MaviMelek
"Ne gördüğümüzü söylememiz boşunadır; çünkü gördüğümüz söylediğimizin içine hiçbir zaman yerleşmiş değildir." Michel Foucault

[Gündem]"Bu Bir Pipo Değilse, Nedir?" | Seval Deniz Karahaliloğlu

Bu Bir Pipo Değildir | Michel Foucault

"İYİ GÜNDE KÖTÜ GÜNDE"

Ressam tiyatroya yol gösterince pipolar ve elmalar farklılaşıyor. Elma artık bildiğimiz elma, pipo artık o bildiğimiz pipo değildir. İyi de bu bir pipo değilse öyleyse nedir?

Artık hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak. Rene Magritte (1898-1967) Belçikalı büyücü, ressam, filozof dünyayı geri dönüşü olmayacak biçimde değiştirince, nesneler ve algılamadaki farklılıklar da sonsuza dek değişti. Başkalaşan nesneler yeni biçim ve görünüşleriyle bize farklı bir dünyanın kapılarını araladılar.

Aşağıda pipolar ve elmaların başkalaşımından sonra tiyatro sahnesine yansıyanları izleyeceksiniz. Öncelikle, resmin bütününü daha iyi görebilmek ve karakterler arasındaki ilişkileri daha iyi irdeleyebilmek için elmalar ve pipoların arkasını çeviriniz. Bir süre sonra sizin de göreceğiniz gibi aslında pipolar ve elmalar bahane, bireyin algılamada yaşadığı farklılaşma süreci ise şahane. Siz söyleyene değil yine söyletene algılamamızdaki ince ayarlarla oynayarak biz fanileri sonsuza kadar değiştirmeyi başaran ressam-filozof Magritte ustaya bakın.

Gelin yeni öğrendiklerimizi bir kez daha tekrarlayalım ki pekişsin. Bu bir oyun değildir. Bu bir pipo değildir. Bu bir elma değildir. Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Aslını görmek için lütfen resmin arkasına bakınız.

Sahnede kalın kartondan yapılmış bir kadın ve bir erkek maketi. Ama yüzleri yok. Hayal gücünüzü çalıştırın. Siz tasarlayın. Yani oyun öncesinde, aklımızı çalıştırıp beyin jimnastiği yapmanın hiçbirimize zararı olmaz değil mi? Hem belki oyuna hazırlık süreci de oyunun bir parçasıdır. Kim bilebilir? Emin olmak için lütfen resmin arkasına bakınız.

Arka planda eskilerden bir şarkı. “Güller ve dudaklar şimdi,…”. Salonun yarı karanlığında anılara dalmışken şarkı değişiyor. “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli, alıştım hasretine gel desen gelemem ki…” Oyunun öncesinde banttan çalan iki parça, insanı İzmir Atatürk Kültür Merkezi'nin salonundan uzaklara savuruyor. Gözüm ressam ve düşünür Rene Magritte'in iki tablosuna takılıyor. Aslında dekor ünlü gerçeküstü ressamın çalışmalarından alınan iki figüre, kadın ve erkeğe farklı bir bakış açısı getiriyor.

MagritteÜç ayrı perde. Mavi beyaz dikine şeritlendirilmiş perdeler. Rene Magritte'e göre o gökyüzünü simgeliyor ve sahnenin ortasında maskeli iki yeşil elmanın bulunduğu gülümseten bir pano. Yine Magritte'nin işi. Gözleri olan maskeli iki elma. Baktığına “gör” diyor. Altında bir yazı. Hadi tahmin edin. “Bu bir dekor değildir.” Oyunun ruhunu yavaş yavaş kavramaya başlıyoruz.

İki hasır sandalye. Kendileri gibi olamayan, iki yabancı surete, iki dekor.

Oyun başlıyor ve sahnede “Bana kollarını uzatsan biraz, sana kul olurum seven ne yapmaz…” şarkısı eşliğinde dans eden Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün. Hayır onlar değil. Dikkatli bakın. Leyla ile Savaş'ın tutkulu aşk hikâyesine tanık olmaktasınız. Leyla yetenekli bir mimar. Savaş başarılı bir cerrah. Büyük tutku, büyük aşk, büyük mutluluk veee sonunda evlenirler…

“Peki, hatıralar ne olacak?”

Eh artık “gökten üç elma düştü bir sana, biri bana, biri de bu masalı dinleyene..” faslına geldiysek evlerimize geri dönebiliriz değil mi? Hayır efendim. Hiç anlamamışsınız. Bu oyun, hani o çok merak ettiğimiz (en azından benim hep merak ettiğim) gökten üç elma düştü nakaratından sonrasını hikâye ediyor. Yani “sonsuza dek mutlu yaşadılar” kısmından hiç şüphelenmediniz mi? Eğer peri masalının sonunda bir bit yeniği sezdiyseniz, doğru yerdesiniz. “İyi Günde Kötü Günde”, “sonsuza dek mutlu yaşadılar” cümlesinin ardından gelen gerçekleri anlatılıyor. Hayatı masallarda yaşayanlar için hatırlatalım istedik.

Şimdi elmalar yenip bitmiş, koçanların paylaşım faslına gelmiştir sıra. Şiddetli bir boşanma krizinin tam ortasında, Leyla ve Savaş'ın çığlıklarıyla yer yedi şiddetinde sallanıyor.

“Ben bulaşık makinesi, buzdolabı, salondaki plazma televizyonu, çamaşır makinesini, kütüphaneyi ve oturma grubunu alıyorum. Ütü sende kalabilir.” Leyla çok haklı. Ütü Savaş'ın nesine yetmiyor? Ben Leyla'dan yanayım.

Keskin, kıvrak zekâlı Savaş. Bir zamanların Romeo'su. (En azından iki dakika öncesine kadar öyleydi) Cerrah ya, kadını ironik sözcükleriyle kesiyor. “Hayatım, hiçbir şey almadın, mutfaktaki bulaşık süngerini bana bıraktın. Onu da ister misin? Tampon Leyla! (Böylece Leyla'ya taktığı lakapla, Savaş'ın Leyla'nın araba kullanması konusundaki fikirlerini de öğreniyoruz.)

Haklı olarak Leyla'nın kalbi kırılır. Kimin kırılmaz ki? Gözyaşları arasında “benim parada, pulda, malda gözüm yok. Perdeler sende kalsın, evi ben alıyorum.” İşte bu kadar. Leyla olaya net bir mimari bakış sunar. Ev, araba, elektronik aletler derken Savaş'tan hiç beklenmedik bir çıkış. Fırtına ortasında cılız bir aydınlık gibi. “Peki, hatıralar ne olacak?” Hani o en mahrem sevgi sözcükleri, beynimizin en gizli köşelerinde özenle sakladığımız anılar. Sahnedeki fırtına bir an durur. Zaman durur. Savaş üsteler. “Peki fotoğraflar ne olacak?” En kolay ama en zor paylaşılan şey. Nefesler tutulur. Hani yumuşak bir bakış, tatlı bir gülümseme fırtınayı dağıtabilir mi derken. Leyla kararlı. “Fotoğraflar mı kolay. İkiye ayırırız. Senin suratın sende, benim suratım bende kalsın. Hatıralara gelince benim beynim bende, senin beynin sende kalsın.”

MagritteAyrılık yaman kelime.

Savaş kederli, şaşkın. “Evi aldı, arabayı aldı, yazlık evi aldı, bankadaki paraları aldı, hatıralar bana kaldı.” Leyla'yı bu kadar çok kızdıracak ne yaptın Savaş?

Boşandıktan üç ay sonra kalabalık bir barda. Bir uğultu. Bir kalabalık. Adım atılacak yer yok. Eş, dost, selamlaşmalar. Aslını arasanız sahne boş ama biz öylesine inanıyoruz ki olmayan insanlara. Mesela Leyla'nın içkisini getiren garsona. İçki kadehinden bir kaç damla Leyla'nın elbisesine dökülecek diye ödümüz patlıyor. Garson yok ama var. Görüneni boş verin görüntünün ardındakine bakın siz.

İlk buluşma. Bir heyecan. Acaba “o nasıl?” hesapları. Savaş çok özlemiş Leyla'yı. Nasıl olduğunu çok merak ediyor. Görünüşte içi gidiyor. Gerçekten öyle mi? Yoksa Leyla'ya temizliğe gelen emektar Hatça Hanım'ı haftada bir günlüğüne temizlik için istemek amacıyla ayarlanmış bir buluşma olmasın bu. Leyla rahat. Leyla havalı. Kendinden emin. Üstelik biraz da geç gelmiş buluşmaya. Çok şık. Güzel, seksi. Bak da ne kaybettiğini gör dercesine.

Eski aşıklar, sanki iki arkadaş gibi laflamaya başlar. “Nasılsın? Seni iyi gördüm. Teşekkür ederim. Sen de iyi görünüyorsun.” Nezaket sözcükleri. Başlangıç için temkinli yoklamalar. İçkiler ısmarlanır. Leyla şuh kadın. “Sex on the beach” (kumsalda seks demek) ister. Savaş sen de çok hoşsun vallahi. İçki adı bu. Kadının kumsalda seks istediği falan yok. Ne kadar geri kafalasın canım. Hatça Hanım'ın adı geçince bozulur. “Demek Hatça Hanım'ı istemek için beni buraya çağırdın. Öyle mi?” Hayal kırıklığı. Artık olacaklardan Leyla sorumlu değil.

Leyla boşanma ertesi gitti seyahatleri, kızlarla nasıl eğlendikleri ballandıra ballandıra anlatır. Güya yaşlı bir falcı girmiş rüyasına. Kemik atarak falına bakmış demiş ki “Aşkın ipiyle dikilen dikiş, kıyamete kadar sökülmez”. Sen söyleyene değil söyletene bak. Bir an şaşkınlık. Sonra barın uğultusu. Kalabalık. Leyla'nın kahkahası. Bir “sex on the beach” daha. Aslında Leyla Savaş'ı fena halde özlemiş. Rahat kadının altında mutsuz. Bu gerçeği kendine bile söyleyemezken Savaş'a nasıl söylesin? Savaş dayanamaz dökülür. “Kimleri görüyorsun? Geceleri çıkıyor musun? Kaçta eve dönüyorsun?” Leyla'nın her soruya verecek bir cevabı var. O da Savaş'ı sıkıştırır. “Hâlâ Fenerbahçe maçına gidiyor musun? Nereye taşındın?” Sanki Savaş'ı tanımıyor. “Ben her hafta Fenerbahçe maçına gitmezsem ölürüm be. Evet ne olmuş? Annemin altındaki kata taşındım.” Leyla birer tane daha yuvarladıktan sonra ağzındaki baklayı çıkarır.

“Ben uzaklaştım, gittin yine o koca götlü Halime'nin peşinden değil mi?” Nihayet esas mevzuya girdik. Gecenin en başından beri söylemek istediği ama söyleyemedikleri bir bir dökülüyor ağzından. Kendine güvenen o kadın gitmiş. Çok sarhoş, çok kıskanç ama çok aşık Leyla gelmiş. Rezalet çıkarır. “Otomobil uçar gider, ben talihin peşindeyim, talih benden kaçar gider” şarkısının eşliğinde bardan çıkarken, bir Leyla ile Savaş'ın dağılan ilişkilerine, bir de kendi dağılan hayatlarımıza bakarız. Sahnedeki yeşil maskeli elmalar bize göz kırparken.

Bardaki o geceden sonra, Hatça Hanım'ın temizlik günleri paylaşılmış, hayat görünürde programa oturmuştur. Yalnız bir problem var. Emektar Hatça Hanım. Ağırlığınca altın eden Leyla ile Savaş'ı kendi çocukları gibi seven, anaç, koruyucu, çöpçatan Hatça Hanım. İşi gücü bırakmış ikisinin arasını yapmaya çalışıyor. Adile Naşit kılıklı dünya şekeri dobişko bir laz kadını. Öylesine şirin ki insanın bir yanak alası geliyor. Hatça Hanım'ı görmüyoruz ama ben resmini bile çizebilirim. Bu arada, lütfen herkes kendi Hatça Hanım'ına sahip çıksın başka imajlara sarkmak yok.

“Biz neredeyiz?”

Savaş, Hatça Hanım'a boşuna dert anlatmaya çalışıyor. “Bak Hatça Hanım lütfen Leyla'nın evinden buraya onun iç çamaşırlarını getirmeye kalkma. Daha geçen gün Leyla'nın leopar desenli donuyla, sutyenini kütüphanede buldum. Sen koymadın mı? Peki, kim koydu oraya. Yaa Hatça Hanım senin gibi 70 yaşında bir kadına yakışıyor mu? Sonra, Lulu'nun çorbasına kedi sidiği atmışsın. Kız mahvoldu. Kıza orospu deme Hatça Hanım. O benim kız arkadaşım Ludmilla, Lulu. Leyla ile ikimizin arasını yapmak için muskalar yaptırıp evin orasına burasına atıp durma. Lulu'ya açıklayamıyorum. Kıza orospu deme Hatça Hanım.” Ama merak şeytanı bir kez girmiştir kanına. Dayanamaz sorar. “Leyla'nın hayatında birileri var mı Hatça Hanım? Kim ulan o pezevenk? Leyla'nın üzerine gaz döküp yakacağım namussuzum.”

Benzer sahneler Leyla'nın evinde de yaşanıyor. Leyla boşuna nefes tüketiyor. İyilik meleği, bizimkilerin gönüllü koruyucusu, çöpçatan Hatça Hanım'a nasihatler bana mısın demiyor.

“Hatça Hanım, Allah aşkına Cüneyt'in ceketinin ceplerine köpek boku, kedi tırnağı koyup durma. Sonra salona Savaş'la çekilmiş eski fotoğraflarımızı bırakma. Orada burada bulduğum muskalar ne demek oluyor? Bizi Savaş'la tekrar bir araya getirmek için mi? Yapma Hatça Hanım ben Cüneyt'le beraberim. Hem sen neden ona sürekli hoş geldiniz Savaş Bey, güle güle Savaş Bey diyorsun? Adamın adı Cüneyt. Vazgeç Hatça Hanım.” Bir yandan da gelen faturalara bakar, Savaş'a gelen mektupları sanki hiç ilgilenmiyormuş gibi açar, okur.

Gece yarısı. Uyku tutmuyor. Bir şey eksik hayatımızda. Sevdiğimiz insan. Şu an yanımızda olması gereken. İçerde birisi uyuyor ama o değil. Ne Cüneyt (cücü), ne Ludmilla (lulu). Başka biri. Yüreğimizi verdiğimiz. Anılarımızı paylaştığımız. Aklımıza, ruhumuza yazdığımız biri. Gecenin tam da olmadık bir saatinde kimi ararız başka? Savaş da öyle yapıyor. Sabahın dördünde Leyla'yı arıyor. Barda karşılaştıktan sonra. “Nasılsın?” demek için. Hatır sorma bahane. Amaç sesini duymak.

Ali Poyrazoğlu - Nilgün Belgün“Sahi biz neredeyiz. Cücü ile Lulu'nun nerede olduklarının hiç önemi yok. Biz neredeyiz? Onca güzel günler, paylaşılan anılar. Bunları unutmak hiç kolay değil. İnsan sevdiğinden uzaksa kafasının içinde bomboş bir ev taşır. Her gün biraz daha yalnız. Her gün biraz daha ölüme yakın. Gerçek ölüm, artık kimsenin zihninde yaşamadığını anladığın zaman oluyor. Biliyor musun Leyla, biz en zor şeyi gerçekleştirdik, birbirimizi affettik.” İşte bu nedenle, Savaş Leyla'yı arıyor. Eski karı koca, yeni sevgililerini aldatıyorlar zihinlerinde ve gönüllerinde.

Seyirci koltuklarında oturan bizler, sessizce aradık sanal telefonlarda sevdiklerimizi. Sorduk “Biz neredeyiz?”

Sonrası mı? Savaş ve Leyla tekrar bir araya gelirler mi? Gönül muhasebesinin sonucu nereye varır? Bırakın merak edecek bir şeyler kalsın izleyicilere de. Herkes kendi içsel yolculuğuna çıkmalı “İyi Günde ve Kötü Günde”.

Oyunun sonunda Ali Poyrazoğlu seyircilere “sizler, bizim meslektaşlarımızsınız.” diyor. “Bu gece işinizi çok iyi yaptınız. Teşekkür ederiz. Hatça Hanım'ı, Lulu'yu, Cücü'yü görmüyorsunuz ama en çok alkışı Hatça Hanım düşerken alıyor. Tiyatro işte budur. Siz meslektaşlarımızla oluşturduğumuz mucizedir”

Gökten üç elma düştü… Gerisi, “İyi Günde Kötü Günde”
Ve Rene Magritte'nin maskeli yeşil elmaları bir kez daha göz kırpar. Her gördüğüne inanma.

İyi günde Kötü gündeBu bir oyun değil. Peki, öyleyse nedir?
Bu sorusunun cevabını oyunu sahneye koyan Ali Poyrazoğlu'nun kendisinden öğrenelim istedik.

Seval Deniz Karahaliloğlu – Hakikaten bu oyunda pipolar pipo, elmalar elma değil. Elmalar ve pipolar başkalaşarak insan hayatında hangi suretlerle karşımıza çıkarlar?
Ali Poyrazoğlu – Bu bir pipo değildir… Çünkü ben bu oyunu yapmaya karar verdiğimde baktım ki evlilik meselesine nasıl yaklaşabilirim? Evlilik, ayrılık, beraberlik meselesine nasıl yakalaşabilirim diye düşündüm. Sonra her iki tarafın da gözünden hem erkeğin hem de kadının gözünden hem onların yetişme tarzlarından hem toplumun onları ne şekilde etkilediğinden, kadının evlilik meselesini nasıl kurduğundan, erkeğin evlilik meselesini nasıl kurduğundan yola çıkmam gerekir diye düşündüm.

“Bu bir piponun resmidir”

S.D.K. – Dışarıdan baktığımızda oyun karakterleri toplumun aydın kesim dediğimiz kesiminden geliyor. Yani ilişkiler konusunda daha bilinçli olmalarını beklediğimiz kesimi. Ama pratikte öyle olmuyor. Neden?
Ali Poyrazoğlu - Canlandırdığımız karakterler beyaz yakalı dediğimiz okumuş kişiler. Kadın mimar, adam cerrah. Bazı şeyleri aşmış olmaları, yani yenmiş olmaları gerekiyor. Ona rağmen gene olağan, sıradan, okumamış insanların gelip tıkandıkları aynı noktalarda tıkanıyorlar. Onları aşamıyorlar. Yaşamda geri çekilmesini bilmiyorlar. Bazen çiftler arasında sorun çıktığı zaman birisinin geri çekilmesi gerekiyor. Onların geri çekilmeyip, olayların üstüne gidip krizleri büyüten, krizleri yönetemeyen evli bir çift. Hâlbuki krizleri yöneten insanlar da kurumlar da başarılı olabiliyor hatta krizleri fırsata dönüştürebiliyorlar. Bunlar ise krizi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar ve bir parçalanma oluyor. O parçalanamadan sonra nasıl toparlayabiliriz diye krizi şimdi nasıl aşabiliriz diye düşünüyorlar. Çıkış noktasının gene aşk, gene sevgi, gene iki insanın başvuracakları yolun yeniden birbirlerini keşfetmeleri olduğunu görüyorlar. Demek ki olay göze göründüğü gibi değil. Göze görünen yanına değil, göze görünmeyen yanına bakacaksınız. Bu oyunu sahnelerken, bu oyunu yazarken en yakın fikir bu oldu.

S.D.K – Bu oyun metnini nasıl buldunuz?
Ali Poyrazoğlu - Bu bir Fransız yazarın oyun öyküsünden yola çıkarak tekrar benim yazdığım bir oyun. Orijinal metin Fransız yazar Pierre Palmade'ye ait. İlk önce, onun oyunundan yola çıktım ama baktım oyun bana yetmiyor ve Türkiye'ye uymuyor. Olacak gibi değil deyip oturup oyunu yeniden yazdım. Yazarken çıkış noktası olarak, Magritte'in resimlerine bakışını kullanmaya karar verdim. Bu arada, son şekliyle Fransız yazarın oyunuyla benim oyunumun hiçbir ilgisi yok.

MagritteS.D.K – Oyunun çıkış noktası olan felsefesi nedir? Yani elmalar ve pipolar neden bu kadar önemli?
Ali Poyrazoğlu – Bu oyunun çıkış noktası, Magritte'in yaptığı “Bu bir pipo değildir” resmi ve “bu bir elma değildir” serisinde yatıyor. Ressam resimleri yaptıktan sonra tablonun altına “bu bir pipo değildir” ve “bu bir elma değildir” diye yazıyor. “O zaman bu nedir?” diye sorduklarında Magritte şöyle düşünüyor. “Bu bir piponun resmidir” diyor. Magritte'in gösterdiği sıradan objeleri farklı biçimde görebileceğimizi, daha derinliğine keşfedebileceğimizi işaret eden resimler bunlar. Bu resimler, sıradan olguları farklı bir biçimde yorumlama, farklı bir biçimde görme yolunda bizi kışkırtıyor. İlk göze görünenin arkasına saklananı aramayı, düşünme hakkımızı kullanmamızı, yani sürekli hayal gücünü devreye sokmamız, gerçeğin karşısına gerçek üstünü getirip oturtabilmenin heyecan verici olduğuna işaret ediyor.

S.D.K – Oyunun dekorları ressam Magritte'in eserlerinden esinlenerek hazırlanmış. Öyle değil mi?
Ali Poyrazoğlu – Oyunun dekorlarını Magritte'in resimlerinden etkilenerek yaptık. Ve dekorun üzerine, “bu bir dekor değildir” diye yazdık. Ve de diyoruz ki “bu bir oyun değildir”.

S.D.K – Bu bir oyun değilse öyleyse nedir?
Ali Poyrazoğlu - Bu bir evlilik üzerine iki oyuncunun sahne üzerinde her gün gülerek eğlenerek evliliğe, boşanmaya, yeniden birlikte olmaya farklı bir biçimde bakmaya çalışmasıdır. İsteriz ki seyirci de bize bakarken Magritte'in tablolarına baktığı gibi baksın. Evet, bu bir oyun değildir. Benim de hayal gücümü devreye sokarak kendime bakabileceğim ya da sadece kendime değil başkalarının yaşamları üzerine bakabileceğimi düşündüğüm bir şeydir. Gülüp, kahkahalar atıp bir düşünme egzersizi yapma denemesidir.

Oyunmuş gibi ama oyun olmayan bir oyun

S.D.K - Oyun sırasında, sahne üzerinde görmediğimiz ama tüm canlılığı ile varlıklarını hissettiğimiz hatta kabullendiğimiz bir takım “hayali insanlar” var. Bu “hayali insanlar” hakkında neler söylenebilir?
Ali Poyrazoğlu – Analar, babalar var. Hayatımıza giren garsonlar var. Sonra ikimizin de (karı ve kocanın) ayrıldıktan sonra evlerini temizleyen, her ikisinin de donlarını evden eve taşıyan ve yine her ikimizin de hayatında başrol oynayan bir Haçtanım var. Benim sevgilime ve Leyla'nın sevgilisine soğutma büyüleri yapan, bizi beraber olduğumuz insanlardan ayırıp tekrar bizi birleştirmeye çalışan Haçtanım karakteri var. Cücü, Lulu var. Benim sevgilim Lulu, eski karımın erkek arkadaşı Cücü var. Çok hoş oldu. Bu hayali karakterler seyircilerin de çok hoşuna gidiyor.

S.D.K – Oyunun insanlar üzerindeki etkisi nasıl oluyor sizce?
Ali Poyrazoğlu – Oyuna geldikten sonra duyuyoruz. “Biz böyle ayrıldık, şimdi beraber yaşıyoruz ” diyen birçok insan çıktı. Yani bu durum çok şaşırtıcı bir olgu değilmiş, böyle yaşamayı deneyenler varmış. Bir de sevginin bitmezliği ve aşk üzerine bir öykü bu. Bittiğini zannettiğin aşk bitmiyor. Onun için evli, bekâr, evlenmek üzere olan, boşanmış, yeniden evlenmeyi düşünen herkesin bu oyunu görmesi gerekir diye düşünüyorum. Hepimizden bir sürü parça var bu oyunda. Onun için sahneledik. Her seferinde faklı dil arayışları peşinde koşuyoruz. Farklı oyunculuk stillerini deneyen, görsel stilleri deneyen, bu da oyunmuş gibi ama oyun olmayan bir oyun. Bu bir oyun değildir. Peki ama nedir? Bu bir “oyunun oyunudur”. İnsan ilişkilerini katman katman soyan, irdeleyen bir oyun.

S.D.K – Çok bilinçli görünmelerine karşı bir türlü boşandıklarını anne abalarına söyleyemiyorlar. Aydın kesim dediğimiz bu insanların daha tutarlı olması gerekmiyor mu?
Ali Poyrazoğlu - Bu çift anne babalarına ayrıldıklarını söyleyemeyen ama boşanmış bir çift. Hem de ayrıldıkları toplumun baskısı yüzünden, sosyal yapılarını da koruyabilmek, statükoya karşı başkaldırmamak için boşandıklarını saklayan bir karı kocanın hikâyesi. Aydın olarak bu bir çelişki oluşturmuyor. Geleneksel yapıya hem karşı çıkıyorlar, kendi içlerinde bunu yıkmaya çalışıyorlar, hem de bunu gizlice saklıyorlar. Bu iki yüzlülükten başka bir şey değil. Farklı bakmak lazım. Burada kadın saklıyor ama erkek saklanmasını istemiyor. Bu da toplumumuzda kadın ve erkeğin evlilik kurumuna bakışı üzerine ipuçları veriyor. İki taraf da evliliği bir statü sembolü olarak görüyorlar ama ondan vazgeçip birbirlerini yeniden keşfetmenin, birbirlerini anlamanın evliliği ve yaşamı daha dayanılabilir, daha eğlenceli kılacağını keşfediyorlar.

S.D.K – Aşktan ve delice sevmekten bahsederken boşanma aşamasında bir çanak için birbirlerinin gözünü oyma aşamasına gelinmesine ne demeli?
Ali Poyrazoğlu – Herkes malcı. O benim, şu benim meselesi var. Hadi koltuğu, kanepeyi, evi, arabayı paylaştın ama anılar ne olacak? Onlar ne olacak? Anılar paylaşılamıyor. Herkes kendi içinde baktığı şekilde, kafasının içinde o anılarla beraber evden çıkıp gidiyor. O anılar zihninin içinde zamanla aklının bir köşesine oturuyor. Anılar zaman içinde hep geri geliyor, hep geri geliyor, hep geri geliyor… Seninki sende, karşındakinin anıları da karşındakinin zihninde kalıyor. Eşyaları paylaştıktan sonra, işte paylaşılamayan şey o anılar, o beraberlik, o birbirinden vazgeçememe, o tutku, belki daha berrak bir şekilde ortaya çıkıyor. Mal mülk aşılıyor, gerçek sevgiyle yüz yüze kalınıyor.

Magritte“Asıl olan göze görünmez”

S.D.K – Sahnenin arka planında üç tane mavi gökyüzünü fon olan perdeler var. Onlar neyi anlatıyor?
Ali Poyrazoğlu – Onlar tiyatroyu simgeliyor. İzleyicinin sürekli seyrettiklerinin tiyatro olduğunu anımsaması için araya üç tane tiyatro perdesi koydum.

S.D.K – Buna, “hem tiyatronun içindeyiz, hem de dışında” diyebilir miyiz?
Ali Poyrazoğlu – Evet. O yüzden üç gökyüzü desenli perdeyi koyduk. Biliyorsun düşünür Michel Foucault'nun Bu Bir Pipo Değildir isimli kitabı YKY'dan çıktı. Çok güzel, çok küçük bir kitap. Yaşamın görünen yanıyla değil de dilin, insanın, objelerin görünmeyen yanıyla keşfedebileceğini iddia ediyor. Magritte'nin “Bu bir pipo değildir” resmi üzerine muhteşem, uzun bir deneme olarak yazılmış. İşte bu düşünceden yola çıkılarak, o perdeleri dekor olarak sahneye koyduk.

S.D.K – Sebep sonuç ilişkisi üzerinde gidersek, Magritte'nin meşhur pipo resminden oyuna nasıl geçtiniz? Aniden zihninizde bir şimşek mi çaktı? O düşünceyi tetikleyen olay neydi?
Ali Poyrazoğlu – Magritte'nin “Bu bir pipo değildir” resminden önce aklımda Küçük Prens'in söylediği bir söz vardı. Küçük Prens der ki “Asıl olan göze görünmez”. Gerçeği göze görünenin arkasında aramak lazım. Gerçeği söze, kulağa gelenin arkasında aramak lazım. Bu beni Magritte'e götürdü. Oradan oyun bu hale geldi. Sonuç olarak, oyun Küçük Prens ile Magritte arasında dengede duruyor.

Bu her şeyin Magritte ve Küçük Prens arasında dengede durduğu bir masal ülkesine ait, özgür ruhlara dokunan bir öykü. Ama siz sanki her şey bu fani dünyada yaşanmış gibi yapabilirsiniz.

Not: Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün “İyi Günde Kötü Günde” oyunuyla, arzu edenleri bu fani dünyadan koparıp o özgür ruhlar ülkesine götürecek. Oyun 12-13 ve 14 Mart 2010 tarihlerinde, İzmir Atatürk Kültür Merkezinde olacak. Öykünün sonunu merak edenlere…

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 08/03/2010

Başa dön

 

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics