MaviMelek
Hermes Kitap
"Kış rüzgârları hüzünlü ve dondurucu / Kuzey denizindeki fırtınalardan gelen, / Aşk kaybedildi, / Bu yüzden, / Özgür olmak için bu kadar çırpınış." The Doors

["Susamuru" Yazıları]"Bir Şehri Enlemesine Kesmek..." - Suat Bilgi

Bir Şehri Enlemesine Kesmek...

"HER KAYIT BİR AYRILIK..."

"Bu asık yüzlü çölde, ansızın bir fotoğraf bana doğru uzanır, beni canlandırır,
ben de onu canlandırırım."

Kendinize ait yalanlamak istediğiniz kaç tane fotoğrafınızın olduğunu hiç düşündünüz mü? Ya da yaşamınızdan alıntılar yaparak kaç fotoğrafın siz olmadığını, kaç fotoğrafın siz olduğunu düşünerek siz olan ve siz olmayan tüm fotoğrafları birer zamanmış gibi düşünüp onları enlemesine kesmeyi istediğiniz oldu mu? Kısa bir süre önce annem ölene kadar böyle bir şey düşünmemiştim. Hatta kısa bir süre önce ölen annemin ölümünden epey bir sonraya kadar da düşünmemiştim. Annem öldüğünde durmadan onun ağzını, kaşlarını, göz kapaklarını düşündüm. Üstündeki geceliği, parmağındaki yüzüğü.

Annemin ölümüyle dünyanın değişimi arasındaki ilişkiyi sorgularken, babamın yaşayışındaki hayatın kaydını tutmaya çalıştım. Değişen bir hayatın ya da değişmesi her haliyle mümkün bir hayatın kaydını tutmanın en belirgin yollarından biri -kim bilebilir, belki de en büyük yanlışlarından biri yaptığım- fotoğrafları tekrar ele geçirmekti ve bu fotoğraflarla hayatımın geçmişte kalan kısmıyla, geleceğe uzanan zamana alıntılar yapmaya çalıştım. Ben babama ait bir kayıt tutuyordum, ama onun yüzü daha şimdiden hayatın bir kaydı gibi karşımda duruyordu. Biraz öncesine kadar bu durum böylece devam etti. Biraz önce anladım ki her kayıt bir ayrılık.
Bir Şehri Enlemesine Kesmek...

Bu sapkın düşüncelere nasıl mı geldim? Şu ana kadar ve özellikle şu ana en yakın bir anda hiç gereği yokken bütün her şeyin bir sığınağıymış gibi John Berger'i hatırlamam ve özellikle de "G"in içinde kendi görünümümü merak edip, çevremdeki her bakışı birer kanıtmışçasına toplamaya çalışıp aynı anda görünebilen birçok bakışın kanatlarında kendimi tekrardan, ama bu kez -emin olun bu bir sömürü değil- kendimi annemsiz doğurabilme isteğinden. Çünkü Berger'in sözünü ettiği şey hiç de yabana atılacak türden değil... Herhangi bir imge kaybolacak bir görünümü kaydeder... (Kendi içinde bir olayın görünümü yoktur çünkü.) Fark etmek, yorumlama olgusunun can alıcı yönlerinden biridir... Kendi fotoğrafınızdan çıkıp tekrar kendi hayatınıza dönmeyi hiç istediniz mi? (İstediğiniz anda lütfen kontras'a dikkat edin!) Fotoğraflanmış bir ıstırap anıyla yüzleşip, olması gerekli bir yüzleşmeyi maskelediğiniz?

Berger'e sığınmaktan başka galiba yapacak hiçbir şeyimiz yok; fotoğraf kendi içinde yalan söyleyemez, ama aynı nedenle doğru da söyleyemez...

Bende kalan fotoğraflara bakılacak olursa dünyanın en aklı başında şehri benimkisi sanırsınız. Örneğin bir tanesi güzel bir akşamüstüne ait. Kırklareli tren istasyonuna gelen trenden, etrafına şaşkın şaşkın bakan bir delikanlı iniyor. Bir zamanların ünlü aktörlerinin tıpatıp aynısı. Boynuna el örmesi, siyah bir boyun atkısı takmış. Yüzünde sinekkaydı bir tıraş. Gözlerini dünyanın en büyük şakacısı gibi etrafında muzipçe dolaştırıyor. Elinde muşambaya benzer parlak deriden yapılmış, Nuh nebiden kalma kocaman bir yol çantası var. İstasyon caddesinde yer alan çay bahçesinde otururken dünyanın en şakacı, gamsız baykuşuyla tanışıyorum. Bu benim küçük dayım, bu benim oyuncu dayım, bu benim anneannemin dizlerine örtü çektiği uyurgezer dayım.

Bir zamanlar bütün kasabalar ve şehirler, sahip olduğunuz dayınıza, amcanıza, halanıza ve teyzenize göre değişirdi. Örneğin her kış ufkumuz daha geniş olurdu. Çünkü kar ufku geliştirir. Ufkumuzu geliştiren kar bütün bir kış buz olur, evlerimizin damlarından yere kadar sarkardı. Sonra bahar gelir, yaz gelir ve biz üzüm bağları arasında buluşur, kızaklarımızı dere kenarlarına saklardık. Dere kenarlarından akardık şehrin gelecekteki tüm acılarına. Çünkü örtünmeyi henüz öğrenmemiştik. Sonra örtünmeyi öğrendik, içimizi örtmeyi ve içimize örtünmeyi. Netliğimiz bozuldu, kendimizi anlayamaz ve anlatamaz olduk. Bir yerlere akmak istedik durmadan. Ama hep şehirler çıktı karşımıza. Vapurlar, trenler, çiçekler, tıka basa dolu otobüsler, ofis odalar...

Çok sevdiğim küçük dayımın uçarılıkları, sahile vuran hayvan leşleri, hemen her gün delirdiğimiz Deli Neşet, sünnetim, sünnetimde sırtında dolaştırıldığım at, perili ev, ilk saklambaç, ilk bisiklet, yunuslar, fener, sonrasında neredeyse benim için bir tutkuya dönüşen Uçmakdere... Üzüm bağları, yazlık sinema, babamın sarhoşlukları, annemin güzelliği, kız kardeşimin doğuşu, ciciannem... Şarap, şarap mahzenleri, gördüğüm ilk silah Wincester, İyi-Kötü-Çirkin, Herkül, Yavru ile Katip, Zoro, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, misket, 5 taş, uzun atlama... Bir mısır tarlasında ateşte mısır közlerken gördüğüm ve görür görmez tutulduğum ilk güzel yuvarlak göğüsler, abimin sakaları, Tommiks, Teksas, Koçenka kadın, Erol Büyükburç.

Şimdi kızaklarla taşıyoruz acılarımızı. Yamaçlardan hız kazanarak iniyoruz kendi içimize. Omuzlarımıza yeraltı kuşları tünemiş, neşeli uzun yolculuklarımız ateş böceklerinden bir ordu gibi üstümüze üstümüze yağıyor.

Akıp giden yol, hızına yetişemediğimiz tren, vapurun o herkesten uzak kuytu köşesi, bir fotoğrafmış gibi düşünüp enlemesine kestiğimiz zamana benzemiyor. Şehri kesmeye başlarsak, başımız döner. Bir köpeğin gözlerine bakmışçasına başımız döner. Şehir bizi örtemez çünkü. Hele İstanbul hiç örtemez.

bilgisuat@hotmail.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics