MaviMelek
Hermes Kitap
"Geçmişteki hayalleri yeniden görmek imkansız. Ancak özgürleştirerek geleceği kurtarabiliriz..." Pascal Quignard

[Gündem]"Fotoğraf ile Edebiyatı Kaynaştıran Adam: Tayfun Kocaman"
Seval Deniz Karahaliloğlu

Tayfun Kocaman

"BİRBİRİYLE BESLENEN İKİ SANAT DİSİPLİNİ: FOTOĞRAF VE ŞİİR"

Son günlerde, muhtemelen internetten posta kutunuza bir şekilde fotoğraf gösterisiyle harmanlanmış şiirler ulaşmıştır. Can Yücel, Nazım Hikmet Ran, Özdemir Asaf, Atilla İlhan, Orhan Veli Kanık gibi şairlerin şiirleri ile özdeşleştirilmiş doğa resimleri eşliğinde hazırlanan bu sunumlar, genelde çok şık hazırlanmış, 'hayata kısa bir mola' vermemizi sağlayan, gündelik koşuşturma arasında soluklanma anlarını oluştururlar. Fotoğraf ve şiir, farklı ama birbiriyle beslenen iki sanat disiplini. Onların birlikteliğinden oluşan üretimler, bu kadar güzel ve etkileyici olunca, konuyu bir bilene fotoğraf sanatçısı ve İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği üyesi Tayfun Kocaman'a soralım dedik.
Tayfun Kocaman

Söze, Yunan Dosyası isimli fotoğraf ve şiir albümüyle başlıyoruz. Albümün yapraklarını karıştırırken, Tayfun Kocaman fotoğraflar ve şiirler hakkında bilgi veriyor.
Bu elinizde tuttuğunuz çalışma, şair Ali Cengizkan'ın, Constantine Manos'un fotoğrafları için 1983 yılında hazırladığı ve Yarın Yayınlarından çıkan bir kitap. Bu yıllar önce çıktığında bizim için çok ilginç bir çalışmaydı ve bu o zamanlar hep yapmak istediğimiz bir şeydi. O yıllarda fotoğrafımız çok güçlü değildi ve sanki bu şiirlerle daha güçlü bir hale geliyor gibi bir hava yaratıyordu. Ama sonra zaman içinde bakış açımızda o kadar ilginç değişiklikler oldu ki dedik ki fotoğraf tek başına bir sanat dalıdır. Ne anlatmak istiyorsa kişi onu anlatmalıdır. Bunun şiirle yazıyla desteklenmesi çok doğru ve sağlıklı bir şey değil. Bir kere fotoğraf sanatıyla uğraşanlar bu bakış açısıyla bakıyor olaya. Fotoğrafın bir başka sanat dalıyla desteklenmesine karşı çıkıyorlar.

"Ama bir ilişkisi var. Öyle değil mi?" Burada bizim ilgi alanımıza giren konu, birbirlerinden nasıl beslendikleri konusu diyerek biraz üsteliyorum.
Doğru birbirlerinden etkileniyorlar, besliyorlar. Zaten fotoğraf sanatıyla uğraşan insanların mutlaka bir konuyla beslenmesi gerekiyor. Estetik bir alt yapı oluşturabilmeniz için edebiyatla, resimle, şiirle ve müzikle mutlaka bir etkileşiminizin olması lazım. Ortaya koyduğunu fotoğrafın bir tutarlı estetik bir tarafı olması için çeşitli kaynaklardan beslenmesi gerekiyor. Yoksa öbür türlü hiçbir anlamı olmuyor.

"Şu an elimde tuttuğum Yunan Dosyası başlığı altında çıkan bu albüme baktığımızda sizin için neler ifade ediyor?" Kapağı ve yaprakları eskilikten sararmış albüme ilgiyle bakıyor.
Tabii bir kere albüm çok ilginç. Her fotoğraf için bir şiir var. Kitaba baktığımızda, önce fotoğrafların çekilmiş sonra da fotoğraflara göre şiirlerin yazılmış olduğunu görüyoruz. Aksi takdirde şiire göre fotoğraf çekilmesi çok zor. Önce fotoğraf çekilir sonra üzerine şiir yazılır. Genel olarak bu böyledir.

"Bu albüme baktığınızda yüreğinizi ısıtan şiir hangisi?" Şiirler ve fotoğraflardan hazırlanmış albüm naif yaklaşımıyla insanı etkiliyor.
Buradaki şiirlerin hepsi birer dörtlük. Albümü açtığımızda karşımıza çıkan ilk sayfadaki fotoğrafta, yaşlı bir adamın üzüntülü ve yorgun bir biçimde başını ellerinin arasına almış bir görüntüsü var. Bu, beni çok etkiledi. Constantine Manos'un çektiği ve Ali Cengizkan'ın şiirini yazdığı fotoğrafın altındaki dörtlükte şöyle deniyor:

"Başkaları su gibi aktı denize
Araya dağlar girdi, ağardı saçlar,
Dut dalı baston işe yaramasa da
Kayalıkta çınlayan suyun sesi var."

Tayfun Kocaman söze devam ediyor.
Albümün biraz ilerisinde 55. sayfada başka bir fotoğraf var. Ölümle ilgili bir fotoğraf bu. Cenazede gözü yaşlı, ölünün ardından yas tutan, ağlayan kadınları gösteren bir fotoğraf. Kadınların yüzlerindeki acı ifadesini ve dramatik havayı çok çarpıcı bir biçimde veren bir fotoğraf. Fotoğrafın altında yine Ali Cengizkan'ın yazdığı bir dörtlük var:

"Ölüm nereden ve nasıl gelirse geliyor
Kadınları buluyor, öpülesi yüzlerini buluyor,
Saçlarını, dudaklarını, kaşlarını, gözlerini buluyor,
Ölüm nereden gelirse gelsin, anaları ağlatıyor."

Bu fotoğraf beni çok etkiledi. Çünkü biliyorsunuz. İFOD'un her yıl yaptığı geleneksel bir sergisi var. Geçen yıl serginin konusu 'Siyah'tı. Ben orada ölümü ve matem işledim ve buradaki yaslı kadınların yüzlerindeki ifadeyi yakalamaya çalıştım. Dolayısıyla, aynı tarz bir çalışmayı paylaşıyor olmak da, bu anlamda beni bu fotoğrafa yaklaştırıyor.

"Sadece fotoğraf değil, olaya şiir üzerinden baktığınızda bu albümde sizi en çok etkileyen, sempatiyle baktığınız sizi mutlu eden şiir ve fotoğraf hangisi oldu?" Sayfaları karıştırırken çocuk fotoğraflarına rastlayınca duruyor ve özellikle bir fotoğrafı işaret ederek anlatmaya devam ediyor.
Tabii mutlaka bu albümde sadece ölüm yok aynı zamanda çocuklar da var. Çocuklar üzerine yazılan şiirler çok hoşuma gidiyor. Albümün 11. sayfasında yer alan bir şiir ve fotoğraf var. Evin çatısında kız çocuklarının seksek oynadığı bir sahne görüntülenmiş. Dörtlükte de şöyle deniyor.

"Toprak onun için ekilir, fabrika onun için
Taşlar onun için yontulur, evler onun için
Kızlar onun için sevilir, erkekler onun için var
Çocuklar bu dünyada seksek oynasınlar."

"Çevrenizde hem fotoğraf ile hem de şiir ile uğraşan, her iki sanat dalıyla da ilgilenen sanatçılar vardır öyle değil mi?" Bir anlamda bu her iki sanat dalıyla arasındaki etkileşimi en güzel biçimde ifade eden bir durum diye düşünüyorum. Tayfun Kocaman da beni onaylıyor.
Evet, çok kısa bir süre önce Trabzon'da tanıştığım bir sanatçı var. Trabzon - Maçka'yı fotoğraflayıp edebi bir dille anlatamaya çalışan Akgün Akova isimli bir sanatçı. Gezi dergilerine yazıyor ve aynı zamanda fotoğraf çekiyor. Akgün Akova, her iki sanat dalında da maharetli bir insan. Yani, hem yazı yazabiliyor hem de fotoğraf çekebiliyor. Her ikisini de birleştirerek çok hoş zevkli ve farklı işler yapıyor. Bu Allah vergisi bir yetenek. Akgün Akova'nın bir ilaç firması için hazırlamış olduğu tamamen çocuk konulu bir çalışmasını gördüm. Anadolu'nun çeşitli yörelerini dolaşarak çektiği çocuk fotoğraflarına, her bir kareye özel bir yazı hazırlamış ve bunu bir kitap haline getirmişler. Mesela ben böyle yazı yazamıyorum ancak kendimi fotoğrafla ifade edebiliyorum. Ama diğer dergilerde dikkat ederseniz fotoğrafları çekenlerle yazıları yazanlar farklıdır. Her fotoğrafçı yazı yazamaz, her yazı yazan da fotoğraf çekemeyebilir. Ama başta söylediğimiz gibi, sanatsal beslenme anlamında birbirlerinden etkilenirler.

"Bildiğim kadarıyla siz İFOD olarak da edebiyatla fotoğraf arasındaki etkileşimi yıl içinde yürüttüğünüz etkinliklerde vurguluyorsunuz. Değil mi?" Bununla, yıl içinde dernekte üyelere verilen seminerleri kast ediyorum ama Tayfun Kocaman bu konuya biraz farklı bir açıklama getiriyor.
1994 yılından beri İFOD'un (İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği) yürüttüğü geleneksel konulu sergileri var. Konuyu bir sene önceden belirliyoruz. Ve o konu ile ilgili masa başı çalışması yapıyoruz. Bu masa başı çalışmalarında, belirlediğimiz o konuyu içerecek şekilde bir edebiyatçıyı derneğe çağırıyoruz. Bir edebiyatçı gelip konu hakkında bizimle iki üç saat boyunca söyleşi yapar. Genellikle, bu edebiyatçı arkadaşımız İzmirli Şair Asım Öztürk oluyor. Şair Asım Öztürk her yıl geleneksel sergiler için belirlediğimiz konular üzerinde araştırma yapar, derneğe gelir o konu hakkında edebi olarak düşüncelerini bizimle tartışır, sonra bu düşüncelerini bizim için yazar.Tayfun Kocaman

"Şair olarak, Asım Öztürk'ün beğendiğiniz, yüreğinizi ısıtan şiirleri var mı?" Tayfun Kocaman gülerek birden sorunca insanın aklına gelmiyor ama diyor. Biraz düşündükten sonra anlatmaya başlıyor.
Asım Öztürk'ün yine sanatçı olarak beni fotoğraf olarak çok beslendiğine ve zenginleştirdiğine inandığım kitapları var. Mesela Asım Öztürk'ün Toplumsal Dönüşüm Yayınlarından çıkmış olan Taylar İçiyor Gölgemi isimli kitabından Unuttuklarım isimli bir şiiri var. İnsana kendi geçmişini ve eskiyi çağrıştırıyor. Bana eskiyi anımsattığı için olsa gerek bu şiiri seviyorum.

"Kendini bırakıp çıkardı düşüyle
sokaklara,
yağmurlu günleri severdi
damlalar gibi
Direklere gerili tellerde durmayı,
Ne çok sevdiği şey vardı
Söylemek o kadar kolay mı?"

Asım Öztürk / Taylar İçiyor Gölgemi

"Onun dışında hangi şairler ve şiirler var?" Gülüyor ve ben yine Asım Öztürk'ten bahsedeceğim diyor.
Gecede Kaldı Zaman şiirini beni çok etkiliyor. Biliyorsunuz, fotoğrafta zaman kavramı çok önemlidir. Fotoğrafçılar olarak bizim belirgin bir zaman problemimiz var herhalde. O nedenle, bunlar bizim hep dikkatimizi çeken çalışmalar oluyor.

Zaman öğesini çok zengin biçimde kullandığı ve işlediği için ilgimi çeken Gecede Kaldı Zaman isimli şiiri, Bumerang Yayınları'ndan çıkan Yosun Tutmuyor Yaramı isimli kitabından alınmıştır. Bu arada şiir kitaplarının kapaklarında da hep fotoğraflar vardır. Bu da etkileşim anlamında ilginç bir durumdur.

"Bir kentin kirlendiğini göremedin
Alevler sararken dudaklarını
İşsizlik,
Yenilgi,
Umutsuzluk
Bir başınaydın korkularınla
Hiç sen özlemedin ki beni
Sevgisiz gecelerde kaldı zaman."

Asım Öztürk / Yosun Tutmuyor Yaramı

"Gelelim, anı, gezi, öykü, inceleme gibi diğer türlere ve bunların fotoğrafla olan etkileşimlerine" Anı gezi deyince belli ki Tayfun Kocaman hazırlıklı hemen 'Haluk Uygur' diyor.
Benim gezi, anı deyince aklıma bir isim geliyor. Haluk Uygur, Adanalı bir doktor arkadaşımız. Bir fotoğraf ustası diyelim. Onun çektiği mekanlarla ilgili yazdığı edebi değeri olan düz yazıları var. Çektiği mekanları, mesela Akören Kiliseleri'ni anlattığı Az Gittik Uz Gittik/Bir Gezginin Notları isimli kitabı var. Bu kitapta, gezdiği ve fotoğrafladığı Akören Kiliseleri'ni ayrıntılı ve akıcı bir dille anlatılıyor. Haluk Uygur birkaç sene boyunca dinlerle ilgili çalışmalar yaptı. Camiler, kiliseler, havralar gibi dini mekânların fotoğraflarını çekti. Geçen yıl inançlar konusunda yapmış olduğu bu fotoğraf çalışmasını, İzmir Canon Erkayalar Sanat Galerisi'nde, İnançlar sergisi olarak açtı. Dinler gibi zengin konular, geniş bir zamana yayılan kültürü yansıttığı için çok renkli bir malzeme oluşturuyor.

"Peki, bunun dışında kimleri okuyorsunuz?" Tayfun Kocaman bir an için duruyor ve sonra devam ediyor.
Bir ara Oruç Aruoba'ın kitaplarını deliler gibi okuduğumu anımsıyorum. Onun Metis Yayınları'ndan çıkan Uzak ve yine Metis Yayınları'ndan çıkan Yakın isimli iki kitabını almıştım. Bizim de o dönemde, İFOD olarak işlediğimiz Uzak ve Yakın konulu bir çalışmamız vardı. Şu an yazarını hatırlayamadığım Öteki diye bir kitap bulmuştum. Onu okuyordum. Aynı dönemde, bir yandan kitabı okurken Öteki konulu serginin çalışması için fotoğraf çekiyorduk. Yani, fotoğraf çalışmaları kitaplarla hep iç içe gidiyor.

"Sonra, son yıllarda fotoğraf konulu çok sayıda kitap piyasaya çıktı ama bunlar arasında fotoğrafı felsefi açıdan ele alan ve analiz eden kitapların yeri özel olmalı diye düşünüyorum" deyince Tayfun Kocaman da beni destekliyor. Aynı fikirde olmalı ki, 'mesela, Susan Sontang' diyor. Ben kendi hesabıma Camera Lucida'sı ile 'Roland Barthes'ı tercih ederim ama sonuçta ortak bir noktada buluşuyoruz.
Felsefe, yazı ve fotoğrafı bir arada harmanlayan, aralarındaki ilişkiyi derinlemesine analiz eden düşünürlerden üç kişi aklıma geliyor. Susan Sontang, Roland Barthes ve John Berger. Bunlardan görsel imgelemin zenginliği açısından, daha derinlikli bir dünya yaratmasıyla Roland Barthes'ın da felsefi yaklaşım içeren yazılarının özel bir yeri var. Roland Barthes, fotoğrafın, görüntünün felsefesini yapıyor. Roland Barthes'ın Metis Yayınları'ndan çıkan Yazının Sıfır Derecesi ve Altıkırkbeş Yayınları'ndan çıkan Camera Lucida isimli eserleri en çok bilinenler arasında yer alıyor. Susan Sontang ise fotoğraf üzerinden yazan bir düşünür, araştırmacı ve felsefeci. Hayatı fotoğraf üzerinden anlatan yazılarıyla, hem hayatı hem de onun görüntüsü üzerinden fotoğrafı analiz ediyor. Susan Sontang'ın, Altıkırkbeş Yayınları'ndan çıkan Fotoğraf Üzerine ve Agora Yayınları'ndan çıkan Başkasının Acısına Bakmak isimli kitapları ilk akla gelenler… John Berger ise bir göstergebilim ustası. Hayata akademik açıdan bakıyor. Gündelik hayatta göremediğimiz ayrıntıları yazıya dökerek bizlere çok zengin imgelemler vasıtasıyla aktarıyor. Zengin bir görme biçimi ve algılaması var. John Berger'in Metis Seçkiler Dizisinden çıkan O Ana Adanmış isimli bir kitabı bulunuyor. Son olarak, bir başucu kitabından ve fotoğraf konusunda yüzyıla damgasını vurmuş bir adamdan bahsetmeden geçmeyelim istiyorum: Henri Cartier-Bresson. Yazı Görüntü Ses Yayınları'ndan çıkan Karar Anı çok sayıda fotoğraf tutkununun baş ucu olmuş bir kitaptır. İlker Maga tarafından yayına hazırlanan Henri Cartier-Bresson'un bu kitabının sunuş yazısında, 'bu kitap, fotoğrafın manifestosudur' deniyor. Henri Cartier-Bresson, fotoğraf yoluyla hayattan kısa öyküler anlatan bir sanatçıydı. İnsanla birebir sıcak iletişim kuran fotoğrafları ve 'anı yakalamadaki' ustalığıyla fotoğrafın en büyük ustalarından biri oldu. Yazma yeteneği öldükten sonra ortaya çıkan bir fotoğraf ustasıydı.

"Fotoğraf ve düşünce içerikli yazılar sadece yabancıların kaleminden çıkıyormuş gibi yanlış bir izlenim var. Türkiye'de bu tarz yazanlar var mı?" Tayfun Kocaman bu düşüncemi destekliyor, "olmaz olur mu? Çok sayıda saygın isim var. Türkiye'de yazan sanatçıları atlamayalım, onlarında adlarını yazalım" diyor.
Türkiye'de bu tarz yazan çok sayıda önemli yazarımız var. Aklımıza ilk gelenlerden bir iki isim verelim. Başta fotoğraf sanatçısı Nazif Topçuoğlu var. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmış olan üç kitabını hatırlamakta fayda var. Fotoğraf Gösterir Ama…, Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor, İyi Fotoğraf Nasıl Oluyor Yani isimli kitapları fotoğraf sanatına incelikli bir bakış açısıyla yaklaşan eserler.

Nazif Topçuoğlu'nun Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor kitabının arka kapak yazısı, hem yaşadığımız çağa ışık tutarken hem de insanın hayata fotoğraf üzerinden nasıl tutunmaya çalıştığını göstermesi bakımından ilginç. "Bollaşan endüstri ürünlerinin gündelik hayatta yarattığı değişime karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan romantik ideolojiye göre, çocukların doğanın elçileri olarak saf ve bozulmamış bir masumiyete sahip olduklarına inanılırdı. Çürümekte olan maddeci toplum düzeni içinde onların büyüdükçe bu değerlerini yitirdikleri varsayılırdı. Çocukluk 'iyi' bir şeydi, fakat ne yazık ki büyüyünce bitiyordu. Peter Pan hikâyesindeki gibi 'zamanı durdurup hep çocuk kalmak' biçiminde özetlenebilecek olan bu romantik hevesin ideal enstrümanı olarak fotoğrafçılık ortaya çıkmıştı. Çünkü fotoğraflar zamanı durdurmaktaydı, her fotoğraf bir anın ölümünü göstermekteydi. Negatif açıdan da, çocukluğun büyümeyle değil, ölüm ile sona erebileceği gerçeği ve bunun (da) fotoğraflanması söz konusu oluyordu. Ölüm, zamanı durdurmanın radikal bir yoluydu (!)" (Arka Kapak)

Öte yandan, Ankara'dan Tuğrul Çakar var. Tuğrul Çakar hem fotoğraf hem yazı üzerine çok güzel derinlikli çalışmaları olan atlanmaması gereken isimlerden biri. Mesela, Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi 9 Antartist Yayınları'ndan, Akşamüstü Yine Hüzün İmge Yayınları'ndan ve İki Hayat Çek Usta Komer Yayınları'ndan çıktı. İki Hayat Çek Usta bir öykü kitabı. Bir Buçuk Bol Acılı Negatif alt başlığı ile yayınlanan kitapta, Tuğrul Çakar'ın fotoğraf çekmek için çıktığı Doğu Anadolu gezisi sırasında konakladığı bir köyde gördüğü ve yaşadıklarından oluşuyor. Yazar, tanıklık ettiği olayları öyküsel bir dille anlatıyor.

Yine, Tuğrul Çakar'ın özellikle üzerinde durulması gereken bir başka kitabı ise Akşamüstü Yine Hüzün . Kitabın arka kapağında, yazar Oruç Aruoba'nın kitap hakkında yazdıkları, Tuğrul Çakar'ın fotoğrafa ve hayata bakışını göstermesi bakımından önemli. Oruç Aruoba, Tuğrul Çakar'ın kaleme aldığı Akşamüstü Yine Hüzün için şöyle diyor: "Göz ile sözün bir araya getirilmesi zordur. Görülmüş ya da görüntülenmiş bir şeyin anlamının sözelleştirilmesi, yazıya aktarılması, anlatı haline getirilmesi, çok özel anlam dönüştürülmelerini gerektirir. Tuğrul Çakar, fotoğrafçı olarak, yazar olmanın da bir yolunu bulmuş, anlaşılan kameranın arkasına geçişindeki rahatlıkla kalemini eline almış ve gözünün gösterdiklerini söylediği söze aktarmış. O zaman okura da özel bir iş düşüyor; sözün anlamını kavrayıp, geriye, gözün anlamına çevirmek… Bu da zor bir iş." (Oruç Aruoba)Tayfun Kocaman

Yine Ankaralı olup İstanbul'da yaşayan Çerkes Karadağ var. O da fotoğraf ve yazıyla ilgilenen kıymetli isimlerden biridir. Son yıllarda, edebiyat dünyasıyla ilgili ayrıntılı çalışmalar yapıyor. Doruk Yayınları'ndan çıkan Öteki Yüz ve Fotoğrafçıyla Diyaloglar, İmge Yayınevi'nden çıkan Sözde Fotoğraf ve Dost Yayınları'ndan yayınlanan Nüans kitaplarından bazıları. Çerkes Karadağ'ın Sözde Fotoğraf isimli kitabının arka kapağındaki sunuş yazısı, sanatçının hem fotoğraf hem de yazıyı nasıl ustalıkla ele aldığını anlatır: "Sözde Fotoğraf, görüntülerin büyüsünü ve gizemini yaşayan bir fotoğrafçının düşünce ve deneyimlerini kapsayan bir çalışma. Sözde Fotoğraf'ta güdülen amaç, görme biçimini, görüntülerin taşıdığı anlamları ele alarak görüntülerle kuşatılmış okuyucuların düşünsel bir tartışma ortamına kavuşturulmasına katkıda bulunmak; görünümlerden görüntülere uzanan süreçte fotoğrafın varlık nedenlerini, imgesel yanılsamaları ve fotoğrafı doğru anlamanın ve algılamanın ipuçlarını vermek. Çerkes Karadağ bu kitapta, yer alan deyişlerinde, paylaşıma sunulan ve dolaşımda olan tüm fotoğraf görüntülerinde gerçeklikle kurmacayı, doğayla doğanın bir parçası olan insanı, insan yüzlerini, kamerayı ve fotoğrafik görüşü irdeliyor; fotoğrafı fotoğraf yapan dinamikleri sunarak okuyucunun görüntü olgusunu farklı boyutlarıyla kavramasına önemli, katkıda bulunuyor." Her iki isim de düz yazıyla ilgilenen sanatçılar. Son dönemde, Çerkes Karadağ'ın fotoğraf olgusunu irdeleyen çok sayıda kitabı çıktı. Tuğrul Çakar'ın ise duyduklarını, gördüklerini, yaşadıklarını, tanıklık ettiklerini konu alan denemeler biçimde yazıları ve kitapları var.

"Fotoğrafın bir de belgeci yönü var değil mi?" sorusuna, Tayfun Kocaman 'kesinlikle' diyor.
1970 yılında, fotoğrafa ilk başladığım yıllarda benim de amacım yaşadığım çağı kaydetmekti. Benden sonra gelecek olan kuşaklara, bir 'belge' bırakmaktı. 1970'li yıllarda, bugünkü gibi iletişim çok fazla değildi. Fotoğraf çok yaygın değildi. 1980'li yılların ikinci yarısından itibaren ben bu fikrimden vazgeçmeye başladım. Baktım ki, belgeleme olayı çok hızlı bir şekilde bizim dışımızda profesyonel medya tarafından yapılıyor. Haber yapılıyor. Her dakika her yerde bir kameran ve bir fotoğrafçı görebilmek mümkün. SİPA ve MAGNUM gibi çok ünlü ajanslar var. O zaman, bana bir şey kalmıyor diye düşünmeye başladım. Hele son beş yıldır, dijital fotoğrafçılık ve uydudan haberleşme çıktı çıkalı iletişim çok hızlandı. Artık herkes elindeki cep telefonlarıyla bile rahatlıkla fotoğraf çekebiliyor. Bizim belgeselci yaklaşımın artık çok anlamı kalmadı diye düşünüyorum.

Belgesel fotoğrafçılık deyince, Anadolu'yu ilk görüntüleyenler aklımıza geliyor ve söyleşi kurallarını bir yana bırakıp hep bir ağızdan konuşmaya başlıyoruz. Ben hemen 'Fikret Otyam' diyorum, Tayfun Kocaman, 'Yaşar Kemal' diyor ve anlatamaya başlıyor.
Mesela, Çukurova deyince benim aklıma ilk olarak Yaşar Kemal geliyor. O, yazılarında Çukurova'yı konu eder ve toplumsal sorunları işler ve bu yolla toplumun sözel bir fotoğrafını çeker. Öte yandan, bildiğim kadarıyla Fikret Otyam Anadolu'yu ilk defa köy köy dolaşıp fotoğraf çeken ve çektiği fotoğrafları yazan ilk gazetecidir, ilk yazardır. Belgesel fotoğraf, toplumsal konulardan oluşan karelerdir. Özellikle, 1980 öncesi belgesel fotoğrafçıları, Anadolu köylerini tek tek dolaşarak belge fotoğrafı çekmişlerdir. Fikret Otyam, Yörükleri, Alevileri, Güney Doğu Anadolu Köylerini dolaşarak, oradaki yaşamı belgelemiş. Daha sonra oturup buradaki hayatı anlatmıştır. Bizim bilmediğimiz, ufak tefek, sağda solda çalışmalar olmuştur ama geniş çaplı olarak ilk defa böyle bir çalışmayı Fikret Otyam yapmıştır. Anadolu insanını çok iyi anlatan, incelikli anlatan yazar Orhan Kemal'dir. Kısa bir süre önce, Nuri Bilge Ceylan'ın fotoğrafları internette yayınlandı. O fotoğraflarda, Orhan Kemal'in romanlarında, Fikret Otyam'ın yazılarında anlattığı insanları görebilmek mümkün.

"Siyah-Beyaz fotoğraf şiire neden yakındır?" Öylesine damdan düşer gibi pat diye soruyorum ki Tayfun Kocaman bir an yüzüme bakakalıyor. Sonra kendini toparlayıp soruya yanıtlıyor.
O neden yakın olabilir? Düşündüğümde, sanki şiir daha soyut bir yazı stili. Yani, şiir düz yazıya nazaran çok zengin imgelemlerle donatılmış, daha soyut bir anlatım şekli olarak tanımlanabilir. Siyah-Beyaz fotoğrafın normal bir fotoğrafa nazaran çok soyut bir anlatım olduğunu düşünürüm. Siyah-Beyaz fotoğrafta çok zengin bir alt okuma vardır. Anlatmak istediğiniz konuyu, ön plana çıkartacak şekilde renkleri kullanıyorsunuz. Burada renkleri kullanıyorsunuz derken, en siyahtan en beyaza doğru 10 tane renk kast ediliyor. Yani, tonları kullanarak anlatmak istediğinizi ortaya çıkartıyorsunuz. Biz bütün dünyayı renkli ve çok cazip görüyoruz. Fotoğrafı renklerden soyutladığınız, Siyah-Beyaza indirgediğiniz zaman farklı bir dünyaya gitmiş oluyorsunuz. İşte, o farklı dünyada fotoğraf şiirle daha iyi örtüşüyor. Tayfun Kocaman

"Bu arada, internetten hep şiir ve fotoğraf gösterileri elimize geçer. Mesela en çok eserlerinden yararlanılan şairler arasında başta Can Yücel, Nazım Hikmet, Orhan Veli Kanık, Özdemir Asaf gibi çok sevilen şairler gelir. Bir fotoğraf sanatçısı olarak sizin bu şairlerle aranız nasıl?" Daha soruyu sorarken, cümlemi tamamlamaya fırsat kalmadan hemen "Ben bir kere Can Yücel'i çok severim diyor" ve devam ediyor.
Can Yücel'i hakikaten çok severim çünkü söylemek istediği şeyi 'pat' diye söyleyen bir şairdir. Lafı hiç dolandırmadan ne demek istiyorsa, tüm çıplaklığıyla hiç sakınmadan söylediği sözlerle, şiirleriyle insanı vurur. Evet, Can Yücel şiirleriyle insanı 'vurur'. Fotoğraf da öyledir. İyi fotoğrafın insanı 'zınk' diye yerinde 'durdurma gücü' vardır. O fotoğrafı gördüğünüz anda olduğunuz yerde 'kalırsınız'. Burada amaç, insanları 'durdurmak', 'sarsmak', 'düşündürmek', 'bir şeyler anlatmaktır'. Fotoğraf size düşündüklerini, 'en kısa' ve 'en çarpıcı' yoldan anlatmaya çalışır. Öyle, fotoğrafın karşısında kala kalırsınız. İşte, bu fotoğrafın 'vurucu' gücüdür. Aynı 'vurucu' gücü, Can Yücel şiirlerinde görebilirsiniz. Ben bir yazar olsam düşüncelerimi anlatmak istediğim zaman 100 sayfalık bir kitap da yazarım ama bunu fotoğrafta tek bir kare ile anlatıyorsunuz. Şiirde ise çok kısa bir dörtlükle de söylemek istediğinizi anlatabilirsiniz. Şiirin düz yazıya göre, anlatmak istediğini çok kısa, öz, vurucu ve zengin bir şekilde anlatabilme özelliği var. Bence, fotoğraf ve şiir mümkün ve en kısa yoldan anlatmak istediğini anlatma yoludur. Sonra, Ece Ayhan, Orhan Veli ve Özdemir Asaf çok sevdiklerimin arasında yer alıyor.

"Bu saydığınız şairler arasında hangisi fotoğrafa daha yatkın?" Tek kelime çıkıyor ağzından 'Özdemir Asaf' diyor.
İFOD'un 'Siyah' konulu son geleneksel sergisinde, bir fotoğraf sanatçısı arkadaşımız Yusuf Tuvi, şair Özdemir Asaf'ın bir dizesinden yola çıkarak bir çalışma yapmıştı. Fotoğrafın üzerinde 'Bütün renkler hızla kirleniyordu birinciliği beyaza verdiler' dizesi kullanıldı. Bu dizenin altında da Yusuf Tuvi'nin kendi eklediği 'Bütün renkler artık siyah' isimli yazı yer alıyordu. Fotoğraf beyazdan siyaha giden bir renk skalası şeklinde bir çalışmaydı. Önce beyaz vardı. Sonra bütün renklerin yavaş yavaş siyaha döndüğü ve kirlendiği şeklinde bir anlam çıkıyordu.

"Can Yücel'i çok seviyorum demiştiniz. Can Yücel'in hangi şiiri yüreğinizi ısıtıyor?" Kısaca "Tersten Yaşamak" diyor ve şiiri bizimle paylaşarak söyleşiyi bitiriyor.

Tersten Yaşamak  

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak
Daha güzel,
hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Camide, musalla taşında uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içersinde,
Herkes karşınızda saf durmuş,
iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve
ağırbaşlı olarak.   Herkes etrafınızda,
büyük bir itibar, iltifatlar,
çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor,
aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....
Altmışlı yaşlara kadar her
şey garanti,
huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor,
kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe ilk
başladığınız gün size hoş geldin
hediyesi olarak bir plaket ve altın kol
saati veriyor patronunuz..
Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir
makamdan tecrübeli bir insan
olarak işe başlıyorsunuz.
Herkes karşınızda el pençe divan...
Vücudunuzda da bazı hoşa giden
dirilişler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonsal aktiviteler
artıyor, fevkalade....
Aman ne güzel günler başlıyor...
Derken bir gün
patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor,
"artık eve dön, işi bırak,
okumaya başla, harçlığın benden olsun..."
Keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor.
Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken, anne ve babanız sizi götürüp
getirmeye başlıyor,
araba kullanma derdi de yok artık....
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar,
"evde otur, keyfine bak,
oyuncaklarınla oyna"
diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor,
zaman zaman altınızı bile temizliyorlar,
hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve
hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken
anneniz bir gün size süt verme kararını
alıyor ve
başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde,
her an ve
en taze şeklinde hazır.
Bir gün
karanlık fakat güvenli ve ılık bir ortama
giriyorsunuz.
Beslenmek için
ağzınızı açmaya dahi gerek yok;
Bir kordondan besleniyor,
sıcacık,
yumuşacık,
gürültü ve patırtısız bir
ortamda döne döne yaşıyorsunuz.
Sonra küçülüyor, küçülüyor,
ufacık bir
hücre halini
alıyorsunuz. Ve günün
birinde
hayatınız bitiyor...

Can Yücel

Başa dön

Yazarın diğer yazıları:

Seval Deniz Karahaliloğlu - "İçinden Kırmızı Balonlar ve Bisikletler Geçen Resimler: Ahmet Rüştü Doğan"

Seval Deniz Karahaliloğlu - "Yakılan Türkiye ve Aymazoğlu - Genco Erkal ile Söyleşi"

Seval Deniz Karahaliloğlu - "Mehmet Okonşar'dan, Astor Piazzolla yorumu…"


Seval Deniz Karahaliloğlu - "Efesli Olmanın Binlerce Yıllık Keyfi"

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics