MaviMelek
"Yükseklerde uçuyoruz / Dünyanın yanımızdan geçip gidişini izliyoruz / Aşağı inmek istemiyorum." - "Never Let Me Down Again" / Depeche Mode

[Sinema-Müzik]"Yedinci Sanatla İkinci Sanatın İzdivacı IV: Clint Mansell & Darren Aronofsky" Emre Karacaoğlu - Hikmet Temel Akarsu

The Fountain

"PSİKOLOJİK GERİLİMİN TEMPOSU"

Darren Aronofsky son dönemde öne çıkan, tartışmalara konu olan, incelenmeye değer bir yönetmen. 1990'ların ikinci yarısından sonra ortaya çıkan spiritüalist, new-age tarzı, eleştirel filmleriyle sinema gündemini işgal etti. “Pi”, “Requiem for a Dream” ve “The Fountain” adlı üç filmiyle derinlikli sinema izleyicisini resmen çarptı. Kimileri onu acımasızca eleştirdi; hatta Venedik film festivalinde son filmi “The Fountain” ıslıklandı. Oysa bu yazıyı kaleme alan ikiliye göre “The Fountain”, new-age sanatın doruk noktalarından birini teşkil eden bir şaheserdi. Zaten bu yazıyı kaleme almamıza neden olan da büyük oranda “The Fountain”in ruhumuzda yarattığı “travmatik” etkiydi.

Peki de “The Fountain” neden bizi bu denli çarpmıştı diye dönüp baktığımızda, filmin new-age temalarının yansıtıldığı tüm sekanslar boyunca usul usul ruhumuzu kemiren bir elektronik müzikal öğenin yanımız sıra giderek bizi derinliklere, derinliklere ve daha derinliklere çektiğini fark ettik. Kimdi ruhumuzda bu dönüşümü yaratan bu eşsiz müzikleri yapan kişi? Clint Mansell'di... O noktadan sonra bu konuyu incelemek bizim için gerçek bir zevk oldu. Çünkü bir sanat yapıtını yücelten en önemli öğe olan farklı yaratıcılık türlerinin koalisyonu, bu ikilide virtüöz bir armoniye dönüşmekteydi.

Darren Aronofsky - Clint Mansell ikilisi yedinci sanat ile ikinci sanatın izdivacına verilecek en önemli örneklerden biri olarak derinlemesine incelemeye değerdir. Öyleyse yakından bakalım...

Clint MansellKimi sanatçıların film müziği bestelemeye karar vermeden önceki müzik kariyerlerine ait işleri incelemek oldukça ilginçtir. Danny Elfman'ın 1995 senesine kadar Oingo Boingo isimli rock grubunda vokalist, Brian Eno'nun Londralı glam rock grubu Roxy Music'te ses mühendisi (prodüktör olarak değil, grubun bir üyesiydi) ya da Vangelis'in Selanikli pop grubu Formynx ve progresif rock grubu Aphrodite's Child üyesi olduğunu kaç kişi bilir? Gençlik yıllarına denk gelen bu zamanlarda bulundukları gruplarda, şu anda icra ettikleri film müziklerinin uzağında (ama kimi motifleri de temel taşı alarak) işler yapan bu sanatçılara Darren Aronofsky'nin üç filmine de müzik besteleyen Clint Mansell'i ekleyebiliriz.

Profesyonel müzik hayatına, iki-üç dakikalık pop şarkıları söyleyen İngiliz, Stourbridge'li rock grubu Pop Will Eat Itself ile vokalist olarak başlayan Mansell, grubun RCA isimli plak firmasıyla anlaşmasından kısa bir süre önce soundlarını hip hop müzisyenleri Run DMC, Public Enemy ve bu ikisinden de çok, Beastie Boys kulvarına çekmişti. Hip-hopa ve türün elektronik altyapısına olan ilgileri ve daha sonra da RCA firmasının sağladığı stüdyo imkânları sayesinde, grup ileriki albümlerinde müziklerini electronicaya çevirdi. (Bu dönemde filmlerden sample'lar kullanmaya da başlamışlardı.) 90'ların başlarına denk gelen bu tarihlerde, seneler sonra Mansell'in film müziklerini de etkileyecek Nine Inch Nails, Depeche Mode ve Prodigy tarzı endüstriyel altyapılar şarkılarında yer edindi. Grup 1995 senesinde dağıldıktan sonra ekipten herkes müzikteki yollarına farklı yönlerde devam etti.

Darren Aronofskyİşte bu noktada, Clint Mansell, Darren Aronofsky'le nasıl tanıştığını şöyle anlatıyor:*

“Darren'ın prodüktörü Eric Watson'ı tanıyan bir arkadaşım vardı. Kendisiyle daha önceden müzik videolarında falan çalışmışlığı vardı. Eric, arkadaşıma Aronofsky'nin senaryosundan ve çekilecek bu filmde elektronik müzik kullanmak istediklerinden bahsetmiş ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlarmış. Arkadaşım da ona benim ismimi salık vermiş; çünkü o zamanlar sırf elektronik müzikle ilgileniyordum.

“New York'ta Darren ve Eric ile bir araya geldik ve sevdiğimiz filmlerden, film müziklerinden ve hoşlanmadığımız filmler ve müziklerinden bahsettik. Sene 1996'ydı sanırım ve daha genç olduğumuz için ilham aldığımız şeyler biraz daha sertti: 'Tetsuo' gibi... Ki bu film 'Pi'nin üzerinde oldukça etkili olmuştur. İşin punk-rock kısmından çok anlaştığımız asıl nokta da modern sinemadaki güzel, büyük şarkıların eksikliğiydi. İzlediğimiz bir sürü filmdeki müzik, sana bu sinema deneyiminde hiç yardımcı olmayan ve üzerinde bir etki yaratmak için baskı kuran duvar kağıdı gibiydi.

“Ve sonra 'Halloween'den bahsettik. O filmin ne kadar müthiş bir müziği vardı! Filmde oldukça baskın bir öğeydi, ama sana o atmosfer ve duyguyu getiriyordu işte. Darren'la bu sohbet ve ortak fikirler sayesinde kaynaştık.”

Delilik/dahilik sınırlarının dehşeti

PiBirlikteliklerinin başlangıcı olan “Pi”deki nevrotik, paranoyak ve gerilimli atmosferi, Mansell'in intelligent dance music (IDM) türündeki elektronik parçaları tamamlar. Autechre, Aphex Twin gibi türün öncülerinden (ve bunlar da filmin çekildiği yıllar, yani 90'lardaki en ön planda bulunan electronica müzisyenleridir) etkilendiği bariz olan Mansell'in loopları, filmdeki psikolojik gerilimin temposunu bir saniye olsun düşürmez. Bütün parçalar ana karakter Maximillian Cohen'in gezdiği delilik/dahilik sınırlarının dehşetini ve izleyicideki “az sonra ne olacak?” endişesini belirginleştirir. Üstün zekâ ile modern yabancılaşma, migren ağrıları ve deliliği anlatan bir filmde karanlık IDM kullanılması son derece yerinde bir karardır.

Requiem For A DreamRequiem For A Dream”de ise Aronofsky, sevdiği Amerikalı yazar Hubert Selby'nin aynı isimli romanını sinemaya aktardı. Filmde, belirli bir Amerikan Rüyası'ndan çok, herhangi bir insanın herhangi bir rüyasının yok oluşu anlatılmaktadır. Televizyona, uyuşturucuya, eski hatıralara, kahveye, yemeğe, sekse, başarıya ve hatta imkânsız rüyalara olan bağımlılığın sonucu yavaş yavaş eriyip gitme ve en sonunda da içinden çıkması imkânsız, sonsuz, derin bir karanlık betimlenmektedir. Mansell'in film için yazdığı –başta Kronos Quartet'in çaldığı meşhur Lux Aeterna (Latince “sonsuz ışık”) olmak üzere– bütün elektronik ve yaylı parçalar bu yolculuğa eşlik eder ve yolculuğun sonunda da duygusal zirvelerini yaparlar.

“Daha insancıl, daha hüzünlü ve daha duygulu”

Aronofsky'nin yok oluşu ele alışındaki gerilim; hip hop kültürünün etkilerini taşıyan kısa görüntü montajları (karakterlerin uyuşturucu çektikleri anları hatırlayın) ve snorricam tekniği gibi postmodern yöntemler (kameranın oyuncuya bağlanmasıyla oyuncunun değil de arka planın hareket ediyor izlenimini yaratması) ile Mansell'in “Ghosts” ve “Southern Hospitality” gibi parçalarında ve Kronos Quartet'in elinde şekillenir. Çoğu dram filmlerindeki romantik ve hüzünlü ezgilerde duymaya alıştığımız, uzun notalar halinde çalınan yaylıların “Lux Aeterna”daki gibi kısa ve ürkütücü şekilde çalınması filmin atmosferinin omurgasını oluşturmuştur (Alfred Hitchcock'la çalışan Bernard Herrmann ve “Psycho” için yaptığı müziği hatırlatır). Mansell'in yazdığı ezgi o kadar basit ve vurucudur ki Kronos Quartet, parçanın orgla çalınmış halini içeren demosunu izleyince tereddüt etmeden Aronofsky ve Mansell'le çalışmayı kabul ederler. Bu olayı Mansell şöyle anlatır:

Kronos Quartet“Daha önceden yaylılar için hiçbir şey yazmamıştım. Nasıl biliyorsam öyle yaptım hep. Şöyle düşünürdüm o zamanlar: 'Eğer Ramones** bir parça yapıyor olsalardı, neye benzerdi?' Ritm, bas ve melodi, o kadar! Evet yıllar geçtikçe müzisyenliğim ilerlemiş olabilir, ama ben hâlâ bu temel üzerinde ilerliyorum.
“Parça üzerine orgla çalışırken, bir orkestrayla çalınmasındansa solo yaylılarla çalınmasının daha etkili olacağını fark ettim... Daha insancıl, daha hüzünlü ve daha duygulu oluyordu.
“Darren Kronos Quartet'i New York'ta izlemeye gitmişti. Döndüğünde, 'inanılmazlardı, müthişlerdi, büyük ihtimalle dünyanın en iyileri onlar!' diyordu. Bir şekilde onlarla bir tanışma imkânı ayarladı ve onlara filminden bahsetti. Böyle bir fikre açık olduklarını söylemişler, ama tabii ki önce bir şeyler izlemek isteriz diye de eklemişler. Darren da onlara, üzerinde parçanın özensiz bir halinin olduğu filmin demosunu izletmiş. Bayılmışlar ve hemen 'bu işte varız,' demişler.

“Birkaç ay sonra Darren'la birlikte oturmuş, Kronos Quartet'in benim parçamı çalmasını dinliyorduk. Şu anda 'Requiem For A Dream' olan bu basit ezginin, üzerinde milyonlarca adam-saat harcayan bu dörtlünün elinde hayata gelmesini, nefes almasını, ağlamasını ve var olmasını izledik. Parça onların elinde hayat buldu. Dünyada onlardan daha iyisinin olmadığını düşünüyorum.”

Sonsuz yaşamı getirebilmek için

Aronofsky'nin Venedik film festivalinde –nasıl olduğunu anlamasak da– yuhalanan şaheseri “The Fountain”da yönetmenin de müzisyenin de kariyerlerinde pek dokunmadıkları, spiritüel, hatta biraz da New-Age konulara rastlıyoruz. (Son Venedik Film Festivali'nde de daha izleme şansına sahip olmadığımız “The Wrestler” filmiyle de Altın Ayı Ödülü'nü aldığını ekleyelim.) Karısının kanser hastası olmasıyla ölümü karşısına alan onkolojist Tommy Creo bir yandan karısının hastalığı için tedavi aramakta, öbür yanda da kendi tanatafobisi (ölüm korkusu) ile yüzleşmektedir. Filme paralel giden bir öykü de 16. yüzyılda yaşayan kaşif ve fetihçi Tomas, kraliçesine sonsuz yaşamı getirebilmek için Hayat Ağacı'nı aramaktadır. Bulduğu zaman kraliçesiyle evlenip sonsuza kadar yaşayacaklardır. Film boyunca ayrıca, gelecekte bir zamandan da görüntüler izletilir. Tomas, sonsuz yaşamı bulmak için büyük bir kabarcık içinde Xibalba'ya doğru bir ağaçla birlikte yol almaktadır.

Film üç değişik zamanda paralel bir şekilde ilerlediğinden müziğinin nasıl olacağı filmin çekim aşamasında bir problem yaratmış. Mansell'in beş-altı senelik çalışmasının sonucu olan müzikler, kendisinin klasik eğitim eksikliğinden dolayı bir asistan yardımıyla ortaya çıkmış. Asistanıyla beraber bütün parçaları aynı notaya transpoze eden besteci, böylelikle bütün film boyunca süregelen, onla birlikte alçalan ve yükselen bir tek şarkı gibi oluşturmuş. Kronos Quartet ve İngiliz post-rock grubu Mogwai ile kaydettiği şarkıların, örneğin uzay sahnelerindeki ruhani dinginliği tüyler ürpertici.

Darren Aronofsky- Clint Mansell işbirliğinin zirveye vurduğu film olan “The Fountain”i bizzat izlemeden, ortaya çıkarılan sanatsal düzeyin ne olduğunun anlaşılması olanaksızdır. O yüzden sinema sanatıyla profesyonelce ilgili okurlara bu filmi izledikten sonra bu yazıyı bir kez daha farklı bir bakış açısıyla okumalarını öneririz. New-age felsefenin müzikal yorumu bu harika filmi kutsamış ve apayrı bir boyuta taşımıştır. Bunu yaparken, son dönemde sıklıkla gördüğümüz sosyete özentilerinin transandantal şovları, meditasyon atraksiyonları, düzeysiz doğu söylenceleri, soytarıca bir bilinemezcilik gibi aleladeliklere asla düşülmemiş; bilakis son derecede “cool” bir anlatım üstün bir sanatsal başarıyla sürdürülebilmiştir. Bu filmdeki müzik kullanımını dikkatli izleyen seyirciler, bir dönem ülkemizde özenti bir moda olarak başlayan ve saman alevi gibi parlayıp sönen elektronik müziğin gerçek zenginliğinin kökenlerini ve anlamını çözme fırsatı da bulacaklardır.

Notlar:
* http://www.aintitcool.com/node/30814 - “ScoreKeeper With FOUNTAIN Composer Clint Mansell”
**Amerikalı, ilk punk rock grubu
~~~

Emre Karacaoğlu & Hikmet Temel Akarsu
emrekaracaoglu@hotmail.com htakarsu@gmail.com

Sayı: 40, Yayın tarihi: 31/08/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics