. Söyleşi esnasında bu durumu hatırlattığımda, "Haklılar," diyor Başar Başarır ve "Yayınevleri hayır kurumu değil ki, satmayacağını bile bile niye riske girsinler? Ben yayınevime bu konuda sitem etmediğim gibi, benim kitaplarımı bastıklarında, 'yahu ne yapıyorsunuz, bu yatırım sizin için külliyen zarar,' diyerek uyardım," diye devam ediyor.
Edebiyatımızın hal-i ahvalini yatırdık masaya bunun üzerine. "Edebiyat neden bu kadar hayatlarımızdan uzak?" diyerek.

"Türkiye'nin 70 milyonunun 40 milyonu günü kurtarmak için çalışıyor. Bu insanların bırakın kitap satın almasını, karınlarını doyurmaktan daha büyük bir dertleri yok. Onların bizim yazdıklarımızı anlamalarını beklerken biz onları ne kadar anlayabiliyoruz," diyerek çuvaldızı önce kendine batırıyor Başar Başarır.

Fakat okur olarak da, "Bıçağı çekip kendimize batırmamız lazım," diye düşünüyorum ben de. Neden yayıncılık alanını her türden gerici oluşumun insafına terk etmek üzereyiz? Ekonomi kökenli maddi kaygılarımız arttıkça; günden güne yoksullaştıkça, hayat güvensiz bir hale geldikçe, neden manevi yanlarımızın oburluğuna teslim oluyoruz? Edebiyatın özgürleştirici çığlığı bu kadar kulağımızın dibindeyken, neden balmumu döküyoruz kulaklarımıza? Neden?..

Kendi payıma bu soruları çoğaltabilirim; ancak dövünüp sızlanmadan, ter ter tepinmeden evvel yine de yapabileceğimiz bazı şeylerin olduğuna inanıyorum. MaviMelek olarak bizler, en başından beri "okyanusta damla" olmayı ilke edindik. Milyarların, trilyonların, katrilyonların arasında mavi bir nokta. Ama bir nokta olmanın bilinci ve sorumluluğunu da hep omuzlarımızda hissettik. Selim İleri'yle başladığımız söyleşi yolculuğumuzda bugüne kadar sekiz durağımız oldu. Sırası geldikçe bu duraklarda soluklanacak, o durağın sakinlerini de katacağımız yolculuğumuza.

Dördüncü durağımızda Galapera'da Başar Başarır'la karşılaştık. Televizyonculuğundan, akademisyenliğinden en çok da öykücülüğünden konuştuk uzun uzun. Alçak gönüllü, sempatik, güler yüzlü ve sözünü sakınmayan bir yazar Başar Başarır.

İstanbul'da, 1970 yılında doğmuş. Televizyonun bile hâlâ tam anlamıyla yaygınlaşmadığı bir dönemde, bilgisayarların ise adları daha bir efsaneyken, öğretmen bir anne babanın çocuğu olarak babaannesinden Kemalettin Tuğcu tadında masallar dinleyerek ve evde halının üzerine yatıp uzun uzun hayaller kurarak başlıyor okul yıllarına.
Okuma yazmaya başlamasının ikinci yılında ise hikâyeler yazmayı denediğini söylüyor.

1970'li yıllar, Başarır'ın da deyimiyle Türkiye'nin en "kötücül" dönemleri. Henüz bir yaşında bir bebeğin darbeye tanıklığı ancak anne babanın tedirginliğinde hissedilir ki, 12 Mart dolayısıyla bunu fazlasıyla duyumsamış. Fakat on yaşında bir çocuğun bindirilmiş bir askeri darbeye tanıklığı, artık çırılçıplak bir gerçektir.

"İstanbul Erkek Lisesi'nin kapısından 20 Eylül 1980 sabahı girdiğimde kapıda jandarma vardı ve çantamı aradılar. Bu yüzden çok kısa zamanda ateist oldum. Çok kısa zamanda resmi ideoloji karşıtı oldum ve başım da bu yüzden belaya girdi."

Okul sıralarında önce şiirler yazmayı denediğini söylüyor Başarır. Sonra bağıra çağıra şiir okumanın tadını çıkardığını… Ve yine o yıllarda keşfetmiş şiirle içkinin karışımının bütün iyiliklerin anası olduğunu…

"Liseyi bitirmeye yakın, şairlikle ilgili içimde bir şüphe uyandı," diyor Başarır, öyküye neden meyil verdiğini aktarırken. "Ve şairliğin derbeder bir hayat olduğuna karar verdim."
Aslında zaten edebiyat seçiminin başlı başına bir derbeder hayatı olduğunu, bu yüzden öykü, şiir veya romanın fark etmediğini söylemedim tabii. Yaşayanlar zaten bilir.

"Ya çok çok kendimi kaptırmalıyım ya da hiç bulaşmamalıyım."
Yazma tutkusunu, öyküyle arasına kurmuş olduğu sevgi köprüsünü bu cümleyle açıklıyor Başarır.

İlk öykü kitabı Kent Kitabı 1992 yılında Armoni Yayınları tarafından yayımlanıyor. Osmanlıdan kalmış bir gelenekle entelektüel üretimin hâlâ merkezi olma konumunu sürdürdüğü 1990'lı yıllarda Cağaloğlu'nda, İstanbul Erkek Lisesi'nin kapısından çıkıp Sirkeci'ye doğru her yol alışında yazdıklarını gösterecek onca yayınevine karşın hiçbirinin kapısını çalmayı aklından geçirmemiş. "Bende bir çekingenlik vardır," diyor, "hep önlerinden geçtim gittim. Ben bu cesareti gösteremedim. İsyandan ödün verilmesi gibi geldi hep bana."

Ama bu isyanın da kırıldığı anlar oluyor elbette, "Adnan Özer gibi gerçek bir Donkişot'un çıkması gerekiyordu demek ki karşıma," diyerek ilk kitabının yayımlanma macerasını da anlatıyor Başarır. Henüz yirmi iki yaşındayken ve daha önce herhangi bir yayın organında herhangi bir öyküsü yayımlanmadığı halde, "Buyurun kitabım" diyerek koymuş, Kent Kitabı'nı Adnan Özer'in masasına.

"Kitabım yayımlandığında ne mi oldu? Hiçbir şey," diyerek gülümsüyor Başarır ve devam ediyor: "Çok uzun zaman benim hakkımda elle tutulur bir şey yazılıp çizilmedi. Ben de bunu çok önemsemedim."
"Herkes kendi bokunda boğulsun. Eş dost, dava arkadaşlarından alıyor herkes ilk desteği. Her arz kendi talebini yaratır. Her talep başka bir talebin yerini alıyor. Şiir artık gayya kuyusunun dibinde, öykü de bundan bir kademe yukarda. Ben de varım ben de varım şeklinde debeleniyor. Bunların en tepesinde de nedense roman duruyor. Kitap okuma alışkanlığının yerini bilgisayar oyunları aldı. Biz neredeyiz, ne yapıyoruz?"
Sorularla kendini var etmeye çalışan bir edebiyatçı Başar Başarır.

"Edebiyatçılar da kendilerini eleştirmek zorundadır. Burada herkes bir ahbap çavuş ilişkisi içinde. Felaket bir şekilde bu ağabeyler, kardeşler, akrabalar ve birtakım postal yalama düzeyinde, biat etmelerle oluyor tüm bunlar. Lanet olsun böyle olduğu için. Kötü bir kitap çıkmış, çıkıp biriniz deyin arkadaş, bu kötü olmuş. O da yok. Orhan Pamuk dışında hiç kimse kötü yazmıyor. Bi tek Orhan Pamuk kötü yazıyor. Ondan başka kimseyi eleştirmiyoruz."
Başar Başarır söyleşiEdebiyat konulu fikir tartışmalarının azlığından yakınıyor. Edebiyat dergilerine duyulan saygınlık konusunda endişeli, dergilerin üretim yeri olmaktan çoktan çıkıp muhabbet edilen mekânlara dönüştüğünü söylüyor söyleşinin ilerleyen dakikalarında.

"Gazetelerin birinci sayfasına yerleşebilirsen varsın, yoksa onun dışında üçüncü sayfada küçük bir haber olarak bile varolamıyorsun. Basının edebiyat üzerinde göz görülür bir izolasyonu var… Eleştirsin de ona göre bakayım, kitap seçeyim diyebileceğimiz bir eleştirmen yok. Aman takip edeyim de bir şey kaçırmayayım diyebileceğiniz bir sanat sayfası da yok."
Yoklar ve varlar çarpışıyor, her cümlesinde ve "aynı taşa iki kere takılıp kalmak aptallıktır," Kızılderili atasözünü hatırlatıyor sonra.

Tüm saydığı olumsuzluklara, karamsarlığına rağmen yine de üretimlerine devam ediyor Başarır. Eski Şehrin Ayazı (1996), Nedir Hayat (2000), Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri (2003) ve Çıktığınız Hevesle İniniz (2004), Kent Kitabı'nın üzerine şimdilik ekledikleri. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı ise Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri kitabıyla 2003 yılında alıyor.
Halen İstanbul Bilgi ve Galatasaray Üniversitelerinde "Siyasal İletişim" başlığı altında dersler veren Başarır, öğrencileri tarafından da çok sevilen bir akademisyen. Fakat buna rağmen her fırsatta yayınevlerini uyarmayı ihmal etmiyor: "Benim kitaplarım satmaz."

Ne diyebiliriz ki bütün bunların üstüne. O kapının ardındakini göremeyen gözlere mi sitem edelim; veya zaten böyle bir isteğin bile olmayışına mı?

Yeni bir yıla girerken biz yine bu kapının eşik cini olmaya adayız, duyduklarımızı ve gördüklerimizi sizinle paylaşmaya devam edeceğiz.
Fısıltılarımız maviliğe akarken, seslerimiz çoğalsın…
33. sayımıza emeği geçen tüm katılımcılarımıza teşekkür eder, iyi okumalar dilerim…
2009'da barışla, sevgiyle ve bir arada kardeşçe yaşam dileğiyle…

Sayı: 33, Yayın tarihi: 28/12/2008

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics