MaviMelek
"Amaç her zaman, örtüyü masanın üzerini hiç bozmadan çekmektir." Jean Baudrillard

[Gökçeyazın] "Hikmet Temel Akarsu ile 'Babalar ve Kızları' üzerine bir söyleşi"
Hasan Uygun

"BABALAR VE KIZLARI
HÂLÂ ROCK 'N' ROLL DİNLİYOR..."

Yazdığı her eserde Türk dilinin sınırlarını zorlayan Hikmet Temel Akarsu, yeni bir kitabıyla daha yine okurlarının karşısında. Ciltlerle ifade edebilecek upuzun romanlarından sonra bu kez öyküyü deniyor yazar. Gerçi onun bütün yazdıkları da bir tür denemesidir Türk Edebiyatı'nda.

Solan umutlarının peşinde, arabeskten ballad'a, noktründen requem'e dek hayatın dört mevsim halini anlatıyor Kayıp ‘Kuşak Dörtlüsü'nde... Ordan oraya savrulan, sarıldığı umutları yitirmiş hayatların.

‘İstanbul Dörtlüsü' ise farklı bir arayıştır onun yazın serüveninde. Kayıp kuşağın öyküsü bitmemiştir henüz. Çünkü kaybedenler kaybettikleriyle kalsalardı, ne İngilizle tanışabilir ne ‘Küçük Şeytan'ı görebilir ne de media'yı anlamaya çalışırdı. Ama kaybetmek bazen derinden hissettirir insanı, yarayı dağlar bıçak. Her şeyle dalga geçersin sonra, rock ‘n' roll yaparsın mesela. Hayatın rock ‘n' roll ritmi adeta her satırında hissediliyor ‘rock'n roman' serisinin. Bütün o yenilmiş ruh haline rağmen, içindeki coşkuyu korumaya çalışan, soylu bir tavır vardır rock ‘n' roll'da. Başkaldırı da vardır elbette rock ‘n' roll'da –ki başkaldırıdır özü rock ‘n' roll'un- aykırı olmak, dayatılan değerlere karşı çıkmak. Bütün banalliğe rağmen güzel bir şeyi bulup çıkarmak...

Rock ‘n' roll'la sevdası bitmemiş Hikmet Temel Akarsu'nun... Edebiyattaki avangard üslubu öykülerine de yansıyor. “Babalar ve Kızları” da böyle bir kitap. Balladların, requemlerin, arabesk romanların ve tabii ki ‘Ölümsüz Antikite'nin yazarı Hikmet Temel Akarsu bu kez öyküyü deniyor. Aşağıdaki röportaj onun genel olarak yazma, ama özelde de öykü serüveniyle ilgili daha fazla ipucu verecek, Türk edebiyatının Marki'si okurları için yanıtladı.Babalar ve Kızları

Aslında okurlarınız sizi daha çok romancı yanınızla tanıyor, en azından ben böyle düşünüyorum, romanın (piyasa bir tanımla) tam da revaçta olduğu, hatta eski şairlerin bile roman yazdığı bir dönemde, niye bir öykü kitabıyla çıkış yapmayı tercih ettiniz?

Romanın günümüz edebiyat ortamında büyük bir hakimiyet kurduğu gerçek. Fakat yazılan ve yayınlanan eserlerin nitelikleri hakkında ciddi kuşkularım var. Roman yazmak bugün için biraz da bir “görünme şekli” halini aldı. Bir nevi televizyona çıkmak gibi. Ben de varım demek gibi. Benim de bir hikayem var, bana da kulak verin, beni de önemseyin diye sızlanmak gibi adeta. Tüm bu anlayışlar benim edebiyat algıma uymaz. Ben kendimi hala romancı olarak görürüm ama roman revaçta diye bu durumdan yararlanmaya kalkmam. Ne gerekiyorsa onu yaparım. Roman kuşkusuz yine yazacağım. Ama on ikinci romanım da çıksın diye değil. Gerçekten söyleyecek yeni bir söz ve tarz bulduğuma inandığımda tekrar romana girerim. Bunu bulamazsam girmem. Onun yerine başka özgün, günümüz şartlarına uygun, heyecan verici, yaratıcılığa açık edebiyat formları üzerinde değişik deneylere girerim. Öykü gibi mesela...

Nasıl yani? Bu bölümü biraz açar mısınız? Öykü sizce deneysel çalışmalara olanak veren yaratıcılığa açık bir form mu? Günümüz şartlarına uygun derken neyi kastediyorsunuz?

Her sabah fabrikada kart basan işçi gibi, dikiş makinası gibi çalışan, sürekli aynı şeyleri yazan sıra işi eserler verip duran, kendini kabul ettirmiş yazarlar vardır. Kuşkusuz onların yaptıkları da bir tarzdır. Saygı duyarım. Fakat benim tarzım bu olamaz. İç dünyamda “Evreka” diye çığlık atacak kadar özgün bir buluş yapmadıkça bir şeyler yazmaya çabalamanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Yaratıcılığın edebiyatın temel kaygısı olması gerektiğini düşünüyorum. Yazar kişinin bir nevi mucit ruhuyla çalışması gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz edebiyattaki buluşlar çok daha soyut ve iç dünyalara dair olacaktır ama bunun diğerinden daha önemsiz olduğunu kimse söyleyemez. Öykünün deneysel çalışmalar ve günümüz şartlarına yatkın bir edebiyat formu olması beni bu alana mıknatıs gibi çekti. Genelde öykü yazmanın bir sonraki aşaması romancılıktır. Bende tersi oldu. Romandan öyküye geçtim. Çağımızdaki hız, tempo ve zamansızlık; girift toplumsal-sosyal olaylar ve kaos fazla ayrıntıcı davranıldığında edebi mesajların verilememesi sorununu getirmiştir. Günümüzde pekçok romancı 600-700 sayfalık eserler vererek bu sorunsalı aşmaya çabalamaktadır. Bence bu battıkça batmaktır. Günümüzde 700 sayfalık bir anlatıyı okumak isteyebilecek kişilerin marjinal olduklarını düşünüyorum. Öykünün imkanları, yani; kısalığı, vuruculuğu, netliği ve yaratıcılığı kışkırtan tarzı, edebiyatın pek çok kaygısının yansıtılması için çok çok elverişlidir. Bu alana girdim. Gerçekten de çok özgür, yaratıcı ve zevkli bir çalışma süreci oldu benim için. Öyküyü seviyorum.

Gerek romanlarınızda gerekse de “Babalar ve Kızları” adlı öykü kitabınızda yürüttüğünüz söylemde, kurduğunuz cümlelerde, sürekli “soylu” ve “yüksek değerler”e vurgu yapan bir tını var… Durumlarınız hep olağanüstü. Karakterlerinizin diyalogları adeta Sheakespeare'ane… Öte yandan Türk diline çok önemli bir katkı yapıyorsunuz. Peki, edebiyatımızı ucuz öykülerin doldurduğu bir dönemde neden böyle bir yazı dilini tercih ediyorsunuz?

Korkarım bu benim bilerek, isteyerek uyguladığım bir yöntem değil. Yani, benim de şöyle bir dilim olsun, üslubum şöyle tınlasın, insanların kalbini şöylece avucumun içine alayım diye bir hesabım yok. Ama yazarlıkta belli bir süreden fazla zaman geçirdiğinizde, bir birikime sahip olduğunuzda, sevseniz de sevmeseniz de size ait bir üslup oluşuyor. Bu üslubu da okuyan hemen tanıyor. İmzasız yazılarımın bile bana ait olduğu hemen anlaşılıyor artık. Gizli saklı bir şey yazamıyorum yani. Bana ait bu üslup, her gerçek yazarda olduğu gibi temellerini aslında yazınsal ve düşünsel kaygılarımdan ve yaşam karşısındaki duruşumdan alıyor. Edebiyatın muhaliflerin sanatı olduğunu bilen bir yazar olarak, serüvenimin başından beri hep toplumumuzu, dünyamızı ve bireyin iç dünyasını sıradanlaştıran, aleladeleştiren, düzeysizleştiren ve tutsak alan egemen popüler kültürün karşısında yer aldım. Bu süreç içinde koyduğum tavırlar dilimin böyle olmasını kendiliğinden getirdi. Erdem, kadim zamanlardan bu yana felsefenin ve edebiyatın en önemli kaygısıyken, “yeterince”(?) edebiyatçı olursanız siz de zaten ister istemez o söylemin bir temsilcisi olursunuz. Benim durumum bu.

Rock ‘n' roll dönemini öyküye yeni bir tür getirebilecek kadar güçlü görüyor musunuz? Sizce öykünün tür olarak yeni bir açılıma ihtiyacı var mı?

Benim kitabıma Rock ‘n' Roll Öyküleri demem bir tür adlandırma kaygısından dolayı değil aslında. Tüm bu öyküler Rock ‘n' Roll ruhunu yansıttığı için çekinmeden bu ibareyi koydum eserimin isminin altına. Rock ‘n' Roll bildiğiniz gibi yaşadığımız son yarım yüzyılda isyanın, başkaldırının, muhalefetin ve aykırılığın müziği olarak geniş gençlik kitlelerinin kalbinde yer etti. Tüm bu kaygılar aynı zamanda edebiyatın da kaygıları değil midir? Öyleyse, son yarım yüzyılda edebiyat ve Rock ‘n' Roll arasında sağlam bir yol arkadaşlığı olması gerekmez mi? Gerekir! Zaten de öyle olmuştur. Taa ikinci büyük savaş sonrası Hermann Hesse edebiyatıyla başlayan, (Sidharta, Bozkırkurdu vs.) ardından Beat Kuşağı ile devam eden, (Kerouac, Burroughs, Ginsberg, Bowles, Brautigan vs.) ve hippyizmle zirveye vuran Rock ‘n' roll edebiyatı günümüzde hala en sağlam muhalefet ve yadsıma odağıdır. Çağımızın öyküsünün bu odaktan feyz almaması düşünülemez.

Edebiyatta hep avangard bir duruşunuz var, yazdıklarınızla sürekli türleri zorluyorsunuz, bu halde sizi koyabileceğimiz bir kategori var mı? Ya da kendinizi belli bir kategori içinde görüyor musunuz?

Korkarım bu sorunun yanıtını vermesi gereken ben değil, gelecekteki edebiyat tarihçileri, sosyologları olmalı. Eğer şahsımı anılmaya ve hakkında söz söylemeye değer bulur ve kayıtlarına geçirmeye değer görürlerse en “uygun” ifadeleri bulacaklarına eminim Sayın Hasan Uygun...

“Seyyah” isimli öykünüzde olduğu gibi, yeni kitabınızdaki diğer tüm öykülerde de güzel olan her şeyin olanaksız olduğuna dikkat çekiyorsunuz, gerçek hayatta olduğu gibi edebiyatta da güzel gerçekten olanaksız mı?

Babalar ve Kızları (Rock ‘n' Roll) öyküleri hüzünlü bir kitap. Zaten kitaba adını veren tema da bence dünyanın en hüzünlü insanlık durumlarından birisi, belki de en eskisidir. Bu konu antik tragedyalarda bile işlenmiştir. (Electra vs.) Ben aslında Rock ‘n' roll öykülerinde çağın buhranlı, depresif atmosferinin yanı sıra Rock ‘n' roll'un nostlajisini de dışlamayan, hatta Elvisler çağına filan göndermeler yapan bir duyguyu yakalamaya çabaladım. Çünkü günümüzde rock'ın nasıl yapıldığını bilen biriyim. Doom'uyla, Grunge'ıyla, Heavy Metal'i iyle, Gothic'iyle... Benim kitabım tüm bu çağdaş rock formatları yanında oldukça naif kalır. İnsanların Katmandu yollarına düştükleri hippyizm çağının saflığı, melankolisi ve kimi zaman pastoral özlemleri vardır adeta benim öykü kitabımda. Yani nasıl söylesem... Hayat zaten rock gibi. Sert ve hüzünlü... Acımasız ve melankolik... Zor ve çok zor... Her güzel şeyin olanaksız olduğu kaygısına düşürebilecek kadar zor... Ama güzel gerçekten olanaksız olsaydı sanırım yazmaya gerek de kalmazdı... Güzele yönelişin, onu ararken çekilen acıların adı değil mi edebiyat?

Peki günümüz edebiyatında güzel diyebileceğiniz kalemler var mı, varsa örnek verebilir misiniz?

Korkarım bu sorunun da yanıtını vermesi gereken ben değil, gelecekteki edebiyat tarihçileri, sosyologları olmalı. “Mahut kişiler”, o günlerin edebiyatında güzel kalemler var mıydı diye bir kayıt düşmeye kalktıklarında “uygun” isimleri kaydedeceklerine eminim Sayın Hasan Uygun...

Babalar ve Kızları / Öykü
Hikmet Temel Akarsu

Başa dön

 

Gökçeyazın

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics