MaviMelek
Yüxexes
"Zaman ölmez, çember yuvarlak değildir." Milcho Manchevski (Before the Rain / Yağmurdan Önce)

"Uçurum" - Hasan Uygun

Uçurum

"HERKESİN KENDİ AYNASINDAN BİLE GİZLEDİĞİ BİR YÜZÜ VARDIR"

Uçurumun dibindeki adam, günlerce süren suskunluğunun ardından, üzerindeki ölü toprağını silkeleyerek uçurumun tepesindeymişçesine baktı kendine bir an.

Yerde gördüğü kişiyi çok iyi tanıyordu… Uçurumun dibindeki zavallıyı. Ama yine de bir muammaydı yerdeki onun için. O yüzden artık kurgulamak istemiyordu; hikâyeler anlatmak, yalanlara sığınmak ya da ağlamak sadece… Gözyaşı dökmek mezarına... Islak bir köpek yavrusu gibi titremek; çünkü yukarıdaki kendisi, aşağıya doğru iterken kenardakini, hançeri aslında kendi bağrına saplamış, mezarına tükürmüştü ölüsünün.

Başlangıçta onun da hikâyesinin sonu iyi olacakmış gibi görünüyordu. Ya da en azından kendisi öyle kurguluyordu. Oysa hiçbir zaman hançeri kendi bağrına saplamayı kurgulamamıştı.

Hikâyeyi düşündü adam, tuhaf bir şekilde gerisini hatırlamıyordu. Bilincini mi kaybediyordu yoksa? Bakıyor sadece; hiçbir şeyi göremeden?

Aslında hikayeyi de hatırlıyordu. Hem de kelimesi kelimesine. İlk defa bu kadar bütünleşmişti çünkü. İlk defa bu kadar benimsiyordu. Yadırgamıyordu nedense, ama hep bildiği hikâyeleri anlatmak istemiyordu artık.

Şimdi uçurumun dibindeki kendisine sadece kendisinin bildiği bir şeyi anlatacaktı; aynasından bile sakındığı, kendi yüzüne daha önce itiraf edemediği bir şeyi. Aslında anlatamadığını ve anlatmadığı için de daha önce bu şeyi anlatmayı denemediğini elbette kendine itiraf ediyordu; ama artık sadece bir ölüydü; bu yüzden de hiçbir şey anlatılmaya değmezdi.

Herkesin kendi aynasından bile gizlediği bir yüzü vardır. Kendi kulağına üflemediği bir sala, kendi adını koyamadığı. Bağıramadığı üç kere Meriç, Meriç, Meriç!

Meriç olsa şimdi benim adım ve öykünün burasında, yani tam da en heyecanlı anında, tam düğümler atılmak üzereyken, tam öykünün yazarı artık ne yazacağını iyice karıştırmışken… En iyisi sözü ben alayım sevgili okur. Şimdi merak ediyorsunuz tabii, ben kimim? Bu hikayedeki ikinci anlatıcıyım ben; birinci anlatıcıyı öldüren yani!

Uçurumun dibindeki adam, bir an kinle baktı yukardaki kendisine. Ne çok zaman geçmişti. Nasıl da orada olmayı özlüyordu. Peki neden kendisine böyle ihanet edebiliyordu? Neden saymıyordu hiç kendini; adam yerine koymuyordu? Göz göre göre uzanan ve iten eli neden her seferinde tutmayı reddetme yolunu seçiyordu. Ve neden her seferinde gözleri bu kadar kördü? Neden kaçırıyordu güneşi her seferinde?

Acıyla andı geçmişini uçurumun dibindeki adam. Orada olmak istemiyordu; ama oradaydı işte. Ölmüş-bitmiş-yok olmuş-sinekler üşüşmüştü leşine. Hiçbir şeydi artık; bu yüzden de artık hiçbir hikâye anlatılmaya değmezdi. Bölünüp parçalanmıştı atomlarına tekrar… Gübresi olmuştu ilkyazda tomurcuklanan çiğdemin. Sapsarıydı artık. Anlatılmazdı.

Uçurumun başındaki adam üç kere üfledi kulağına dipteki kendisinin; “Adın Meriç olsun senin,” dedi. “Meriç… Meriç… Meriç… Yeniden doğuruyorum seni ölümün gölgesinden. Soğuk bir yılan gibi yerleşmek için kalbinin en kuytu köşesine, ürpertmek için yüreğini, acıtmak için tenini, yeniden doğuruyorum seni!”

Diğer Öyküler

Mavi Melek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Bloglar    ©2007 Mavi Melek            website metrics