MaviMelek
"Biri suyun üstünden suret alıyor, ölümü öteliyor, diğeri sözcüklerle çiziyor suretleri, yaşamı kucaklıyor." - "Kadırga" - Jale Sancak

[Gündem]"Büyülü Yolculuk" | Melek Öztürk

Büyülü Yolculuk

"Büyülü Yolculuk (Bizim Öykülerimiz): Fatma Burçak, Gülru Pektaş, Mine Karakuş, Münire Özgencan ve Sema Balaban"*

Büyülü Yolculuk, kolektif bir beraberliğin, engellenemez bir yaratma cesaretinin ilk adımları. Jale Sancak'ın öykü atölyesinde aynı yolculukta bir araya gelmişler: Fatma Burçak, Gülru Pektaş, Mine Karakuş, Münire Özgencan ve Sema Balaban.
Atölye sürecinde sabırla, sınırlarını zorlayarak oluşturdukları öyküleri, kurs bitiminde Büyülü Yolculuk (Bizim Öykülerimiz) başlığında bir ilk kitapta bir araya geldi.
Öykülerini oluştururken hiç mi tökezleyip tıkandıkları olmamış, tabii ki olmuş ama hiçbir zaman ürküp kaçmamışlar. Öykücü Jale Sancak da her defasında içtenlikle daha güzelini, daha doğruyu göstererek etkili anlatımlarının, güzel heyecanlarının ortaya çıkmasına ve “Büyülü Yolculuk”un kapılarını aralamalarına yardımcı olmuş.
Öyküler, geçmiş ve gelecek zamanların, mekânların ötesinden de geçerek hayatı, bir anı durdurup insana odaklanıyor. Beş ayrı kalemden çıkan öykü kişileri çoğunlukla kendilerine biçilen sahte hayatları bir kenara itip gerçekleriyle yüzleşmekten yana.

1- Öncelikle bir araya gelişinizin hikâyesini dinleyelim, ardından kurs boyunca bir kitap oluşturma düşüncesi var mıydı? Sonradan mı bu fikir ortaya çıktı?

"Yazı bana kendimi yeniden keşfettirdi"

Fatma Burçak - Münire Özgencan - Mine KarakuşMine Karakuş: Benim için her şey bir tesadüfle başladı… Biraz merak ve biraz da annemin ısrarıyla böyle güzel bir yolculuğun kapılarını açtığımı bilmeden girdim sınıfa. Sevgili Jale Hanım'ın o değerli rehberliği beni gerçek anlamda yazıyla buluşturdu ve hayal gücümü yeniden keşfettirdi.
Sevgili arkadaşlarım Burçak, Gülru, Münire ve Sema yazmaktan kopamayan, Jale Hanım'ı bırakamayan biz beş yolcu, tüm heyecan ve samimiyetimizle bir sene boyunca her hafta bir araya gelmeye devam ettik. Daha iyiye ulaşmak adına içtenlikle aktardık eleştirilerimizi. Hayata dair bir paylaşımdı bizimkisi, öykülerimizin kahramanlarıyla gülüp, hüzünlenirken, onların heyecanlarını yaşarken aslında kendimizden de çok şey paylaşıyorduk bu toplantılarda.
Kitap fikri ilk defa ne zaman kimden çıktı kesin bir şey söyleyemem. Ama ben “Büyülü Yolculuk”u Sevgili Jale Hanım'ın sonsuz desteğine ve arkadaşlarımın azmine borçluyum. Yazı bana kendimi yeniden keşfettirdi ama daha da önemlisi çok güzel dostluklar kazandırdı. Sevgili Jale Hanım, sevgili Burçak, Gülru, Münire ve Sema iyi ki varsınız, iyi ki yollarımız öyküde birleşti…

"Kitap fikri, hepimiz için hoş bir hayaldi başlangıçta"

Fatma Burçak: Bu doğru. Bir araya gelişimiz tümüyle bir rastlantı. Rastlantı diye bir şey varsa tabii. Ben uzun zamandır yazma tutkumun sınırlarını ya da sınırsızlığını keşfedebileceğim bir yol gösterici arıyordum kendime. Ama zaman, mekân ve şartlar bir türlü denk gelmedi. Hep demek ki zamanı değil diye düşündüm ve bir gün kendimi Jale Hanım'ın sınıfında buldum. Arkadaşlarımla tanışıp da yolculuğumuz başladığında anladım ki doğru zaman ve doğru insanlar bir araya gelmiş. Kitap fikri, hepimiz için hoş bir hayaldi başlangıçta. Kim ne zaman, nasıl ortaya attı bu fikri bilmiyorum. Belki hepimizin düşünüp, isteyip, dillendiremediği bir rüya ortak enerjimizle gerçeğe dönüştü. Kitap dosyamızı Jale Hanım'a teslim ettiğimizde başlayan endişeli bekleyiş önce birkaç hayal kırıklığı yaşattı bize. Kitabımıza ve bize güvenmeyenler de oldu. Ama ArtShop ve editörümüz Didem Görkay öykülerimize inandı. Hayallerimizi gerçek kıldı.

"Fikrimizi sevgili hocamız Jale Sancak'a açtık"

Fatma Burçak - Münire Özgencan - Mine Karakuş - Jale SancakMünire Özgencan: İlk başta bireysel olarak karar vermiştik atölyeye katılmaya. Sonra bu çalışmayı bir adım daha ileri götürmeye karar verdik. Bu ikinci adım sırasında çalışmalarımızı sürdürürken yaptığımız konuşmalar sırasında doğdu ortak kitap fikri. Madem beş kişi atölyeye devam etme kararlılığını gösterebilmiştik, öyleyse neden beş kişi ortak kitap çıkarmayalım diye düşündük.
Bu fikrimizi sevgili hocamız Jale Sancak'a açtık. Onun da desteğiyle kitabımız çıktı ve okurlarımızla buluştu.

"Her hafta ders saatini iple çeker olmuştuk"

Gülru Pektaş: İlk gün ürkek adımlarla sınıfa girdiğimi hatırlıyorum. O günden yüzler değil de daha çok sesler var aklımda nedense. Daha sonra bu ilk kurs sona erince Sema, Burçak, Mine, Münire ile birlikte Jale Hanım'la atölyeye devam etmeye karar verdik. Dostluğumuz bence asıl o zaman başladı aslında. Derslerde çoğu zaman öykülerin içinden çıkıp hayata ve hayatlarımıza dair konuşurken bulduk kendimizi. Her hafta ders saatini iple çeker olmuştuk hepimiz. Jale Hanım'ın tuttuğu ışıkla yavaşça ilerledik, yol aldık hem birbirimize hem de yazma serüvenlerimize. Sonra ise hayalimiz gerçek oldu.

"Beş kişi tek bir kahramanın ışığında"

Sema Balaban: İçinde yazma tutkusu olup da bunu ateşlemek isteyenleri bir arada toplayan bir kursla başladı her şey. Jale Sancak bu yolculuğun süper kahramanıydı. İnsanlar süper kahramanları varsa daha güçlüdürler ya… Biz de beş kişi tek bir kahramanın ışığında, tek yürek olarak sadece yapabileceğimize inandık.

2- “Aynadaki Kadınlar” sadece istedikleri zaman mı kendilerini görebilirler? İnsan hayatının amacını, yaşama biçimi yaparsa gerçekten mutlu olabilir mi?

"Hayatının amacını gerçekleştirme yolculuğu"

Fatma Burçak: Aynada kendine bakan kadın, kendi içindeki kadınlarla karşılaştığı gibi kendi pişmanlığıyla da karşılaşıyor. Çünkü o kadın, kendisi bile farkında olmadan kendini o farkındalık anına hazırlıyor. Yatakta avizeye gözlerini diktiğinde, her seçimin aynı zamanda bir vazgeçiş olduğunun farkında… Ama kendi seçimlerinin, kendinden vazgeçmesi demek olduğunu ancak diğerlerini gördüğünde anlıyor. Vazgeçtiklerinin istemeyerek farkına varıyor.
Hiçbir kadın içindeki diğer kadını ya da kadınları istediği zaman göremez aynada. Her gün onlarca kez baktığımız aynalardan yansıyan sadece herkesin gördüğü bir fotoğraftan başka bir şey değil. Kadının aynada ya da içine baktığında diğerlerini görebilmesi için buna hazır olması gerekiyor. Kendini keşfetmeyi istemesi, hayatının amacını sorgulaması gerekiyor. En büyük yolculuk, hayatının amacını gerçekleştirme yolculuğudur bence. İçimize yaptığımız, dipsiz, bitimsiz bir yolculuk. Eğer hayatımızın amacını keşfedebilmiş ve bunu yaşama biçimi yapabilmişsek mutlu olacağımıza yürekten inanıyorum. Günümüz insanının en büyük arayışı da bu değil mi zaten: Nasıl mutlu olabilirim?

3- “Bir Yudum Su” öyküsünde belki de birçoğumuzun hiç duymadığı iyi dileklere vesile olan unutulmuş bir gelenekle karşılaşıyoruz, “Dem Günü” ve devveme. Günümüzde devveme unutulduğu için mi gelmiyor artık, yoksa gelmediği için mi unutuldu? Gelebilseydi eğer çare olabilir miydi dertlere?

"Devveme bir zamanlar içimizdeymiş"

Gülru Pektaş: Aslında ne çok şeyimiz unutulmuş, vazgeçilmiş, kayıplara karışmış…
Dem günü de Devveme de onlardan sadece biri. Dem günü Güneydoğu Anadolu, daha çok da Siirt ve çevresinde her yıl ocak ayının ilk haftası kutlanırmış çok eskiden. Şimdi hatırlayan bile var mı bilmiyorum. İnek suretinde bir iyilik meleğinin gelip bacalardan gireceğine, ocakların, sobaların yanına değerli şeyler bırakacağına inanılırmış. Bu kutlama üç gün sürermiş.
Aslında Devveme bir zamanlar içimizdeymiş. Şimdilerde hepimiz içimizdeki o iyiliği, saflığı yitirdik. Biz onu unuttuk o da bizi… Asıl mesele en başından iyiliğe ve tüm güzel şeylere sahip çıkabilmekte.

4- Gözyaşların ve acıların dinmediği topraklarda deli poyrazın, lodosun getirdiği gizemli gölgeler ayrılıkların, pişmanlıkların tanığı. “Hangi tanrının hangi periyle düğünüdür bu kutlanan?”

"Rüzgârlarla gelen gölgeler"

Mine Karakuş: Aslında doğa tüm renkleri, müziği, kokularıyla bir düğün, bir şenlik havasındadır… Çam gölgesinde ya da bir deniz kenarında uzanıp sadece doğaya kulak verirken bize sunulan bu şenliği kaçırmak mümkün değildir.
Ama yine aynı doğanın savurduğu rüzgârlarla parçalanır hayatlar, bu cümbüşe sahne olan topraklarda yaşanır birçok acı ve gözyaşı.
Adalarda, Ege'nin Akdeniz'in güzelim koylarında sıradan insanların mutlu hayatları nereden geldiği belli olmayan bir fırtınayla aniden altüst olabiliyor. Canlarını, yarılarını geride bırakarak kendilerini aniden suyun öteki yanında bulabiliyorlar. Kendilerini ait hissetmedikleri topraklara tutunamazken, hatıralarını eskide kalmış rüzgârların getirdiklerinde yaşatmaya çalışıyorlar. Ve bu esnada, doğa avuturcasına ya da alay edercesine devam ediyor kendi cümbüşüne.
“Lodos'un Fısıltısı”nda Eleni'nin öyküsü de aslında bu tezatlığın öyküsüdür… Doğanın tüm güzelliğiyle büyülediği bir koyda yaşarken nüfus mübadelesi yüzünden kendi evini terk etmek zorunda kalır. Yaşı çok küçük olduğu için kızını alamaz yanına. Geride bıraktıklarının hatırası da hiçbir zaman terk edemez Eleni'yi… Duman renginde bir kedi, küçük bir kız çocuğu ve bilhassa uzak topraklardan kopup gelen rüzgârlar taşır kızı Yorgiya'nın hatırasını. Acaba ne fısıldar bu rüzgârlar, bu rüzgârlarla gelen gölgeler, yaşlı Eleni'ye?..

5- Geçmişe, çocukluğun coşku dolu heyecanında yarım kalan sevinçlere uzanıyor “Mor Ekim”. Pamuk ipliğine bağlı bir hayat, mor fular ve elde kalan hüzün. Yine de cambaz olup ip üstünde yürünebilir mi?

"Çünkü umut yeşermeye devam edecek"

Münire Özgencan: Kesinlikle yürünebilir. Yürünmeli de zaten. Tüm olumsuzluklara rağmen pamuk ipliğine bağlı da olsa hayata tutunmalı insan. Bana göre hüzün; acıya ya da kedere göre farklı bir duygu. İçinde bir parça da umut barındırır. Tıpkı öykümde olduğu gibi. Cambazın gözlerinde hüzün var, ama onu anlayan çocuğun gözlerindeki umudu görüyor ve artık ölsem de önemli değil diye düşünüyor çünkü umut yeşermeye devam edecek diye düşünüyor.

6- Sahte gülümsemelerin, yapay ışıkların ardında sürprizler yalnızca iyi paketlenmiş hediye kutularından ibaret “Son Dans” öyküsünde. Tanımlanamayan hangi virüs zamanı yakalamımıza, gerçeğimizle yüzleşmemizi sağlar?

"Bir çeşit dayatılmış hayatlar yaşarız"

Sema Balaban: Aslında bu virüs, kaybetme korkusuyla birleşmiş bir tür farkındalıktır. Bedenimiz henüz oluşmamışken kalp atışımızla birlikte varolur. Ve biz çıkarmak isteyene kadar orada kalır. İnanışlar, saplantılar, alışkanlıklar, değişim ve dışlanma korkusu ve tabii ki zamanı yakalama telaşı hep buna engeldir. Zaman yakalanması ya da kovalanması gereken değil, tam da içinde, merkezinde olunması gereken bir kavramdır. Bazıları içinde var olan gücü bilerek yaşar, bazısı farkına varamadan nihayete erer, bazıları da öyküde olduğu gibi farkına vardığı gün…
Hayatta her şey aleni yaşanır. Fakat bu açıklık sadece görmek isteyenler içindir.
Mesela beş duyumuz çok aleniyken altıncıya inanmak istemeyiz. Gördüğümüz kadar var, göründüğümüz kadar gerçek olduğumuzu sanırız. Fakat hissettiğimiz kadar gerçeğiz. Çünkü hissetmek beş duyuyla birlikte altıncıyı kullanabilmektir.
Bir de tanımlanamayan sebeplere gereksimim duyarız. Çünkü doğumdan itibaren her şeyi bir sebebe bağlamamız istenir bizden. Ve biz de sorumluluğu yükleyemediğimiz şeylerin varlığına inanmak istemeyiz. -Öyküdeki kahramanın farkındalığını ölümcül hastalığına bağladığı gibi- Bir çeşit dayatılmış hayatlar yaşarız. Ve yine farkında olmadan… Kendi hayatımızmış gibi fakat tam anlamıyla sahibi olamadan…

*19 Aralık Cumartesi 2009, Galapera Sanat

~~~
Sayı: 43, Yayın tarihi: 23/12/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics