MaviMelek
"Kendi kendimle hesaplaşma benim kötü huylarımdan biri. Ne yaşamımdan memnun oldum, ne yazdıklarımdan." - Ferit Edgü

[Editör'den] "Ferit Edgü’de Benzemezliğin Dili" | Hasan Uygun

Ferit Edgü

"SIRADAN İNSANLARIN HİKÂYELERİ"

Yazar, her şeyi bilen, çözümleri ve bileşimleri gerçekleştirmiş, çıkacağı yolculuğun haritasını çizmiş; pusulasını usturlabını, basınç ve derinlik ölçeğini yedeğine almış kişi değildir.
Şimdi Saat Kaç / Ferit Edgü

Dünya (özellikle Batı) edebiyatı göz önünde bulundurulduğunda, akımların büyük bir öneme sahip olduğunu görürüz. Akımlardan beslenen, bu yolla kendine bir yön çizen veya yeni yollar açan pek çok yazar / sanatçının ortak özelliği, kendinden önce gidilen yolu / yolları, varılan sonuçları ve tıkanılan sapakları iyice gözlemlemiş olmalarıdır. Yeniyi yapmak, eskinin imkânlarını tüketmeyi gerektirir çünkü. Her yeni akımı bir sıçrama, bir öncekinin tamamlayıcısı olarak görmek ve dünyanın bilimsel, teknolojik, ekonomik ve siyasi gelişim seyri göz önünde bulundurulduğunda, içinden çıktığı toplumun o anki ruh haline tekabül ettiğini söylemek mümkündür. Fakat yıkmadan yeniyi yapmak da mümkün değildir.

Bazı akımların izi sürülse de, (hiçbir zaman) tam anlamıyla “bir okul, akım olmadı Türkiye'de”.(1) Akımlar yoluyla kavranması mümkün olan dünya edebiyatının aksine, Türkiye söz konusu olduğunda, özellikle bazı dönemlerde oluşan sinerjinin kuşak kavramıyla yer değiştirdiğini ve bu yönde ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkçe edebiyata damgasını vuran bir kuşak var ki, aradan altmış yıl geçmiş olsa da bugün hâlâ o kuşağın etkilerinden söz ediyor, gerçekleştirdikleri sıçramanın izlerini sürüyor ve olanca çeşitliliği ve yönsemelerine rağmen bazı isimleri (Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Nezihe Meriç, Sevim Burak, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Orhan Duru, Demir Özlü, Leylâ Erbil, Onat Kutlar vd) yan yana getirebiliyoruz. Burada sözü edilen kuşak kavramını elbette sadece yıllarla ifade etmek yetersiz kalacaktır. Türkiye'de kuşakdaşlığın oluşumunda yılların yanı sıra bazı dergilerin de etkileri olmuştur. Tabii dergiciliği, Sait Faik'in deyimiyle, “bir dert yüzünden sevişen insanların toplandığı yer” olarak gören dergilerden bahsediyoruz. Aynı dertten mustarip olmasalar gerek ki, yine 1950 Kuşağı yazarlarından bahsederken hepsini aynı kefenin içine koyamıyoruz.

Sait Faik | Berç Toroser1950 Kuşağı ve Sait Faik

a dergisine hiç yazmamış olsa da, “Yazınsal yönsemesi bakımından 'a' kuşağından sayabileceğimiz Ferit Edgü,”(2) 1950 kuşağının da önemli yazarlarındandır.* Edebiyatımızda yayın macerası bakımından çok kısa, ama etkileri göz önünde bulundurulduğunda çok uzun bir zaman diliminde varlığını sürdüren a dergisi, döneminde gerçek bir sıçrama gerçekleştirdi. “1960'lardaki 'bunalım'ı kâh gerçek-üstünün kâh us dışının motifleriyle öyküledikleri ana izleklerine koşut”(3) 1950 Kuşağının yazın anlayışı, elbette tek yönlü bir mecradan akmadığı gibi beslendiği kaynaklar itibariyle de çeşitlilik gösterir. Mesela aynı dönemde öne çıkan ve bir takım gibi hareket etmeye çalışan Mavi dergisi çevresi de bu yazınsal sıçramanın önemli aktörlerindendir.

Ancak her iki derginin de Türkçe edebiyata getirdiği yenilik ve sıçramanın izleri sürüldüğünde bunların bir akıma tekabül etmediğini yine Ferit Edgü'nün şu sözleriyle de doğrulayabiliyoruz: “Bizler, 50 kuşağı bir araya gelip bir okul oluşturmayı istedik, ama yeterli bir temelimiz yoktu. Mavi dergisi çevresinde toplandık, bir takım gibiydik. Mavi Akımı deniyordu, ama yanlıştı bu, çünkü böyle bir akım olmadı hiç.(4)

Bir akım oluşturma temelinden yoksun ve yazınsal yönsemeleri bakımından ilerleyen yıllar/yaşlarda birbirlerinden farklılaşsalar da 1950 Kuşağını bir anlamda birleştiren önemli durumlardan biri, iki derginin (a, Mavi) çevresinde kümelenmiş ve bu iki koldan Türkçe edebiyata dahil olarak kendi üsluplarını oluşturmalarıdır. Diğer ve asıl birleştirici özellikle ise Sait Faik'tir. Ferit Edgü, bir yazısında bu birleştirici öğeyi şöyle tanımlıyor: “Dostoyevski'nin, 'Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan geliyoruz' demesi gibi, bizler de (1950 kuşağı denilen öykücüler, ama aynı zamanda Vüs'at O. Bener'ler, Yusuf Atılgan'lar, Bilge Karasu'lar, Nezihe Meriç'ler de) Sait Faik'ten geliyoruz.(5)

Buluşmalar | Ferit EdgüTabii 1950 Kuşağının ana damarından biri Sait Faik ise, bir diğer damarını da Sabahattin Ali ile Orhan Kemal çizgisi oluşturur. Fakat yine Edgü'nün de Buluşmalar(6) isimli kitabında ifade ettiği gibi, 1950 Kuşağının yazarları üzerinde Sait Faik etkisinin çok daha yoğun olduğunu söyleyebiliriz.

1997 tarihli Düşler-Öyküler dergisine verdiği röportajda da Buluşmalar isimli kitabındaki düşüncelerini şu sözleriyle destekler: “Her kuşak gibi, biz de kendi yeniliğimizi getirmek istiyorduk. Ama hem çok gençtik, hem de yeterince donanımlı değildik. Bu açılımı Sait Faik'te gördük.(7)

Edgü'nün deneyciliği

Sait Faik'in yanı sıra dünya edebiyatından bazı yazarların da kuşağın üzerinde yoğun etkileri vardır. Başta Dostoyevski olmak üzere Kafka, Joyce, Beckett, Sartre ve Camus en çok etkilendikleri arasındadır. Ferit Edgü'nün etkilendiklerinin başında ise Kafka ile Beckett'ı sayabiliriz.

Birçok söyleşisinde hiçbir zaman Kafka veya Beckett gibi yazmaya çalışmadığını ifade etse de metinlerindeki varoluşçu katman, bizi yine de bu yazarlara götürüyor. 1950 Kuşağı yazarları arasında varoluşçuluğa en yakın duran Edgü'nün yazınındaki varoluşçu katmanın beslendiği asıl damar ise tabii ki Sartre'dır. “Sartre her zaman bir yol göstericiydi benim için. On sekizimde, 'Ya Sartre gibi olurum ya hiçbir şey' dediğimden bu yana, yıllar geçti. Sartre 'gibi' olmanın, yalnız kişisel yeteneğe değil, o yeteneğin, içinden çıktığı topluma da bağlı olduğunun bilincine varmamıştım delikanlılığımda.(8)

Yukarıdaki ifadesinden Edgü'nün, elbette başka bir sonuca da gidebiliriz; daha doğrusu edebiyat yolculuğunun başlangıcına. Ama (belki de mütevazılığının bir yansıması olan) ironik bir olamamışlık, eksiklik duygusu ile kendisini büyük bir yazar olarak görmek konusundaki alçakgönüllülüğü, pek çok söyleşisi yanı sıra eserlerine de yansımıştır. Bir söyleşisinde şöyle diyor mesela: “Söylenenlerin tersine usta bir yazar değilim ben. Hatta zaman zaman bir çırak bile olmadığımı düşünüyorum.(9) Son olarak Radikal Kitap 'a verdiği söyleşide de yazarın yine benzer bir ifadesine rastlıyoruz: “Büyük bir yazar olmadığımı biliyorum, ama küçük bir yazar olmadığımı da biliyorum.(10) Benzerlik taşıması açısından Eylülün Gölgesindeki Bir Yazdı romanın girişindeki şu ifade de çarpıcıdır: “Yazdıklarımın büyük bir olasılıkla hiçbir önemi yoktu. Hiçbir değeri.(11)

Ferit EdgüBöylesine alçakgönüllü bir yazarın edebiyat yolculuğuna çok genç yaşta başladığını söylemeye gerek yok sanırım. Ödüllü pek çok eserine rağmen, eserlerini yüceltmeyen, her yazma eyleminde yeni bir yolculuğa çıkan, yepyeni bir yol açmaya çalışan, aynı zamanda deneyci bir yazardır Ferit Edgü. (Ki bu yazımda asıl üzerinde durmak istediğim, Edgü'nün deneyciliğidir.) Deneyciliği biçim üzerindendir tabii. 1950 Kuşağının diğer pek çok yazarı gibi kendi dilini, üslubunu/biçemini oluşturmaya çalışmış, hiçbir zaman da aynı çizgi üzerinde durmamıştır. Kendine özgü olmayı, benzemezliği (authentique) hedeflemiş; olanı yinelemek yerine yıkmanın ve yeniyi yaratmanın yollarını zorlamıştır.

On dördünde Tanpınar'la şiir tartışan, on yedisinde dergilerde öyküleri yayımlanan, on sekizinde Sartre gibi olmak isteyen ve yirmili yaşlarda Café Flore veya Deux Magots'ta sık sık Genet, Sartre, Giacometti ve Beckett'la karşılaşan deyim yerindeyse çocuk yaşlardan itibaren edebiyat/sanat soluyan ve her eserinde yazma nedenini de tartışan, dilin ifade olanaklarını sonsuzca zorlayan bir yazardır Ferid Edgü. “Marquis de Sade'la, Artaud ile, Lautrémont'la daha önceden tanışıyordu. Yüzyılımızın belki en büyük anarşist ressamıyla, Picasso ile çok yönlü olarak karşılaştı. Giacometti ile, Fikret Muallâ ile aynı masada oturdu, César'la dost oldu.”(12) Ayrıca Beyoğlu kaldırımlarında kaplumbağa dolaştırmışlığı da vardır ki, bu kaplumbağa gezdirme meselesini tam olarak anlayamasak da, yine yirmili yaşlarında Baylan'da Demir Özlü'lerle, Onat Kutlar'larla ateşli edebiyat tartışmalarına dahil olduğunu Onat Kutlar'ın ifadelerinden öğrenebiliyoruz.

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı | Ferit EdgüFotobiyografik anlatı

Feridun Andaç'ın da ifadesiyle, yaşamı ve yapıtları üzerine konuşmayı pek sevmeyen Ferit Edgü, eserlerinde de bu tutumu sürdürür. Hakkâri'de Bir Mevsim ve Hakkâri dönemine değgin anı/kurguları içeren bazı metin parçalarını hariç tutarak söylersek; biyografik öğelerden alabildiğine arındırılmış ya da biyografik gibi görünen bazı metinlerinde bile kurgunun açık denizlerinde okuru bir başına, pusulasız bırakan bir yazar olarak çıkar karşımıza Ferit Edgü. Burada akla gelen ilk örnek, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanındaki Çakır karakterinin anlatıcı yazarın çocukluğunda derin izler bırakmış, hayatına dahil olmuş bir insan olarak sunulmasıdır mesela. İlk bölümünde romanın, anlatıcı yazar samimi bir dille, çocukluğunun geçtiği konağın ahırında atlarıyla yaşayan, kimsesiz, kambur, toplum dışı ve yalnız olmasına rağmen bunu atlarıyla gideren bir adamın hikâyesini anlatır. İyi niyeti, saflığı, hayatı olduğu biçimiyle kabullenmiş olmasının yanı sıra dünyada hiç kimsede olmayan bir yeteneğin sahibidir de Çakır. Atlarıyla konuşup onlardan dinlediği masalları, anlatıcı karakterin çocukluğuna anlatmış, onun hayal dünyasını zenginleştirmiş -belki de yazarlığının ilk tohumunu atmıştır. Bu yüzden yazar, Çakır'ı anlatmayı bir yük olarak üzerinde taşımaktadır. Ama gelin görün ki, nasıl anlatacağı sorununu çözemediği için bir türlü hikâyesini yazamamıştır. Bunun için Çakır'ın hiç olmamış fotoğraflarını kurgulayarak, onu fotobiyografik anlatmayı dener. Tam da romanın yarısına yaklaşmış ve yazarın çocukluğuna dair ilk elden bir hikâyeyi okuduğumuzu düşünürken, “ARA” bölümünden sonraki açıklama (tabii bu açıklamayı da kurgunun bir parçası sayabiliriz ama)** bir anda yüzümüze soğuk sular serpiyor. Yazar, okuruna “uyan” dercesine başka bir gerçek atıyor ortaya. Aslında anlatıcı yazar, bu hikâyeyi Boğaz vapurunda yaşlı bir adamdan dinlemiştir. Dolayısıyla başta kendisininmiş gibi anlattığı anılarla, yazarın uzaktan yakından ilgisi yoktur.

“Ben de yazabilirim”

Yaralı Zaman | Ferit EdgüÖte yandan Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanındaki önce hikâyeyi olabildiğince kendine yaklaştırma ve daha sonra ani bir hareketle uzaklaştırma yöntemine -örnekler birbirini eşitlemese de- Yaralı Zaman isimli anlatısında da rastlıyoruz. Metnin anlatıcı yazarı, Halepçe Katliamı'ndan kaçarak Türkiye'ye sığınan Peşmergeler'in göçlerine yerinde tanık olmak için çalıştığı gazetenin muhabiri olarak Hakkâri'ye gider ve oradaki tanıklıklarını daha sonra bir anı/anlatı metni olarak kaleme alır. Gerçekten de, daha sonra kitapla ilgili yapılmış olan röportajlarda yazarın, bu kitabın oluşum süreci öncesi ve sonrasında hiçbir şekilde Hakkâri'ye gitmediğine dair beyanatını okuyana kadar, anlattıklarını yerinde görmüş gibi düşündürüyor okura (1964'teki Hakkâri deneyimini ayrı tutuyoruz burada).

Kendisine yaklaştığı ve uzaklaştığı kurgularıyla, dostlarının birinci elden tanıklıklarını içeren bazı ifadelerin de izini sürersek kesinleyebileceğimiz bazı bilgilere ulaşabiliriz yine de Ferit Edgü'nün çocukluğuna dair. Mesela Beykoz'da, Yunus Emre'den ilahiler okunan bir evde büyüdüğünü. Yalnız bir çocuk olduğunu. Bu yalnızlığını paylaşacak kimsesi olmadığı için kitapların dünyasına sığındığını ve İkinci Dünya Savaş'ı yıllarında gazete kâğıtlarından yapılan kesekâğıtlarını düzgünce açarak oradaki yazılara kadar eline ne geçerse okuduğunu, ama 1951 yılında Sait Faik'in Şahmerdan'ıyla karşılaştıktan sonra “Ben de yazabilirim” diyerek yazma cesaretini aldığını... Bundan önce de kaleme aldığı birtakım şiirleri, kurgusal metin parçaları vardır tabii Edgü'nün, ama sıradan insanların hikâyelerine, tüm çıplaklığıyla ilk kez Sait Faik öykülerinde tanık olur. Toplumun dışında veya kenarında kalmış, ayrıksı, anti kahramanlardır bu insanlar aynı zamanda. Tıpkı Edgü'nün öykülerindeki birçok karakter gibi. İlk kitabı Kaçkınlar'dan (1959) itibaren bu yönelişi görmek mümkün. Toplum tarafından dışlanmış, anlaşılamamış ya da kendilerine deli gözüyle bakılan kişilerin hikâyelerini bir bakıma fantastik bir biçimde ele alır Kaçkınlar isimli kitabında Edgü. İkinci öykü kitabında ise daha bir içe bakış söz konusudur. İnsanın kendisiyle, yaşamla ve toplumla olan konumunu sorguladığı öyküleriyle Bozgun (1962), yine anti kahramanları taşır hayatlarımıza. Benzer bir seçimi Av'da (1968) da sürdüren yazar, bu kitabında da yine sistemin dışına itilmiş veya toplumun kenarında kalmış ayrıksı karakterleri gözler önüne serer.

Yukarıda da değindiğimiz, genel olarak 1950 Kuşağı, özel olarak da Ferit Edgü yazınında Sait Faik etkisine geri dönersek; tipik olarak anti kahraman olgusuyla karşı karşıya kalırız. Sıradan bir köylüdür bazen onun kahramanı, bir katil, bir kaçakçı, at bakıcısı bir kambur, esrar satıcısı, kaçık bir ihtiyar, bir şizofren ya da çaresiz bir insan... Öte yandan hayvanlar da çokça bir karakter olarak belirir Ferit Edgü öykülerinde: at, kedi, köpek, fare, papağan vd... Hayatın ayrıntılarıdır öykülerine yansıyan. İnsana ve hayvanlara bunca odaklanmış olan yazarın öykülerinde ise Sait Faik'in aksine betimlemelere çok az yer verilmiştir. Betimlemeyi sevmediğini, bir tarz olarak betimlemelerden özellikle kaçındığını, bunun yerine olayı ön planı aldığını ayrıca belirtir röportajlarında. (“… betimlemekten hoşlanmıyorum. Kendi içinde bir amacı olmadığında bana gereksiz geliyor betimlemeler.”)(13)

Doğu Öyküleri | Ferit Edgü“Birtakım cümleler”

Sıradan ya da ayrıksı, fakat hep bu topraklara özgü, bir yanıyla tanıdık, her an yanımızdan geçip gidebilecek birinin öyküsüdür Edgü'nün genelde anlattığı. Ancak öykülerinde yer verdiği karakterler olabildiğince yerelken, temaları da tam anlamıyla evrenseldir. Çünkü bakış açısını yerelden evrensele değil, evrenselden yerele yöneltmiştir. Resim sanatına olan ilgisinin itkisiyle de olsa gerek, genel görünümün içindeki ayrıntılara, bütündeki parçaya, maddenin özündeki çekirdeğe yoğunlaşmıştır çoğunlukla. Bu yüzden de kısa öyküye, onun tanımladığı ve ortaya koyduğu biçimiyle minimal öyküye yoğunlaşır yazarlığının son dönemlerinde. Kısa öyküden de kısa olduğu için minimal adını verdiği bu öykülerin ilk örneklerini Binbir Hece (1991) ve Doğu Öyküleri'nde (1995); uç örneklerini ise Do Sesi'nde (2007) okuyabiliyoruz. Öyle ki tek cümlelik öyküler bile vardır bu kitabında. Tıpkı yaşamının son yıllarında günde sadece bir cümle yazabilen Beckett gibi, ayıklayarak ve arıtarak son dönem eserlerinde giderek yalınlığa, sadeleştirmeye, gitgide sözcüklerden uzaklaşmaya, okuyucunun düş gücünün tamamlayabileceği öykücüklere yönelmiştir ki, “biriktiklerinde belki bir öykü, bir anlatı oluşturabilecek uzunlukta”ki “birtakım cümleler”e indirger Ferit Edgü de yazınını.

Sonuç olarak, bir yalnızlıkta (çocuk yalnızlığı), bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, bir aykırı, horlanmış olarak yazan 1950 Kuşağının öncü yazarlarından Ferit Edgü, tüm umutsuzluğuna rağmen bugün de kendi benzerlerini bulabilmek için cümleler biriktiriyor, kendi kuşağını aşarak kuşağımıza da öncülük ediyor.
~~~

Notlar:
* İlk sayısı 15 Ocak 1956 tarihinde çıkan a dergisi, aylık olarak yayınlanır. Derginin yayınlanma amacı, şiirde “Garip Hareketi”ne, hikâyede de, “Köy Edebiyatı Gerçekliği”ne karşı bir tavır içinde bulunmak ve bu yolda yazılar yayınlamaktır. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Erdal Öz, Demir Özlü ve Muzaffer Buyrukçu'nun hikâyeleri burada çıkar. (Kaynak: “Türk Edebiyatında Kısa Hikâye”, S. Dilek Yalçın-Çelik. Türkbilig: Türkoloji Araştırmaları, 2002,(3):106-129)

** 1989 tarihli Hürriyet Gösteri dergisindeki yazısında Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanının başlangıçta bir bütün olduğunu, daha sonra bu bütünü parçaladığında ise yeni yapı için elinde iki parça kaldığını ve bu iki parçayı birleştirmek için de iki yıl beklediğini belirtmektedir. Taa ki bir gün Boğaz vapurunda bir ihtiyarın yanına gelip onunla konuşmasına değin. Dolayısıyla romanın “ARA” bölümünden sonraki açıklama da yazarın gerçek sesini duyurduğu bir parça gibi durmaktadır. Ancak gerçekliği yine de tartışılırdır...
~~~

Kaynaklar:
(1) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(2) Füsun Akatlı, Öykülerde Dünyalar - Eleştiri Yazıları, s. 83. Boyut Yayınları, İstanbul 1998.
(3) A.g.y.
(4) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(5) Ferit Edgü, Buluşmalar - Yazarlar / Ressamlar; s. 53. Can Yayınları, İstanbul 2007.
(6) A.g.y.
(7) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(8) Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, s. 110. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2008.
(9) “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997, S: 9.
(10) “Öteki Olmadığı Sürece Ben de Yokum”, Radikal Kitap, 3 Eylül 2010, S: 494.
(11) Ferit Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, s. 11. Can Yayınları, İstanbul 2007.
(12) Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, s. 10. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2008.
(13) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 06/10/2010

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics