MaviMelek
"Toplumun içindedir hastalık, yapısında, insan malzemesine yansıyan kuruluşundadır." - Geçen Yaz Kentte Kızlar / Demir Özlü

[Öykü]"Demir Paralar" | Hüseyin Akyüz

Demir Paralar | Bayram Armutcı

"BENİM ELLERİM DE ALEVLERE UZANMIŞTI"

Evlerimizden çıkıp, sokağa düşeli daha birkaç dakika bile olmamıştı ama çıtır çıtır yanan sobanın ve bir bardak çayın tatlı sıcaklığı bedenlerimizden yitip gitmişti. Yerdeki kar soğuğu ayakkabılarımızdan içeriye işlemeye başlamış, rüzgârın yüzümüze gözümüze vurduğu iri kar taneleri gözümüzde büyüdükçe büyür olmuşlardı.

Kar ve rüzgâr göz açtırmıyordu. Hızlı hızlı yürümeye çabalarken ne daracık sokakların iki yanına dizilmiş evleri görebiliyordum, ne de Yaşar'ı. Arada bir koluma çarpmasa ya da karanlıkta içine basıverdiği bir buzlu su birikintisine küfürler savurmasa, geriye döndüğünü sanacağım.

Ara sokaklardan anayola çıktık. Yolumuz oldukça kısalmış sayılırdı ama rüzgâr tam karşıdan vuruyordu. Yaşar, geniş yolu hiçbir tekerlek izi belli olmayacak şekilde örten karı ayaklarının altında gıcırdattırarak yürüyor, arada da, duyulur küfürlerle fabrika işçiliğine, gece çalışmasına, fabrikanın işçileri getirip götürecek bir otobüsü olmayışına söyleniyordu.

Sırtımı rüzgâra vermiştim o sırada. Çocuklar gibi oyun oynarcasına arka arka yürüyor, böylelikle bir an olsun rüzgârdan kaçabiliyordum. Ortalığı alabildiğine örten beyazlığa, perdeleri sıkıca örtülmüş evlere, durmadan tüten bacalara bakarak Yaşar'a bir yanıt verecektim ya, ara sokaklardan birinin başında gördüklerim sözü boğazıma tıkıvermişti.

Rüzgârı, karı unutup, şaşkınlıkla baktığım yerde bir ateş yanıyordu. Bu korkunç havada sokak ortasına ateş yakmak da kimin işi diye düşünmüştüm de, elinde uzun saplı, tel kapaklı bir tavayla mısır patlatmaya çalışan yaşlı adamı görmemiştim. Yaşar:
“Ölünce cennetliksin sen be dayı,” diyerek yanaşmıştı bile ateşin yanına.
Mısırcı, göz ucuyla şöyle bir bakmaktan öte pek ilgilenmemişti bizimle. Belli ki canı sıkkındı. Bir süre ateşin başında hiç konuşmadan durduk. Mısırcının asık suratı da aslında bizi pek ilgilendirmiyordu. Parmak uçlarımızdan ellerimize, ellerimizden tüm bedenimize yayılan sıcaklığı daha fazla duyumsamaya çalışıyorduk. Mısırcı, yarım bir varilin içinden yükselen alevlerin üstüne tuttuğu tavayı düşünceli bakışlarının temposuyla ağır ağır sallıyor, her sallayışında bir mısır tanesi patlayarak, bir ilkyaz çiçeği gibi bembeyaz açılıveriyordu. Gösteride bulunan usta bir sihirbaz gibi oldukça ağırbaşlı bir davranışla işini yapıyor, arada demir bir çubukla ateşi karıştırıp, yükselen alevlerle birlikte havaya binlerce çıtırtılı kıvılcım uçuşmasına neden oluyordu.

Tüm suskunluğuna, düşünceli duruşuna, asık suratına karşın sessizliği ilk bozan da o oldu.

“Fabrikaya mı?”
“Yaa!..” dedi Yaşar, havanın korkunçluğundan, evdeki sıcak sobayı bırakıp gece yarısı işe gitmenin anlamsızlığından, fabrikanın bir işçi otobüsü bile olmayışından yakınıyormuşçasına bir vurguyla.
“Varana kadar, soğuktan bir köşede donup kalmazsak fabrikaya gidiyoruz dayı!”

Mısırcı, Yaşar'ın yüzüne düşünerek baktı. Tavanın içindeki mısırları iki küçük kesekâğıdına bölüştürerek paketleyip, üstü camlı bir ağaç dolabındakilerin yanına koydu. Dolabın bir kıyısındaki küçük karton kutunun içindeki birkaç liraya bakılırsa pek mısır satamamıştı demek.
“Çalışacak bir işiniz var ki gidiyorsunuz,” dedi, Yaşar'a yanıt verircesine. “İşsiz güçsüz olan ne yapsın?.. Ya bu havada aç, açıkta olanlar?...”

Mısırcının sözleri ardından yeniden susmuştuk. Yaşar'la birlikte ateşe biraz daha yaklaşmış, yeniden yola düşmeden önce iyice ısınmak istiyorduk. Bir ara, ilerdeki sokak lambasının yere vuran beyaz ışığına gözlerim takıldı. O aydınlıkta biri vardı, bir çocuk. Bir an gözlerime inanamadım. Kendine çok güvenen insanların bile dışarıya çıkmaya korktuğu böyle bir gecede bir çocuğun sokakta olması çok garibime gitmişti.

İki büklüm yere eğilmiş, aranıyordu. Ne yapacağını şaşırmışçasına çevresine bakınıyor, sonra birden ellerini karların, buzlu su birikintilerinin içine bileklerine kadar daldırıveriyordu. Suları, çamurları, buz kırıntılarını çabuk karıştırıyor, çok geçmeden doğrulup, soğuktan donmaya yüz tutmuş ellerini nasıl ısıtacağını bilemiyor, bir ağzına götürüp sıcak nefesine tutuyor, bir koltuk altlarına sıkıştırıyordu. Bir süre geçip ellerinin donmuşluğu yumuşayınca yeniden aranmaya başlıyordu. Bazen eline geçen bir şeyi sokak lambasının ışığına doğru tutup bakıyor, sonra aradığını bulamamanın verdiği ağlamaklı kızgınlıkla sokağın karanlığına doğru fırlatıp atıyordu.

Ne arıyordu acaba? Yüreğimi dolduran garip bir acıma duygusuyla ona bakıp kalmıştım. Benim bakışlarımdan yüreklenmiş olacak ki, aramayı bırakıp, ayaklarını sürüyerek üç adım ötemize gelip durdu. O zaman onu daha yakından gördüm. On yaşlarında çelimsiz bir çocuktu. Siyah bir okul önlüğünün üstüne giydiği ceketinin omuzları, yakaları, kadife pantolonunun paçaları ve kısacık saçları karlarla kaplıydı.

Mısırcı ile Yaşar da görmüşlerdi. Benden önce Yaşar davrandı:
“Gelsene oğlum. Gel de ısın.”
Yarım adımlarla sokuldu. Alevlerin sarı ışığı yüzüne vurup, soğuktan kısılmış gözlerini, morarmış dudaklarını ve kasılmış yanaklarını iyice aydınlattı.
“Deli misin be çocuk?” dedim. “Bu havada ne arıyorsun dışarıda?”
Yanıt vermedi. Koltuk altlarına kıstırdığı ellerini çoktan ateşe doğru uzatmış, dondurucu soğuk ile ateşin sıcaklığı arasında titriyordu.

“Bir şey mi kaybettin yoksa?” diye sordum bu kez. Alevlere dikmişti gözlerini, belki kendi iç dünyasının derinliklerine yuvarlanıyordu. Susuyordu. Bir ara bir şeyler söyleyecekmişçesine yüzüme baktı ama sonra çabucak yeniden alevlere çevirdi bakışlarını. Elimi uzatıp saçlarını okşadım, birden yanaklarına gözyaşları süzülmeye başladı.

“Ağlama be çocuk,” dedi mısırcı. “Soğuktan gebermişsin zaten. Söyle ne kaybettiğini de bir çaresine bakalım.”

Biz üsteledikçe, o soğuktan katılaşmış dudaklarını kıpırdatmaya çalışıyor, beceremeyip zorlu yutkunmalarla titriyordu. Ateş dolu varile de o denli yaklaşmıştı ki, nerdeyse bir tarafını yakıverecekti.

Mısırcı ateşi karıştırdığında sanırım iri bir kıvılcım eline değip yaktı. O an inilti gibi çıkan bir sesle “Demir paralar!” dediğini duydum. Bize pek bir şey anlatmayan bu kelimelerle o aradığı şeyi anımsamışçasına başını geriye çevirip, geldiği dar sokağa, ellerini soktuğu sulu çamur birikintilerine, sokak lambasının aydınlığı ötesinde kalan rüzgârlı geceye baktı.

Bütün üstelemelerimize karşın söylediği o iki kelimeden başka bir söz söyletemeyince onu rahat bırakmıştık artık. Alevlere dönmüştük hepimiz de. Yaşar yeniden yola çıkmadan önce iyice ısınma çabasındaydı. Benim ellerim de alevlere uzanmıştı. Ama bakışlarım çocuğun bakışlarıyla aynı alevde birleşiyor, usuma çeşit çeşit düşünceler geliyordu.

Bir ara çocuğun ellerini alevlerden çekip, düşünceli bakışlarımın önünden ağır ağır uzaklaştığını fark ettim. Arkasından baktım. Sokağın öteki başına kadar gidip durdu. Yere eğilip bir su birikintisini karıştırmaya başladı.

“Hey çocuk, deli olma bu soğukla!” diye bağırdım.

Duymuştu. Doğrulup, bir süre bize baktı. Sonra, sanki kolundan tutup geri getirmemizden korkuyormuşçasına bir davranışla yerlere baka baka karanlığa karışıp gitti.

“Şimdi hatırladım,” dedi mısırcı. “Aşağı sokakta oturuyor. Annesi çatal bıçak fabrikasında çalışıyor galiba. Babası ise bildim bileli işsiz. Son zamanlarda da kendini iyice içkiye verdi. Çocuk, mutlaka onun şarap parasını düşürmüştür. Parayı bulamazsa vay haline bu gece.”

Yeniden yola düştüğümüzde rüzgâr kesilmişti, rahat yürüyorduk. Mahallenin son evlerine gelmiştik. Gökyüzü yıldızlanıyordu ve insanın içine kışın bitip, baharın hemen yarın gelivereceği duygusu yaratıyordu.

Demiryolu köprüsüne kadar hiç konuşmadan yürüdük. Hep öyle olurdu, köprüyü geçince fabrika kocaman dikiliverdi karşımıza. Artık yol bitmiş sayılırdı; bak geldik, der gibilerden omuz attım Yaşar'a. O, durup fabrikaya değil de geriye, gecekondu mahallesine doğru baktı.

“Ne o be Yaşar?” dedim. “Geri mi dönmeyi düşünüyorsun yoksa?”
“Şu çocuk,”dedi. Sözünün gerisini getiremeyip sustu. Onun baktığı tarafa baktım. Uzun beyaz bir gölge gibi görünüyordu mahalle. Ne varil içinden çıkan alevler, ne yaşlı mısırcı, ne de o çocuk seçilebilirdi o beyaz gölgenin içinden. Fabrika ise işte oradaydı. Kocaman, ağır, canlı. Ne çatılarını, ne sokaklarını kar tutardı. Kara, uzun ve dimdik gökyüzüne uzanan bacası bizi bekliyordu.
“Haydi, aç bacaklarını biraz,” dedim Yaşar'a. “Saat nerdeyse on bir olacak. Geç kalırsak fabrikaya almazlar. O zaman hem soğuktan geberdiğimizle kalırız. Hem de birer gündelikten oluruz...”

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 11/04/2011
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics