MaviMelek
"Duman çekilmiyordu sözlerimin önünden. Sustum o zaman." – Troya'da Ölüm Vardı / Bilge Karasu

[Editör'den] "Türkçe Edebiyata Sığmayan Bir Bilge" | Hasan Uygun

Bilge Karasu

"BİRTAKIM ALIŞILAGELMİŞ ANLATI YA DA ANLATIM BİÇİMLERİ BANA YETMEMİŞTİR"

Açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. Karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı… Uzaklaştın. Ayrıldık.
Susanlar / Bilge Karasu

Bir süredir dosya konularıyla çıkıyor MaviMelek. 1950 kuşağından 60'lara, 70'lere ve 80'lere değin uzanan bir hatta ortaya koydukları eserlerde yaslandıkları dilin olanaklarını genişleten, kurguya ve karakterlere yeni işlevler kazandıran; eserlerinde salt ele aldıkları konularla değil; konuları ele alış biçimleriyle de dikkat çeken “usta”ları* odağımıza aldık bu çalışmalarımızda. İçinde bulundukları andan, dünyamızda yer aldıkları zamandan, geçmişin birikimini bir ileri fırlatışla, olanca coşkularıyla (bazen de kırgınlıklarıyla) günümüze/geleceğe taşıyan, yeninin kapılarını aralayan, yerele sığmayarak evrensele ulaşan bu “usta”lar, yol göstericilikleriyle bugün hâlâ öncüllüklerini koruyorlar. Hâlâ anlaşıla(alışıla)mamış olmaları, yapıtlarının/metinlerinin gün geçtikçe yeni araştırmaların konusu olması ve her okumada çoğalması/farklılaşması yeni okumaların/keşiflerin kapısını aralaması, ortaya koydukları “yapıntı”ların sıra dışılığını da gösteriyor.

MaviMelek'te Tezer Özlü'yle başlayan yolculuğumuz bu sayımızda, yine usta bir yazarla, Bilge Karasu'yla devam ediyor böylece.

Susanlar | Bilge KarasuGerek söz diziminde denediği yeni olanaklar, gerekse de dilin yapısı yönündeki öneri ve araştırmalarıyla anlatımın sınırlarını zorlayıp kendine özgü bir üslup geliştiren yenilikçi yazarlarımızdan biridir Bilge Karasu. Metin olarak adlandırdığı kimi eserlerinde resim ve müziğin açılımlarını düzyazıya taşıdı; felsefe ve edebiyatı belirli bir denge içinde kaynaştırarak Türkçe edebiyata özgün örnekler kazandırdı.

İlk yazısı 1950, ilk öyküsü 1952 yılında “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde çıkan, 1950 kuşağı öykücülerinden Bilge Karasu, kendi ifadesiyle daha on yedi yaşındayken yazmaya karar vermiştir. Saptanabilenler itibariyle dergi ve gazetelerde öykü, deneme, resim eleştirisi, şiir ve çeviriden oluşan 200'ün üzerinde yazısı çıkan Karasu,(1) çocukluğunda aldığı müzik eğitiminin yanı sıra üniversitede okuduğu felsefenin de birikimini akıtacağı bir mecra olarak yazıyı seçişini, “… on yedi yaşında … musikiyle uğraşmamaya karar verdiğim gün yazı yazmaya karar verdiydim.(2) şeklinde açıklar daha sonraki yıllarda. 1930 yılında doğan Bilge Karasu'nun ilk yazısı yayımlandığında daha 20 yaşında olduğunu anlıyoruz böylece.

Yirmili yaşlarında genç bir okuma ve yazma hevesli olarak, Şişli Terakki Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde aldığı eğitimin ardından Basın-Yayın Turizm Genel Müdürlüğü'ne, ardından da Ankara Radyosu Dış Yayınlar Bölümü'ne devlet memurluğu için, Ankara'ya taşınmazdan önce, Istanbullu** Bilge Karasu'ya değinmek gerek. Zira 1974 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde vermeye başladığı “Metin Okuma ve Yazma Dersleri”nden, hayat yolculuğunun sonuna dek Ankaralı bir Bilge Karasu imgesi baskın çıkıyor ki, onun Mecidiyeköy kırlarında Nezihe Meriç'le yaptığı edebiyat sohbetlerine değinmezsek beslendiği kaynakları da gözden kaçırmış oluruz. “Ellili yılların en başı. Nedim abi -Nedim Otyam- film müzikleri yapıyordu. Bir orkestrası vardı. Sen o orkestrada piyano çalıyordun. ... Stüdyodan çıkmış Mecidiyeköy kırlarında yürüyorduk.”(3) Ve İstanbullu Bilge Karasu'yu, anımsamaya devam ediyor Nezihe Meriç satırlarında: “Önce İstanbul'daydık. Senin bir çevren vardı elbet. ... Üç beş arkadaşlık bir grup. Sen Bizim Bilge olmuştun. Bizim aramıza katılmıştın. Ayrıca Orhan Peker, Turan Erol, Fikret Otyam gibi ikimizin de arkadaşı olanlar vardı aramızda.”(4)

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı | Bilge KarasuBaskı karşısında birey
Anne babası sonradan Müslüman olmuş bir Yahudi azınlık olarak(5) ilk gençlik yıllarını Türkiye'nin en hareketli merkezlerinden birinde, “lağımlaranası” dediği Beyoğlu'nun göbeğinde, “Mete Caddesi'ndeki çocukluk evi”nde(6) geçirir Bilge Karasu. “Yitip gitmiş piyanosu”yla hatırlanan bu evden, “Kedili Meryem”e de uzanmıştır sokaklar; Edirnekapı'ya, Yedikule'ye, Tekfur Sarayı'na ve Kariye'nin ve Ravenna'nın mozaiklerine de… Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ndaki ikinci öykü “Dutlar”da, Mussolini faşizminden kaçan muhalif bir piyano öğretmeninin, öykünün anlatıcısına çocukluğunda verdiği piyano dersleriyle alınan İtalyanca eğitimin ne kadar otobiyografik bir yorumla Bilge Karasu'nun hayatına uyarlanabileceği tartışmalı bir konu olsa da, onun metinlerinde ağırlığını hissettiren “baskı dönemlerinde duyulan korku ve bu korku karşısında alınan tavır”lar, üç darbeye de tanık olmuş bir yazarın belleğinden ötesi olmamalıdır. Sadece darbeler mi?.. Aynı şekilde 6-7 Eylül olayları… 1955'te gerçekleşen olaylar esnasında Ankara'ya yerleşmiş bir Bilge Karasu farz etsek de, yazarın daha yirmi beşli yaşlarında Türkiye'nin gündeminin kilitlendiği bir olaydan etkilenmemesi düşünülemez…

Baskı karşısında alınan tavırlar söz konusu olduğunda, Gece'yi de anarak yine Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'na bakmak yerinde olacaktır. Kitapla aynı adı alan ve iki bölümden oluşan öyküsünde Karasu, Andronikos ve İoakim isimli iki keşiş üzerinden Bizans'ta sekizinci yüzyılda vuku bulmuş “putkırıcılık” döneminde yaşanan baskıya yoğunlaşır. Çünkü insanlara cesur, onurlu, kahraman, fedakâr gibi sıfatları bahşedebilen baskı dönemleri; korkak, onursuz, düzenbaz ve bencil gibi sıfatları da bahşedebilmektedir. Ya da baskı dönemleri, insanların maskelerinin de düştüğü zamanlardır. Tarihsel bir arka planla, felsefenin asli konusu olan insanın var oluş sorunsalını geçmişten geleceğe aktarır böylece Bilge Karasu... Dünün örneklerini bugüne uyarladığımızda, aslında hâlâ kahramanlar peşinde olduğumuzu, hâlâ birilerinin kahraman olma erdemini yücelttiğini, aynı örneği dünyanın herhangi bir başka ülkesine de uyarlasak aynı sonucu alacağımızı görebiliyoruz tabii.

Göçmüş Kediler Bahçesi | Bilge KarasuGeçmişinin üzerine kalın kalın asfaltları döşeyerek olmayan bir geleceğe gözünü dikmiş genç cumhuriyetin Türkiye'sinde, 1950'lerden 90'lara değin uzanan çalkantılı dönemde; yağma, talan, katliamlarla muhtıraları, darbeleri aynı anda yaşamış bir aydın Bilge Karasu. Tıpkı Andronikos'un tavrı gibi, direnişi seçenlerin yanında, İoakim gibi kaçışı seçenleri de görmüş; kahramanlık mertebesine ulaşanları da. Çağına tanıklığı yazarın, elbette amaçlarından biridir. Ama onun yazma konularını günün örneklerinden seçmeyişini, genellikle soyut bir düzlemi tercih etmesini İoakim'in tavrına yakınlaştırmaya çalışanlar, elbette evrenselliğin kapılarını zorlamayı bile denememiş olanlardır. Evrensellik ise her çağda, aşağı yukarı her topluma uygulanabilen temaların seçimiyle mümkündür. Usta-çırak/efendi-köle/iyi-kötü gibi insanlığın var olduğundan beri felsefi olarak çözemediği bazı sorunlar bazen bir masal, bazen bir öykü, bazen bir roman olup akıyor Bilge Karasu'nun satırlarında. Göçmüş Kediler Bahçesi isimli üçüncü kitabında, biri usta diğeri kalfası iki ip cambazının hikâyesinde olduğu gibi... Kölelikle efendiliğin ustalıkla çıraklığın birbirine yakınlaşıp uzaklaştığı bu hikâyede (“Usta Beni Öldürsen E!”), kalfanın, “Ustasının bir şeyi yanlış yapabileceğini, yanlış bir şey söyleyebileceğini” düşünememesi, ustanın da “Yanlış bir iş yapabileceğini kafası(7) almaması ve burnunun sağ kanadındaki beni gördüğü halde ondan önce ölmesi, bir ustanın da tıpkı efendi gibi, sürekli ipleri elinde tutmaya çalıştığını göstermiyor mu? Böyle bir durumda da kalfaya, “yük olmanın acısı”nı hissetmekten başka ne kalır ki!..

Gündelik hayattaki faşizmin tekabülleri
Öte yandan bir ustanın çırak tutamamasıyla, babanın “oğultutmaz damarı” aynı şey olsa gerek. Baba olmanın, büyük olmanın, daha birikimli ve deneyimli olmanın erdemini oğluna kibirle aktaran bir ebeveyn de tıpkı usta gibi farkında olmadan manevi işkenceye sebep olmaktadır. Çırağın ustasına duyduğu gibi, o da babasına yük olduğunu düşünebilmekte, belki de çekip gitmenin, onun gölgesinin olmayacağı bir yerde var olmaya çalışmanın gerekliliğine inanmaktadır. Ama bir yanıyla (maddi/manevi) ondan kopamıyor olması, manevi işkence sürecini de işletir. Aslında buradan da gündelik hayattaki faşizme gideriz ki, yine Bilge Karasu'nun metinlerindeki evrenselliğe ulaşırız.

Bilge Karasu Aramızda | Füsun Akatlı - Müge Gürsoy SökmenEvrensellik söz konusu olunca onun Türkçe edebiyata, Türkçeye sığmadığını; Türkçenin ifade olanaklarının ona yetmediğini, sekiz dil bilen biri olarak farklı dillerde de rahatlıkla Türkçe kadar yetkin olabileceğini ifade eder Talat Sait Halman. “Oysa Bilge'nin yazarlığı, Fransızca ya da İngilizcenin egemen olduğu ülkeler için biçilmiş kaftandı. Onlarda aracılara ve çevirmenlere gereksinimi olmaksızın kendi yazdıklarını gönlünce sunabilecekti. ... Bilge'nin dille boğuşmakta olması, Türkçe'nin söz dağarcığının, ifade olanaklarının kısıtlılığı yüzündendi.”(8) Bilge Karasu'nun da Talat Sait Halman'la bu konuda aynı fikirde olduğunu söylemek çok güç tabii: “Türkçe daha çok deneylere girişilmesine uygun, elverişli bir anlatı dünyası.(9) Ancak onun söz diziminde denediği yeni olanaklar, var olanın içine sığamadığını da gösterir. Nitekim şu sözleriyle de yine Talat Sait Halman'a yakınlaşır: “O hale getirdiğim zaman, ben yenilik olsun diye yapmış değilimdir bunu, ama birtakım alışılagelmiş anlatı ya da anlatım biçimleri bana yetmemiştir.(10)

“Dil”e yaslanan biçim / farklılığı öne çıkaran içerik
Öte yandan içine sığamadığı dili genişletmek için çırpınan, “yenilik olsun diye” yapmadığı halde her zaman yenilik kapısını eşiğinde duran bir yazarın yadırganması, bu dünyaya ait sayılmaması da yeni bir şey olmasa gerek. Ve onun şu sözleri, bu konuya yeterince açıklık getirmektedir: “... yadırgadığımız bir şey, sırasında katlanamadığımız bir şey olarak çıkar. ... katlanabileceğimiz bir yenilik olması için, biraz eskimesi gerekiyor.(11)

Peki Bilge Karasu'nun metinleri yadırgamayacağımız bir yenilik sayılabilecek kadar eskidi mi? Aslında bu konuda sanki başka bir mekanizma devreye giriyor ve konuyu bağlamından koparıp edebiyatın dışına taşırıyor. Bu yüzden eskilik yenilik meselesini bir tarafa koyup Cüneyt Türel'in sözlerine kulak veriyoruz: “Bilge edebiyat dünyasının vurdumduymazlığına rağmen yazdı. ... birçok edebiyat eleştirmeni sözlü olarak Bilge'nin önde gelen Türk yazarı olduğunu kabul ederdi de, nedense bir türlü yazılarına konu etmezlerdi onu.”(12)

Ölen Adam | D.H. LawrenceAslında Cüneyt Türel'in bu siteminin yersiz veya yazarın ilk dönemlerine ilişkin olabileceğini bize düşündürten bazı nedenler de yok değildir. Bunlardan biri, ikinci kitabı Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nın Sait Faik Hikâye Armağanı kazanması, diğeri de 1991 yılında Gece romanıyla aldığı Pegasus Edebiyat Ödülü. Uluslararası çapta verilen bir ödül olan Pegasus'un Türkiye jürisinde Hulki Aktunç, Doğan Hızlan, Necla Aytür, Selim İleri, Ahmet Oktay ve Tahsin Yücel gibi eleştirmen ve yazarların yer alması ise, doksanlı yıllarda yazarın giderek “kabul” edilmeye başlandığını da gösteriyor. Bu kabul edilme meselesinde, başlarda elbette yine de pürüzler vardır: Mesela 1971 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı'nı yazdıkları yeterince “toplumsal” bulunmadığı için Bekir Yıldız'ın Kaçakçı Şahan isimli öykü kitabıyla paylaşması gibi... Karasu'nun aldığı ödüller sadece bunlarla sınırlı değil tabii. D. H. Lawrence'ın The Man Who Died (Ölen Adam) kitabının çevirisiyle 1963 yılında aldığı Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü ile 1994 yılında Ne Kitapsız Ne Kedisiz kitabıyla aldığı Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü de sayılması gerekenlerden...

Ödüller bir sanatçının etkinlik alanını ne kadar büyütür? Ya da geniş kitlelerce tanınmasını/anlaşılmasını/benimsenmesini sağlar mı? Elbette bunlar tartışmalı konular; ancak şu bir gerçek ki, her biri birer demir leblebi olan Bilge Karasu metinleri, onun popülist bir ilgi bekleyişinde olmadığını, metnini ortaya koymaya, sözünü söylemeye odaklandığını ve yalnızca “bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen(13) tek şeye, yani “dil”e yaslanarak hem biçim hem de içerik olarak farklılığı öne çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İnsanın kendinden saymadığına, farklı gördüğüne, alışık olmadığına; kısacası ‘öteki'ye duyduğu tepki, genellikle onu yıkıcı kılan tepkilerdir de… Bu da onun açmazlarından biridir. 1950 kuşağı öykücüleri arasında sayılan Bilge Karasu'nun metinlerinde yoğunlaştığı birey de gündelik hayattaki açmazlarıyla yansıtılmış, baskı dönemlerindeki çelişkileriyle sorunsallaştırılmıştır. Sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi temaların etrafında şekillenen metinlerinde çağrışımlara, eğretileme ve simgelere de çok sık başvurarak kendine özgü bir üslup geliştirmiştir.

Notlar:
* Usta-üstat meselesinde, Tomris Uyar'ın, Bilge Karasu Aramızda kitabında yer alan “Tanışma Anları'ndan” başlıklı yazısındaki saptaması dikkat çekicidir: (Zira Karasu'nun, Göçmüş Kediler Bahçesi'nde yer alan “Usta Beni Öldürsen E” öyküsü de bu bağlamda okunabilir.) “Edebiyat, sanat, düşün dendiğinde evrensel bir kültürü vardı, ama bu kültürü bir 'üstat' kimliğiyle çömezlerini etkilemek yerine bir 'usta' kimliğiyle çıraklar yetiştirmeye adamıştı.” (s. 50)

** Bilge Karasu'nun metinlerinde İstanbul yerine Istanbul kullanımı dikkat çeker. “İ” yerine “I” harfini öğrencilerinden, yazar Türker Armaner'in de tercih ettiği görülür.
~~~

Kaynaklar:
(1) Susanlar, s. 10
(2) Bilge Karasu Aramızda, s. 16
(3) A.g.y., s. 31-32
(4) A.g.y., s. 32
(5) http://tr.wikipedia.org/wiki/Bilge_Karasu
(6) Bilge Karasu Aramızda, s. 29
(7) Göçmüş Kediler Bahçesi, s. 106-120
(8) Bilge Karasu Aramızda, s. 61
(9) A.g.y., s. 13-14
(10) A.g.y., s. 13
(11) A.g.y., s. 12
(12) A.g.y., s. 47
(13) Gece, s. 15

~~~
Sayı: 46, Yayın tarihi: 13/05/2010

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics