MaviMelek
Hermes Kitap
"Yaşamda pek çok şey güzeldir, ama çekici olan uzaktır hep. Anlamsızlıkta aranan anlam!" Bin Yapraklı Lotus / İnan Çetin

[Editör'den] | Hasan Uygun

The Calaveras | Jose Guadalupe Posada

"BU İŞTE BİR SAKATLIK VAR"

Bundan önceki editör'den yazımda Türkiye'de, Avrupa'nınkinin aksine yaz aylarında kitap okuma alışkanlığının genelde düşüş gösterdiğini, hatta bazı yayınevlerinin sırf bu yüzden yayın faaliyetlerini bir süreliğine tümden askıya aldıklarını söylemiş ve bu durumu eleştirmiştim. Aslında bu konudaki eleştirel yaklaşımım hâlâ devam ediyor. Şimdilik fikrimi değiştirecek herhangi bir veriye ulaşmış değilim. Ancak geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesindeki köşesinde Yılmaz Özdil'in kaleme aldığı bir yazı, açıkça her fırsatta dile getirmekten bıkmadığımız "Neden kitap okumuyoruz?" söylenme yaklaşımımda bir kırılma yarattı ister istemez.

Bir konuya uzun uzun değinen bir yazıdan çok bir listeydi Özdil'in yayımladığı. Son dönemde ilgi çeken, kitapçı vitrinlerini süsleyen, neredeyse herkesin elinde görmeye alıştığımız türden kitapların, popüler deyimle çok satarların listesiydi bu.

Yazının başlığı "Cinnet" ve şöyle başlıyor: "Yazın Göbeği… Plajdaysan, sayfiyeye gidemediysen gölgeye uzanıp, güzel güzel, sakin sakin, huzurlu huzurlu kitap okumanın tam sırası. Bakıyorum şöyle raflara, piyasaya yeni çıkan ve çok satan kitaplara… Operasyon Ergenekon, Ergenokon'un Çöküşü, Ziverbey'den Ergenekon'a, Erdoğan Operasyonu, İşte Derin Devlet, Komutanlar Cephesi, 28 Şubat ve Demokrasi, İhtilalin Mantığı…"*

Liste bu şekilde uzayıp gidiyor. 40'a yakın kitap adını sayıyor Özdil benzer konu, kapsam ve başlıklı. Sanki bir anda tüm ülke insanı siyaset bilimci kesilmiş, neredeyse hepimiz yakın dönem siyasetinin bize yutturulmaya çalışılan "Yalan Rüzgârı" kıvamına esir olmuşuz gibi bir durum çıkıyor karşımıza, böyle bir tabloyu okumaya çalışınca. Milliyetçilik ile İslamcılık salatasından buyrun afiyetle yiyin… Mönü bu kadar. Ara sıcaklar, soğuklar, sulu-kuru yemekler artık bu mutfakta pişmiyor.

Önce şiiri bitirdiler bu ülkede. Sonra öykü ve romana geldi sıra. İnce ruhluluktan, hassas duygulardan, kırılganlıktan, umuttan, ütopyadansa siyasetin komplo teorileri arasında "contaları, balataları yakıp" haber manyağı olduk, neredeyse hepimiz. İlgili ilgisiz herkesin siyaset konularında söz alması sıradan bir duruma dönüştü sanki. Tabii bir ülkenin geleceğine dair ciddi adımların atıldığı dönemlerde tüm vatandaşların siyaset konularına duyarlı, "memleket kurtarma" muhabbetlerine dahil olması beklenen bir durumdur. Aksi zaten tuhaf olurdu. Ama bütün büyük değişimlerde şiir, öykü ve roman şu ya da bu şekilde gündemde olmuştur mutlaka. Gogol'u, Gorki'yi, Dostoyevski'yi, Çernişevski'yi, Mayakovski'yi okuyan Rus insanı büyük Ekim Devrimi'nin de tohumunu yüreğine yerleştirdi. Kıvılcımını edebiyat ve sanattan aldı. Rengi ne olursa olsun, hemen hemen tüm ideolojiler kendilerini sanat ve edebiyatla hayatın içine yerleştirmeye çalışırlar. Bu bilenen bir gerçektir.

Fakat bir ülkede siyaset, ihtimal hesaplarına gark olmuşsa, fiillere "se, sa" ekleri ulandıkça varyasyonların bini bir paraya dönüşmüşse, olabilecek ve olma ihtimalleri olan şeyler üzerinde sürekli kafa patlatmaya başlamışsak, bence bu işte bir sakatlık var. Bu konuda ciddi ciddi kafayı bozmaya doğru gittiğimizin ayrımında değil miyiz peki? Ne yalan söyleyeyim, büyük bir çoğunluğun bu konuda kendini garip hissettiğini de pek sanmıyorum. Çünkü tüm iletişim kanalları bu konulara angaje olmuşsa, gözümüzün bundan başka bir şey görme ihtimali de otomatik olarak ortadan kalkar.

Aşkın acısına yoğunlaşmış, yüreğimizi neredeyse yerinden sökecek denli duyarlı dizelerin, imgenin ve metaforun anaforunda bir kara delik gibi bizi yutmaya hazır bekleyen şiir, öykü ve roman, asil ruhumuza art arda inen ağır darbeler sonucu artık hayatımızdan giderek uzaklaşıyor. Elbette Özdil'in bu konudaki listesini öznel ya da abartılı bulabilecekler olabilir. Bunun için periyodik olarak yayımlanan bazı kitap dergilerinde yer alan çok satar listelerine şöyle bir göz atılabilir. Bu listelerin de manipülasyona açık olduğu tabii başka bir gerçek. Çünkü birçok yayınevinin kendisine yakın yayın organlarında, kendi kitaplarını liste başı gösterdiğine dair de birçok kanıt ortaya konulabilir. Ancak tüm bu gerçeklere rağmen inkâr edilemeyecek asıl gerçek, son yıllarda komplo teorileri sosuna bulanmış, yakın dönem siyaset senaryolarının işlendiği yüzlerce kitabın listelere girdiğidir. Bu konuda bu kadar çok kitap yazılması bile başlı başına bir kanıttır; çok satar listelerini süsleyen kitap konularının nelerden oluştuğuna dair.

Kuru, duygusuz, kaba; hüznü, romantizmi ve iyimser hayali hayatlarımızdan çekip koparan dinci ve faşist ideoloji, hızla çoğalttığı lümpen kitleyle çıkar çarkını sağlama alma yolunda güvenle mesafe kat ederken "manyaklaştırılan" beyinlerimizle tüketim kültürünün bir nesnesi olmak hepimizin kaçınılmaz kaderi oluyor sanki. Öylesine sürüklendiğimiz bu ortamda, yerinden oynayan duygu taşlarımız çok yüksek bir dağın tepesinden aşağıya doğru hızla yuvarlanıyor. Kaybettiklerimizin acısını içimizde yaşamaya bile zamanımız yok artık.

Peki, bu kadar umutsuz bir tablonun içinde hiç mi ışık yok? Don Kişotluk ruhu tümden öldü mü yani?

Bana göre ölmediğinin şimdilik bazı kanıtları var en azından. Ne kadar karşılık bulduğu ayrı bir konu, ancak bazı ısrarlı çabaların edebiyatı canlı kılmak adına hiçbir zaman bitmediğini/bitmeyeceğini, insanın estetik algısının tümden köreltilemeyeceğine dair umutları besleyen bu adımlar da olmasa tümden kendimizi kötü hissetmemek için hiçbir nedenin kalmadığını neredeyse rahatlıkla söyleyebileceğiz.

Can Yayınları'nın 1980'li yıllardan bu yana yayımladığı çeviri ve telif edebiyat eserlerinin listesine şöyle bir baktığımızda tüm yayıncıların komplo teorileri kitaplarıyla kafayı bozduğuna dair serzenişimizin tereddüt duraklarına da ister istemez şöyle bir uğruyoruz.

"Bakın ama böyle örnekler de var. Edebiyat çabaları tümden askıya alınmamış, ülkenin boğulmak üzere olduğu gündemine inat çok satmayacağını bile bile birileri iyi edebiyata yatırım yapıyor. Roman, deneme ve öykü kitapları yayımlıyor."

Evet, inkâr edilemeyecek, hatta takdir edilecek bir çaba bu. Ve bu çabanın bir örneği olarak da geçtiğimiz günlerde Can Yayınları'ndan yeniden yayımlanan bir öykü kitabından bahsetmek istiyorum yazımın sonuç kısmında.

Bin Yapraklı Lotus | İnan Çetin

Aslında Türkiye'nin 1990 sonrası sıkı öykücü kuşağının sağlam bir örneği olarak daha kapsamlı bir yazının konusu İnan Çetin. Şimdilik daha önce İş Bankası Yayınları tarafından yayımlanan Bin Yapraklı Lotus isimli öykü kitabının Can Yayınları'ndan tekrar yayımlandığını duyurmakla yetineceğiz. İlk öykü kitabı olmasına rağmen neredeyse kusursuz cümleleriyle konusuna hâkim bir öykücü profili sergiliyor İnan Çetin, Bin Yapraklı Lotus'ta. Anlatının sınırlarını zorlayan, akıp giden konularıyla "sağlam öykücülüğünün" ilk örneklerini okumak mümkün bu kitabında.

Yine Can Yayınları'ndan yayımlanan biri öykü diğeri de roman olmak üzere iki kitabı daha var Çetin'in. Ancak bir yazarın ilk eseri diğerleri için de sağlam bir referanstır. Hâlâ tanışmadıysanız, komplo teorilerinden şöyle bir sıyrılıp iyi edebiyatla nefes almak için yerinde bir tercih yapabilirsiniz İnan Çetin'in kitaplarını okumaya başlamakla.

Genç öykücü kuşağımızın kendisini var edebilmesi, biraz da onların çabalarını göz ardı etmememizle mümkün. MaviMelek'te en başından beri öyküye verdiğimiz önem tüm okurlarımızın malumudur.

Apolitiklik yaftasını alnımıza yapıştırmaya hevesleneceklere inat, edebiyattan ve sanattan yana tavrımızı bundan sonra da sürdüreceğiz. MaviMelek sıkı öykülerin, şiirlerin, denemelerin platformu olarak hayat bulmaya devam edecek. Tıpkı bu sayımızda da olduğu gibi. 28. nüshamızı tüm edebiyat severlere ithaf ediyoruz.

İyi okumalar.

* http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9475482&p=2

Sayı: 28, Yayın tarihi: 26/07/2008

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics