MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Yaşanmış hangi hikâye anlatıldığında gerçekliğini yitirmez ve yaşanmamış hangi hikâye anlatıldığında gerçek gibi değişmez?" Kemik / Doğan Yarıcı

[Gündem]"Doğan Yarıcı ile Yazmanın Öykü Hali" | Tuğçe Ayteş

Doğan Yarıcı - Hasan Uygun

"ÇOK YÖNLÜ AYNA"

26 Ekim Pazar günü, Galapera'daki Doğan Yarıcı'nın söyleşisine gitmek için yola çıktım. Küresel ısınmaya inat yağan çılgın sağanak yağmurun yolları rafting alanına çevirmesi bir yana, aynı gün Avrasya Maratonu da olduğu için (saat 4 olmasına rağmen) karşıya geçen araç bulmak da çok güçtü. Normalde "Akbil nerede, ben orada" düsturunu benimsesem de başka vasıta bulamadığımdan boş geçen bir dolmuşa atladım. Neredeyse yüzerek karşıya (Avrupa yakasına) geçerken şeytan da bir yandan, "İptal olacak söyleşi, ha ha, gittiğinle kalacaksın," diye moralimi bozmaya çalışıyordu.

Neyse ki öyle bir şey olmadı. Doğan Yarıcı söyleşisine geldi, hem de yirmi sene sonra yeniden bıraktığı bıyığıyla. Yirmi sene önce reklam sektörüne başvururken yaşından büyük görünsün diye Hulki Aktunç'un önerisiyle bırakmış. Küçük bir de çocuğu varmış. Umarım onun bu bıyıklı-bıyıksız geçişlerine alışabilmiştir. Zira benim kardeşim, babamın annemle benim ısrarlarım üzerine bıyığını kesmesinden sonra günlerce babamın yanına yaklaşmamış, "Benim babam penceyeden ditti," demişti. Ama gerçi Doğan Bey'in çocuğu daha farklı bir deneyim yaşamış. Doğan Yarıcı dilde değişiklikler yapmayı seviyormuş. Bir deneme de çocuğunda yapmış. Erkeklere "teyze", kadınlara "amca" demeyi öğretmiş. Anaokulu öğretmeninin babayı yanına çağırması çok uzun sürmemiş tabii. Açıkçası yumurcak etrafındakilere "Osman teyze" veya "Ayşe amca" dediğinde insanların yüzünde oluşan ifadeyi seyretmek isterdim; cinsiyetlere, hele de erkekliğe bu kadar vurgu yapılan bu toplumda.

Doğan Yarıcı da kitap okumayı çok severmiş küçükken. (Yazarlarımızın hayat öyküleri hep böyle başlıyor zaten.) Hatta o kadar çok okurmuş ki annesinden fırça bile yermiş arada. Annesi ve babası kitap okurlarmış, ama böyle abartılı değil. Onu anlıyorum, çünkü aynı lafları ben de duymuştum. Öyle olunca insanın daha da fazla okuyası geliyor. Doğan Yarıcı'nın çevresinde onun elinden tutacak çok fazla insan yokmuş. Kuzeni Süleyman Bilgi (Birikim Yayınları) ona "Yazdıklarını yayımlama," demiş, ama Doğan Yarıcı dinlememiş. İyi ki de öyle yapmış.

Doğan Yarıcı'nın ilk okuduğu kitaplardan birisi Anna Karanina'ymış. Epey okkalı, hele de bir çocuk için. Oldukça sistemsiz okumalar yapmış. Dede Korkut öykülerinden Ömer Seyfettin'e, ne bulursa okumuş. Ama onun yazma aşkını körükleyen bir kitap olmuş ki… Doğan Yarıcı Beykoz'da doğup büyümüş. Gölcük Değirmendere'de zamanında (1980 öncesi) Kilim Kitabevi varmış. Burasını bir grup faşist yakmış. Doğan Yarıcı da kuzeni Halenur'la enkazın üstünde oynarmış. Bazı kitapların tamamı kül olmuş, bazıları da kısmen yanmış. Küllerin üzerinden çekip çıkardığı Bir Çağ Yangını ve Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı içindeki yazma kıvılcımının ateşlenmesini sağlamış. İlk okuduğunda hiçbir şey anlamamış, ama dilinden çok etkilenip onun gibi yazmaya çalışmış. Bu nedenle en başa dönmüş, Türk edebiyatını en baştan sırasıyla okumuş ve Bir Çağ Yangını'na gelebilmiş. Ancak o zaman anlayabilmiş yazarı.

İlk öyküsü 19 yaşındayken Gökyüzü dergisinde yayımlanmış. Sanat Olayı dergisine Attilâ İlhan'ın köşesine yolladığı yazı da okuyucu karşısına çıkmış. (Gerçi Attilâ İlhan epey eleştirmiş onun tarzını.) İlk (öykü) kitabı Evlâ, Oğlak Yayınları'ndan 5 bin adet basılmış. Jale Sancak, Doğan Yarıcı'nın dilini "dolaysız, yalın ama yoğun" olarak nitelendirdi. Doğan Bey dilde tutarsızlığı itici buluyor. Mesela diyalogda geçmediği sürece, bir yazar üslubu olarak aynı öykü içinde hem anlam hem de mana kelimelerinin kullanılmasını sevmiyor. Burada burnumu sokmak ukalalık olabilir, ama bence dile bu kadar yerleşmiş aynı anlamlı sözcükleri bir arada kullanmak yazıya renk katıyor, ben tutarsızlık olarak düşünemiyorum bir türlü.

Doğan Yarıcı yazmayı sevmiyormuş. Kurgu aşamasına bayılıyormuş. Ama yazma kısmı, hele de o bilgisayarda değil kâğıtlara yazdığı için, tam bir Çin işkencesine dönüyormuş, en az birkaç kere temize çekmek gerektiği için. Her seferinde de yazdığı metin değişip duruyormuş. 300 küsur sayfalık romanını 100 küsur sayfaya indirmiş böyle temize çekerken. Öyküde romanda olduğundan daha cesaretliymiş. "Gerçek yazar, yazdığı kadar silebilendir," diyor. Yazarken, özellikle de roman yazarken odasına kapanıyor ve bir süre ailesinden bile onu kendi haline bırakmasını rica ediyormuş. Hatta işinden bir ay izin dahi almış. (Kendisi bir reklam şirketinin kurucularından.) Çünkü yazmak bütün zamanını alıyormuş. Günde düzenli olarak yazamıyormuş. (Ve tabii Attilâ İlhan, günde 3 sayfa örneği…)

Şu an hatırlayamadığım bir yerde, yazarlığın bir mesleğin yanında yapılıp yapılamayacağı ve kendi başına bir meslek olup olmadığı üzerine bir yazı okumuştum. Okuduğum yazıyı yazan kişi yazarlığın başlı başına bir meslek olduğunu, başka bir işle bir arada sürdürülemeyeceğini savunuyordu. Ama geçim derdi denen şey maalesef buna engel. Eski yazarlardan birçoğu öğretmenlik veya memurluk yapmışlar. Günümüz yazarları da daha çok reklamcılıkla, daha belirli olarak metin yazarlığıyla uğraşıyorlar.

Doğan Yarıcı, 20'li yaşlarında hoşuna gitse de bohem hayatın sürüp gidemeyeceğini, sigortalı bir işte çalışması gerektiğini düşünerek atılmış iş hayatına. Reklamcılığın zor olduğunu itiraf ediyor. "İnsan hayatından çalıyor. Getirisi iyi, ama götürüsü çok," diyor. Sabah 9, akşam da kim bilir… Acil yetişmesi gereken, bir yandan da müşterinin beğenisi gereken işler… Bir fikir gelirse diye yatağının başında bir not defteri tutuyormuş. (Reklam metni yazmanın ona şöyle bir faydası olmuş: "Sözcük ekonomisi".) Bir yandan da Seyit Göktepe için "Zoru seçti," dedi. Anladığım kadarıyla sadece yazarlığa kendini adamasını kastetti. O an kendime sordum: "Ben kolayı mı seçiyorum?" (Gerçi kendime haksızlık da etmeyeyim, yazmayı ve düşünmeyi gerektiren işlere başvuruyorum. Allah beni bankalardan, bilumum büyük inşaat, sigorta, ilaç şirketlerinden uzak tutsun. Amin.)

Doğan Yarıcı'nın tiyatrocu yönünden de bahsetmesem olmaz. Kendisi Beykoz Halk Eğitim Merkezi'nde başladığı tiyatro serüvenine Levent Kırca'nın yanında "tesadüfi bir şekilde" devam etmiş. (Sadece izlemek için gitmişken bir rolde bulmuş kendini.) Ama Levent Kırca konservatuvar sınavlarına sokmadığı için oradan ayrılmış, sınava da girememiş. Zaten söyleşideki "sahne hâkimiyeti"nden de anlaşılıyor böyle bir deneyimi olduğu. Ayrıca oyun yazmanın kurguya çok yararlı olduğunu söylüyor. (Çok az alakalı bir geçiş yapacağım. Doğan Yarıcı "Neden laboratuvar, konservatuvar da aksesuar?" diye sormuş kendi kendine. Sonradan Türkçedeki ilk yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar sözlüğünü onun ricası üstüne yayıncısı Raşit Çavaş bulmuş ve onu bilgilendirmiş. Sebebi dizgi hatasıymış. Evet, kelimeyi yazarken "v"yi unutmuşlar.)

Doğan Bey kitap yazma sürecinde başka yazarların kitaplarını okumamaya gayret ediyormuş. İster istemez etkileneceğini düşünüyormuş. Ama bu dönemde, yani yeni romanını yazarken olmazsa olmaz dediği, dönüp dönüp baktığı kitapları bulunuyormuş. Bunlar: Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan, Uzun Sürmüş Bir Yaz Akşamı - Bilge Karasu, Bir Çağ Yangını - Hulki Aktunç, İnce Memed - Yaşar Kemal ve Sancı - Necati Tosuner.

Doğan Yarıcı'nın kendi kitaplarına gelince… Kemik, Evlâ ve Gece Kelebekleri adında öykü kitapları var. Kıyıda adlı romanına ise senaryo olarak başlamış, ama kurgu alıp başını gidince Kıyıda 'yı roman olarak yazmış. Terk Edilmiş Sofralar adında yeni bir öykü kitabı yoldaymış. Çeşitli yemek yerlerindeki sofralardan esinlenmiş Doğan Bey. Bir restoranda, bir kafede terk edilmiş masaları yazmış. Yaratıcı bir fikir gerçekten. Ama "terk edilmiş" deyince, yarım bırakılmış yiyecekler ve yapılan ziyanlıklar gözümde canlandı bir an. İşte tam bir haminne bakış açısı ve benim edebiyat anlayışım…

Yeni bir de romana başlıyormuş. Bir nevi annesiyle babasının romanı olacakmış. Annesi Trakyalıymış, babası Kastamonulu. Annesi için "Trakyalı kadın taş gibi, kontrol onda," diyor. Romanda annesiyle babası, Batı'yla Doğu arasındaki zıtlığı anlatacakmış. Annesi Batı'yı, açık tenli insanlarla ve günebakanlarla aydınlığı; babası da Doğu'yu esmer tenli insanlarla karanlığı, onların birleşmesi de aydınlıkla karanlığın, (daha iyi anlaşılacağı şekilde bence) geceyle gündüzün bir araya gelmesini temsil edecekmiş. (Karanlık derken geri anlamında değil. Doğu felsefesindeki zıtlıkların birliği gibi.)

Rahmetli anneannem Gümülcine göçmeni olduğu için Trakya kadınını iyi bilirim. Evdeki otorite konusunda çekingen dururlar, ama çaktırmadan bütün işleri kendileri yönetirler. Çok çakallar, çoook. Ayrıca Trakya, gerçi benim durumumda Batı Trakya şivesi de pek hoştur. Doğan Yarıcı Türk Dil kurumuna çeşitli kelime önerilerinde bulunmuş. Trakya'dan da kelime önerilerini bekliyoruz. Ben şahsen "sumak suratlı"yı TDK sözlüğünde görmek isterim. (Sumak ekşimtırak tatlı bir baharat, sumak suratlı da yüzünü sevimsiz bir şekilde ekşitenler için kullanılıyor genelde. Bir de bebeklere sevgi maksatlı söylendiğini de duydum.)

Doğan Yarıcı'nın bir de atölyesi varmış. O atölyede birçok ufak tefek aynalı eşya toplamış, öyküleri çağırmış onu ve üzerilerine kazımış/yazmış. (Bombeli dört yol aynası.) "Dört Yol Ağzındaki Sevdalı Ayna" diye bir öykü yazmış bir tanesinin üzerine, göz şeklinde. (Daha önce de biçimsel açıdan farklı görünümlerde öyküler yazmış, Evlâ'daki "Tantomonta" gibi.) Âşık olduğu kadın, gözünün önünde trafik kazası geçirip de ölen bir aynanın üzüntüsü… Bulduğu aynalardan biri de Yozgat'ta kapatılan bir geneleve aitmiş öğrendiğine göre. Ona da hazin bir öykü yazıvermiş. Yani, aslında o atölyede bir öykü kitabı daha çıkmakta. Jale Sancak da "Aynalara öykü yazan bir adamın öyküsünü yazabilir miyim?" diye izin istedi bunları duyunca.

Doğan Yarıcı, üzerine yazdığı aynalar gibi çok yönlü; öykücü, romancı, tiyatrocu, reklamcı… Ve gerçeğin farklı şekillerde yansımasını görmeyi çok iyi beceriyor.

Kısa Biyografi:

Doğan Yarıcı, 1967 yılında İstanbul'da doğdu.
İlk öyküsü "Ama" 1986 yılında Gökyüzü dergisinde yayımlandı.
İlk öykü kitabı Evlâ, Oğlak Yayınları ilk yapıtları serisinden 1993 yılında, ikinci öykü kitabı Kemik yine Oğlak Yayınları Edebiyat Dizisi'nden 1994 yılında yayımlandı.
Kemik dosyasıyla 1994 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü Birinciliği'ni aldı.
Kıpkısa öykülerden oluşan Gece Kelebekleri ise 2004 yılında YKY'den yayımlandı.
Öykü, şiir ve denemeleri Gösteri, Nar, Varlık, Çalıntı, Adam Öykü, Sanat Dünyamız, Sanat Olayı, Kitap-lık dergileri ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlayan Yarıcı'nın; dile, akan bilince, bireyin içsel bilinmezliğine uzanan öykülerinde imgelemin öne çıktığı görülür.

Yapıtları:
Evlâ, Oğlak 1993 (Öykü)
Kemik, Oğlak 1994 (Öykü)
Aşk ve Sair, Şiir Atı 1995 (Şiir)
Gece Kelebekleri, YKY 2004 (Öykü)
Kıyıda, YKY 2007 (Roman)

~~~

Sayı: 34, Yayın tarihi: 29/01/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics