[Öykü]"Cam Oda" | Didem Elif*"BENİM SESSİZLİĞİM"Ne annem öldü, ne de babam. Ne de ölümü hayatımda kapanmayacak bir boşluk yaratacak bir tanıdığım. Çocukluğumdan beri bu yok oluşun, bende nasıl bir duygu yaratacağını merak ettiğimden belki de birçok kez babamın öldüğünü düşündüm. Cenaze töreninde, bazen kendini yerden yere vuran, bayılıp kendini kaybedercesine ağlayan; bazense anneme ve halalarıma destek veren, gözyaşını içine akıtan metanetli bir evlat oluyordum. Güçlü, her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek bir görüntü sergileyen bu ikinci halime, insanların hayranlıktan gözleri doluyor; kendini hırpalayarak acısını saklayamayan ilk halime ise, acıyarak ağlıyorlardı. Artık öldürmüyorum babamı. Oysa o üç aydır, hastane köşesinde ölümü bekliyor. Çocukluğumdan beri, yokluğunu nasıl dolduracağımı düşündüğüm bu adamın varlığı, artık içimde kapanmayacak boşluklar yaratıyor. Yine de öldüremiyorum onu! Bugün Buket babamı ziyarete geldi. Yaklaşık on sene evvel, bilinçsiz güneşlenmemiz sonucu iki haftalık tatilimizin bir haftasını otel odasında yatarak geçirdiğimiz günlerin birinde, Buket bana; "Ne kadar uzun yaşarsan, o kadar çok ölüm görürsün," demişti. O gece annesini gördüğü, konuşmak istediği, ama asla konuşamadığı kâbuslarını anlattığında ölüm, benden ne kadar da uzaktı. Otuz bir yaşındayım. Ve bu ölüm kavramı, on sene evvelinden daha yakın değil. Oysa Buket'i ölüm doğurmuştu. O artık, ölümsüz bir hayatı düşünemezdi. Böyle bir rüyaya inanamazdı. Bu yüzden onu inandırabileceğim tek şey vardı o gece onu rahatlatmak için. Bugünse, ben aynı şeye inanmak istemiyorum. Neyin beni rahatlatacağını bilmiyorum. Aylardır bu hastanede ne yaptığımı bile bilmiyorum. Bir insanın ölmesini mi, yaşamasını mı bekliyorum? Bu bekleyiş, habire kendi yaşam filmimi izlettiriyor sadece bana. Bu da yalnızlığımın geçmişini anlatmıyor mu zaten? * Gece yarısının yarısında, bir sessizlikle uyanıyorum. Ayla bacağını belime dolamış biçimde yatarken, hep horlar oysa. Belime inen pervasızca bacak uyandırmaz da beni, o insan nefesinin boğazına yapışan sesi uyandırır. On yıldır böyle uyuyor Ayla. Nefesli çalgılardan hoşlansam, belki bir ninni gibi algılayabilirim onun namelerini. Şu ansa, belki de on yıldır ilk defa, onun sessiz yatışı uyandırıyor beni. Yaşadığından şüpheye düştüğüm için, yüzümü yan dönmüş yüzüne yaklaştırıyorum. Burnum bir sıcaklığa karışıyor, sonra yanaklarım, gözlerim, çenem, üstünde tek tel kalmamış başım. Sonra o sıcak soluk, karımın ağzının içine alıp götürecekmişçesine çekiyor kendine burnumu, yanaklarımı, gözlerimi, çenemi, telsiz başımı. Ama hiç ses çıkartmadan soluyor karım. Nihayet, yaşıyor! Oysaki bir an için öldü sandım. Ellisinden sonra insan ölümü daha çok düşünmeye, kendine, eşine, ellisindekilere yakıştırmaya başlıyor. Anlamıyorum ki, nedir bu sessizlik gecenin bu saatinde? Ne sokaktan gelen köpek sesi var, ne de caddeden geçen arabaların fren sesleri. Tamam, neredeyse alıştım, trafik lamba direğinin yanındaki apartmanın birinci katında oturmaya. O yüzden duymuyorum uzun zamandır fren seslerini. Pazar gazetelerini bile okumama engel değil bu artık. Ama şimdi, karanlıkta yatak odasının penceresinde dikilmiş, sokağa kulağımla bakarken, geçen arabaların içinden bu saatte fren yapıp duran tek tük de olsa, benim bir ses duymam gerekmez mi? Sigara paketini tuvalet dekoru olan küçük sabunların üstüne bırakıvermişim, kim bilir hangi kafayla! Çişim biteli çok oldu. Sifonu çekip, klozetin kapağını sert bir şekilde bırakıyorum. Her şey inat etmiş. Ayla bile, çıkartmam gereken bu acımasız seslere bağırmamak için, inatlaşmış kendisiyle. Çünkü o bağırsa duyarım. Hiç bağırmadı ki bana ömründe. Hem hiç ses çıkartmıyorum ki ben. Rüyamdaki sessizlik, onları da uyandıracak değil ya. Dilan'ımı kıyabilir miyim uyandırmaya? Rüya bu. Benim rüyam. Benim sessizliğim. Ama ne zaman bitecek artık? Buzdolabının motoru birden çalışsa da, sessizliğimi irkilerek bozsa. Yoksa bozuk mu? Kapağını açıyorum, ışığı yanıyor. Tezgâhta, kurumaya bırakılmış bulaşıkların yanında, iki tane kayısı çekirdeği var. Bu akşam yediğim kayısıların çekirdeği bunlar. Dilan kayısının çekirdeğini hiçbir zaman atmaz, attırmaz da. Çocukluğundan beri, bana zorla kayısı yedirir; çekirdeklerini çıkartmak için. Çünkü kendisi kayısı yemeyi sevmez. Sadece çekirdeğini toplar. İş dönüşü ona kuruyemişçiden badem alsam da o, çekirdeğin içinden kendi çıkardığı bademi yerdi. Evin arkasındaki bahçeye inip, taşlarla kendi başına kırardı çekirdeği. Şimdi üşeniyor kırmaya. Yine de atmıyor, attırmıyor da. Salona gidip, televizyonun düğmesine basıyorum. Tek bir kanalı olan şu kutunun, gece yarısının yarısında, açık olmadığını biliyorum. Simsiyah ekranda, beyaz harflerle yazılmış; "Televizyonunuzu kapatabilirsiniz" yazısını okuyorum. Ama önünde uyuya kalınıp, televizyonun açık unutulmaması için yayılan, o korkunç sesi duymuyorum. Televizyonun ses düğmesini sonuna kadar açıyorum. Rüyada olmalıyım. Uyanmıyorum. Dilan da, Ayla da uyanmıyor. "Televizyonunuzu kapatabilirsiniz" yazıyor. Kapatmıyorum. Koltuğa uzanıyorum. Sessizce uyuyorum. * Hastaneye gidemiyorum artık. Tahammül edemiyorum buna. Aylardır ölü gibi yatan bir adam için ağlayamıyorum bile. Dilan kızıyor bana, biliyorum. O da kızıyor, biliyor yanına gitmediğimi, hissediyor. Ama gitmek istemiyorum işte. Onu, bu halde görmek istemediğim için gitmediğimi düşünse de Dilan; bu doğru değil. O kadar zayıf değilim ben! Yatakta tek başıma yatmaya ne kadar da çabuk alıştım. Uykumun içinde beni, "Horluyorsun!" diyerek uyandırışını özleyecek değilim ya. Hem beni uyandırıp, "Horluyorsun Ayla, düzgün yat," der, hem de yataktan kalkıp salona geçerdi. Uzun zamandır yapıyor bunu. Kaç yıl olmuştur? On yıl var mıdır? Kürtaj olduğum on yıl oldu mu? Olmuştur o kadar. Kızım çocuk doğuracak yaşta diye, bir cenini karnımda öldürmüştüm. Sırf Dilan utanmasın annesinden diye... Yıllar, yıllarım ne kadar da çabuk geçiyor, geçti. O gün başladı horladığımı iddia etmeye. Bağıramıyor bana, söylenemiyor da anca horlama bahanesini uydurdu işte. Bağıramaz ki, kızamaz ki bana, her istediğini yapıyorum onun, yaptım. Dilan kızıyor, bağırıyor ama o hiç bağırmadı, hiç bağıramaz da artık. Horlamıyorum oysa, taktı horluyorum diye. O uyuyamıyor tabii, ben uyuyorum diye sinir oluyor. O gece hiç duymadım yataktan kalktığını, hiç seslenmedi bana. Bacağımı iteleyip, uyandırmadı. Horlama bahanesini kullanmadı. Tuvalette bir şeyin, herhalde dolabın, kapağını sertçe kapattığında sıçradım yataktan. Tuvalet kapısına gidip, "Hasan, iyi misin?" diye seslendiğimde bile cevap vermedi. * Aşk Bir Kadın Hastalığıdır, (Pupa Yayınları, 2008) kitabından yazarın izniyle…
|
