MaviMelek
Yüxexes
"Olabilir desinler; ama olur demesinler." Cicero

"Ölülerin Diyaloğu" - Hasan Uygun

Ölülerin Diyaloğu

"GENÇ ÖLÜ ADAM BİR GÜN…"

Uzun bir yürüyüştü... Sanırım daha fazlasına tahammül edemeyecektim. Yorgunluk ve uykusuzluktan oracıkta sızıp kalmamak, hani an meselesiydi desem, pek de abartmış sayılmam. Tepeden tırnağa, cereyana kapılmış gibi zangır zangır titriyor; direncimin varabileceği en son noktayı hesaplamaya çalışıyordum. Parça parça ölüyor, ölüm acısını iliklerime dek hissediyordum. Güpegündüz yakıcı güneşin altında, tipiye yakalanmış ve yolunu kaybetmiş bir yolcu gibi, vücudumun donma noktasını mümkün olduğu kadar ertelemeye çalışmakla ne kadar anlamsız bir çaba içinde olduğumu bilmiyor değildim aslında, ama yine de bir yerde, kuytu koruluk bir yerde; bir dağ başı kulübesine de rastlama ihtimalimi ertelemek istemiyordum. Nihayet bu durum daha fazla süremezdi… Ölüm, azalan direncimin zafer sarhoşluğu içinde son darbeyi vurmaya hazırlanıyordu.

Tedirgin, uzun bekleyişlerimden sonra, son bir darbeyle beni yere yıkmak yerine, uzun vadede tek tek hücrelerimin ölümünü seyrettirmek gibi, canice bir davranışın içine girdiğini anladım; Azrail denilen kahrolasıca şeyin! Acı çekiyordum, bunu gizleyemem... Acımı ifade edişim, onu pek ilgilendirmiyordu anlaşılan, öyle ki; arkasından ayaklarına kapanıp, acınası bir köpek yavrusu gibi arka ayaklarımın üzerinde sürünerek ondan merhamet dileyeceğimi, düşkünler gibi ağlayıp sızlayacağımı düşünüyordu, ama; yanılıyordu. Gururumu hesaplayamamıştı zavallı. (Hani belki pek mütevazıca davranmıyorum, ama ne hissediyorsam onu anlatıyorum işte... Ne bir fazla, ne bir eksik.) İstediği şeyi; yani göz yaşlarımı göremeyecekti. Çünkü, göz yaşlarım çoktan kurumuştu, çünkü; ağlamak, törensel bir anlam taşımıyordu artık yalnızlığımı sürüdüğüm sokaklarda. Ağlamak geri getirmeyecekti yok olan bedenimi. Ağlasam da, gizlemek zorundaydım şimdi göz yaşlarımı. Siyah gözlüklerim... Evet! Tek çare onlardı galiba? Yenilsem de, galibiyet sevincini tattırmayacaktım ona.

Kalabalık istemiyordum. Hatta mümkünse tek başıma, kimseyi sıkıntıya sokmadan, kimsenin arkamdan gözyaşı dökmesine izin vermeden; gri bir yalnızlıkla kaldırabilirdim cesedimi. Hani kimsenin mezar kazmasına, kendisine eziyet etmesine de gerek yoktu. Oracıkta, boş bir çukura sığışabilirdim pekâlâ. Hatta onu benim diye sahiplenmez, herhangi bir sıkışıklık durumunda başkalarıyla da paylaşabilirdim mezarımı.

O gün, siyah tahta tabutumu sırtıma aldığımda, hava henüz yeni aydınlanıyordu. Güneş utangaç, dağların ardından bedeninin yarısını ortaya çıkarmış, geri kalan kısmını ise mahremiymiş gibi, gelinlik bir kız edasıyla, yüzü kızararak gizliyordu. İnsanın içini titreten hafif ince bir rüzgâr, kırağı yemiş erik dallarına vuruyor; dallara vurduğunda ise, tiz bir ıslık yayılıyordu boşluğa. Bir horoz, gecikmiş olmanın telaşıyla, tünediği pisliğin tepesinden gerinip çırpınarak acele acele ötüyor; sahibine yaltaklanıyordu besbelli.

Köy meydanından geçerken, bir kişi, (Tam seçememiş olmakla beraber; sanırım on dört-on beş yaşlarında bir çocuktu.) pencereyi açıp anlamlı, ürkek bir bakış fırlattı üzerime. Onun bana baktığını fark etmem, bir süre sonra rahatının kaçmasına neden oldu. Cüzamlı bir hastadan kaçar gibi, pencereyi gürültülü bir sesle kapatıp sıkı sıkıya örttü perdesini. Ancak ben, onun bu davranışına içerlemek yerine, hayretle karışık hâlâ bu köyde birilerinin yaşadığının farkına vardım.

"Zavallı yaratıklar, asıl ben sizden kaçıyorum! Kaçıyorum ki benden kaçmak zorunda kalmayasınız. Eh bir insan bundan daha fazla da mütevazı olamaz." Bunu onun yüzüne söyleyemedim tabii. İçimden kendi kendime tekrarladım sadece. Ama, bunu onun yüzüne haykırmayı o kadar çok isterdim ki, yol boyunca için için kendimi yedim. Ölmemiş olsaydım, o anda gider kapısına dayanır, var gücümle kapısını yumruklayarak dışarı çıkmasını sağlar, karşımda tir tir titrerken onu affettiğimi söyleyerek, (Maalesef bu herkese bahşedilmiş bir erdem değildir!..) hayal kırıklığına uğratırdım.

Sokaklarda tek tük çoban köpekleri haricinde kimse gözükmüyordu. Köy imamı bile o sabah, lanetli bir ölünün gömüleceğini duyunca, zahmet edip yatağından kalkmadı. Yatağının içinden elini kulağına götürerek sabah ezanını usulden okuyarak, heyecan ve korkuyla karışık yatağında kıvranarak dışarı çıkmayı göze alamadı.

Mezarlığa yaklaşırken, arkama dönüp baktığımda iki tane çoban köpeğinin salyalarını akıtarak beni takip ettiklerini gördüm. Hayır! O kadar kolay olmayacaktı, onlara bedenimi öyle kolaycacık parçalatacak değildim. Kan ter içinde, tabutu yere bırakarak, bir sopa kaptığım gibi onları köy meydanına kadar kovaladım.

Tabutum sırtımda, ölülerin kemiklerine basa basa mezarımı arıyordum ki, ne göreyim? Aynı köpekler yine peşimde, ama bu kez daha uzaktan, daha temkinli, daha sinsice hareket ediyorlardı. Hatta birisi, boz renkli tüyleri olanı, karnı üzerinde sürünmeye çalışarak aklınca kendini gizliyordu. Onlarla uğraşmamın boş bir çaba olacağını düşünerek ilerledim. Tek tek mezar taşlarını yokluyor, üzerlerindeki yazıları okumaya çalışıyordum. Biraz daha dolaştıktan sonra benim beden ölçülerime uyan, üzerinde benim adımın yazılı olduğu bir mezara rastladım. Halbuki hiç de böyle bir talebim olmamıştı. Buna rağmen mezarım özene bezene hazırlanmış, hatta mezar taşına da adını bilmediğim bir şairden anlamlı bir dörtlük yazılmıştı. Şiir şöyleydi:

Ne kadar bastırdıysak

Hayatın yorgun omuzlarına

Hep bir yerlerden fışkırdı mutsuz geçmişimiz,

Kan ve irin tadında.

Allah aşkına! Bütün bunların hiç gereği yoktu aslında. Eninde sonunda ben kimdim ki? Yeter ki beni takip eden, sinsice peşimde dolanıp salyalarını akıtan bu köpeklere yem olmasındı bedenim. Neyse, bütün bu şatafata aldırmayarak mezarıma girdim.

Üzerime attığım toprak, yüzüme-gözüme geldikçe dünyam biraz daha kararıyor, her an mezarımdan dışarı fırlamamak için, sürekli öldüğüm temkiniyle kendimi tutmaya çalışıyordum. En son küreği attıktan sonra, küçük bir tümsek oluşturan toprağın üzerine çıkıp tepinmem, altta kalan bedenimin ölü haline rağmen, çığlığı basmasına neden oldu.

Bir süre sonra anladım ki, karanlık, kör bir dünyanın ortasında çırılçıplaktım ve tek başınaydım artık. Her an toprağın içinden çıkıp gelecek ve bedenimi kemirecek olan yılanları beklemek yerine, kendimi orada, onlara savunmasız sunmamak için, birtakım önlemler almaya karar verdim. Önce, kıpırdaması imkânsız gibi görünen ellerimi, tüm gücümü zorlayarak oynatabileceğimi gördükten sonra, ilk iş olarak bedenimi sıkıştıran toprağı araladım. Şimdi kollarımı ve bacaklarımı daha rahat hareket ettirebilir, her türlü canlıyla savaşabilirdim.

Günler geceler geçiyordu... Ama hayret! Ne gelen vardı, ne de giden. İşte şimdi asıl sıkıntı başlıyordu. Henüz yaşarken de, kendi bedenimin anlamsızlığının farkındaydım. Çelimsiz hastalıklı, zayıf bir vücudum, insanların bakmaya çekindikleri -hatta çoğu kez iğrendikleri- yüzüm ve çöp gibi ince ellerim sayesindedir ki, yaptığım hiçbir işi sonlandıramamıştım. Yine, bir hayaletten farksız olmam nedeniyledir ki, çevremde kimseyi görememiş, bunun da doğal sonucu olarak kimsenin benim bedensel varlığımın farkında olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda kalmıştım. İşte şimdi, tam öldüğüm sırada, ‘en azından mezarımda yılanlar, böceklerle savaşır, kendimi bir anlamda da olsa rahatlatırım', diye düşünürken, aynı hayal kırıklığını yaşamak, doğrusu dayanılır gibi değildi.

Günler geçtikçe aynı sıkıntılı bekleyiş sürdü-gitti. Bu bekleyişlerden sonradır ki, bir gün karnımda bir şeylerin kıpır kıpır hareket ettiğini hissettim. Bu, o zaman henüz ne olduklarını bilmediğim için adını koyamadığım şeyler, aç gözlü bir sinsilikle vücudumu içten içe kemiriyor, ve ben kendimi sadece dıştan gelecek tehlikelere karşı hazırladığım için, bir şey yapamıyordum. Aslında acı çekmeme rağmen, içten içe sevinmiyor da değildim. Çünkü, nihayet birileri benim farkıma varmıştı. Şimdi içimde korkunç bir merak vardı... Düşmanlarımı -ne kadar aşağılık yaratıklar olurlarsa olsunlar- tanımak istiyordum. En sonunda, içimdeki merak duygusuna yenilerek karnımı yarmaya karar verdim. Karar verdim vermesine, ama bunu nasıl yapacaktım? Aklıma bir şey gelmiyordu, gelenleri de uygulayacak araçlardan yoksundum.

Bir haftalık bir aradan sonra, bir gün, elimi karnıma götürdüğümde, etimin iyice çürümüş ve yumuşamış olduğunu gördüm. Geç de olsa, nihayet merakımı yenecektim. Önce parmaklarımı, sonra da ellerimi tamamen karnıma gömüp, sağa sola çekiştirerek karın boşluğumdaki derimi yırttım. Aman Allah'ım! Bir de göreyim? Milyonlarca beyaz kurtçuk, boğum boğum bedenleriyle karnımın içinde dolaşıyor, çürüyen etlerimi kemiriyorlardı. Henüz avucumda tuttuğum birkaç tanesini iyice yüzüme yaklaştırarak onlara daha yakından baktım. Ne kadar korkunç, pis şeylerdi. Günlerce boğazımdan aşağıya hiçbir şey inmemiş olmasına rağmen, yine de kusmamak için kendimi zor tuttum. Avucumda tuttuklarımı hedef alarak; “Aşağılık mahluklar sizi, demek ölmemi beklediniz ha! Burada, mezarımda her şey daha kolay olacaktı sizin için, değil mi? Ama yanıldınız, ben de günlerdir sizi bekliyordum. Şimdi kılıcımı çekiyorum ve sizi alt edene kadar sizinle savaşacağım,” diye onları küçümseyerek bağırdım.

Şöyle bir öykündüler, adeta kemikleri varmış gibi sürüngen vücutlarını dikleştirerek -çünkü hiç de bunun altında kalmak niyetinde değildiler- beni alaycı, kendilerinden emin bir tavırla süzdüler. İçlerinden biri -ki bu da, onların şefiydi galiba, çünkü bir şef ancak böyle konuşabilirdi- söylediğim şeylere alınmışçasına, ama aynı zamanda gururunu elden bırakmayarak; "Üzgünüm dostum," dedi. Ve konuşmasını aynı kasıntıyla sürdürdü: "Çok üzgünüm ki, sen ölmeden, yani mezarına girmeden önce de biz vardık. Ama bizimle yaşamaya öylesine alışmıştın ki, nihayet bunun farkına vardın."

Genç ölü adam, yarım saattir aralıksız süren konuşmasını bir an keserek solundaki komşusuna baktı. Kendisi gibi genç yaşta ölen yirmi yaşlarındaki komşusu ise sıkıldığını belli etmemek için mezarında şöyle bir kıpırdandı. Ancak üzerini örten toprak buna pek de izin vermedi. Toprakla teması kessin diye ölünün üzerine konan tahtalar, çürük bir ağacın bedeninden yapılmış olacak ki mezar kapatıldıktan iki gün sonra kırılmıştı. Bu da ona büyük bir sıkıntı veriyordu tabii.

"İşte böyle sevgili dostum, ha 'dostum' lafına kızmıyorsun değil mi? Yani şunun şurasında geleli bir haftayı bulmadın, ama anlaşılan seninle iyi arkadaş olacağız. Sağ yanımdaki seksen yaşında bir kadın. Bıkmıştım zaten onun dırdırından. Ayakucumdaki ise gerçek hayatta da bir ketumdu galiba. Ağzından sözcükleri cımbızla alabiliyorum. Baş tarafımdakiyle henüz tanışma fırsatım olmadı. O çok eskiymiş, yaşlı kadının anlattığına göre elli yıldır burada yatıyormuş."

"..."

"Çok konuştum değil mi? Sen de biraz kendinden bahsetsene, daha yirmi yaşında buraya geldiğine göre seninki de normal bir ölüm değildi herhalde."

Köyün biraz uzağında, yamacında asırlık servi ağaçlarının göğün maviliğiyle yarıştığı küçük tepede, kenarları tuğlayla çevrildikten sonra betonla sıvanıp kireçle badanalanan, üzerinde otların henüz yeni bitmeye başladığı mütevazı mezarında ölüme ve yaşama ilişkin düşüncelerini komşusuna aktarmaya çalışan genç ölü adam bir an sustu. Komşu mezarlardan da çıt çıkmıyordu. Bir süre sonra, güneşin yakıcılığıyla kavurduğu kuru toprakta tok bir kazma sesi duyuldu.

Birbirlerine bakındılar. Bir kişi daha geliyor diye sevindiler.

Her yazı bir düşlemdir. İçinde bir kurgu vardır, yazarının ruhunda yaşanmış an'ların kırıntıları gibi düşüncelidir.

Diğer Öyküler

Mavi Melek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 Mavi Melek            website metrics