MaviMelek
Hermes Kitap
"Bir yalnızlık köşesinde, tam anlamıyla ruhu 'hiçliğe' yuvarlanmış ya da inanılmaz derecede şaşırtıcı bir ruh gücüne sahip olan insanlar yaşayabilir." Balzac

[Öykü]"Frenk Gömlek" - Ömer Faruk Şen

Frenk Gömlek

"SUÇLU HEP GÖZLERDİR"

“Karın şeytandan hamile!.."
Bu cümle, sessiz bir çığlık şeklinde ifade edilebilecekken sadece bir fısıltı olarak gelmişti Cafer'in kulağına… Sesi derinden gelen bir fısıldı…
Yerden yüksekliği yirmi metreyi bulan, çevresindeki tepeciklere göre en yüksek tepecikte monte edilmiş gözetleme kulesindeki bir insanı ziyarete gelen bir sese aitti bu fısıltı. Ses, belli bir dalga boyu düzeyiyle ve desibel ile ölçülen ve hissi olmayan bir şeyken, bu fısıltıya ses demek zaten abesle iştigal olur ki, biz buna 'kötü ruhun sarımsak yedikten sonraki nefes kokusu' da diyebiliriz. Ancak bir şey var ki bu ses veya his, çok derinlerden geliyordu… Dalga boyu olmayan… Desibel hanesinde sayı okunmayan… Aslında var olmayan… Sadece Cafer'in hissettiği bir şey. Ve Cafer, bu hissettiği şeyi kendi lügatında ses olarak tanımlamıştı. Bu tanımdan yola çıkarak, ses olarak tanımladığımız bu şey de, bir aydan fazla bir zamandır rahatsız ediyor; hatta delirtiyordu gözetleme kulesinde tek başına kalan Cafer'i.

Cafer, küçükken büyük emelleri olan, büyüdükçe bu emelleri küçülen sıska, karşıdan yıkılıverecek gibi gözüken, ailesinin yazılı olmayan kurallarına derinden bağlı, sıradan bir Anadolu genciydi. Orhan Gencebay'a "baba" der, Ferdi Tayfur'u her ne kadar açıkça söylemese de "baba"sından çok severdi. Normalde beyaz olan teni, sürekli güneş altında kalmaktan esmerleşmişti. Küçükken hafta sonlarında büyüklerinin elini öpmeye giderdi. İlkokulda arkadaşları, boynu uzun olduğu için ona Leylek Cafer lakabını takmışlardı. Başı vücuduna sonradan eklenmiş gibi duruyordu Cafer'in… Yüzünden hiç eksik etmediği arabesk bir ifadeyle, mertliği ve karısının güzelliği ile övünürdü hep.

Cafer'in işi yerden yirmi metre yüksekliğinde ve yaklaşık beş metre kareden oluşan bir kulübede gözcülük yapmaktı. Görevi, yangınları önceden görüp haber vermek, tarlaları korumak ve kaçakçılara gözdağı vermekti. Kulübesinde gün boyu olmasa da tamamına yakın, cızırtısı susmayan bir telsiz, dışı tarlada kullanılmaktan simsiyah olmuş bir piknik tüpü ve siyah beyaz bir televizyonla yaşardı. Cafer'in kapıda asılı olan montu kirden parlıyordu. Diğer elbiseleri ise iki haftada bir Çorova deresinde yıkanıyordu ve kalıcı kirleri elbiselerine ayrı bir hava katıyordu. Her gün saatlerce, darmadağın yatağı üzerindeki iki kirli battaniye ile güreşerek televizyon izliyordu. Sessiz filmleri kaçırmazdı. İkindiye doğru çayını demler ve kısmen de olsa günün yorgunluğunu atardı. Yemeğini ise iki günde bir anne tarafından yeğeni olan Yusuf getirdi. Cafer kovmasa günlerce kalmaya niyetlenirdi Yusuf; ama Cafer bir saatten fazla tutmazdı onu kulede.

Cafer'in işi gözetlemekti; ancak asıl sorun, günden güne bozulan gözleriydi. Memurluğa başladığı ilk günlerde gizlediği bu durum, üçüncü yılın ardından iyiden iyiye sorun olmaya başlamıştı. Aslında gözlerinin bozuk olduğunu gizlemekle, köyde herkese nasip olmayan devlet memurluğu işini kapmıştı Cafer. Üstelik köyün en güzel kızıyla da evlenmişti bu iş sayesinde. Köyde arası olmadığı tek kişi, Nazlı'yı sırf devlet memuru diye Cafer'e kaptıran Veli idi. Zaten o günden beri de Veli'nin kimseyle konuştuğu görülmedi. Cafer'in ise kuledeki işinden izinli olduğu günlerde köye döndüğünde dostları tarafından ziyaret edilmesi, herkesçe sevilen, sayılan biri olduğunun göstergesiydi. Ne de olsa devlete kapak atmış, nadir de olsa köyde Frenk gömlek giyen bir devlet memuruydu Cafer.

Frenk gömlek giymek öyle herkesin harcı değildi. Sonuçta büyük Avrupa'dan gelmişti bu giyim tarzı. İlk giyenler ise yüce(!) Fransızlardı. Muhtar bile ayda en fazla iki kez giyerdi. Şehre büyük bir devlet adamı geldiğinde Frenk gömlek giyip şehre inen muhtar devlet büyüğüyle çay içer, köye ait hiçbir şey anlatmazdı. Yağcılık dışında söylediği şeyler de genelde kendi dertleri ya da maaşıyla alakalı olurdu. Köye geldiğinde ise, aslında hiç dile getirmediği konuları köylüyü kahveye toplayıp ballandıra ballandıra anlatırdı. Tabii muhtar arada Frenk gömlek giymek konusunda yüce devlet büyüklerinin düşüncelerini de anlatırdı bu toplantılarda. Şöyle ki, başka bir meziyeti olmayan ve hele de yüce devlet ile bir alakası olmayan bir köylüyseniz hâşâ! Frenk gömlek giyemezdiniz. Köyde Frenk gömlek, ancak yazılı olmayan köy kurallarınca belirlenmiş kişiler tarafından giyilirdi.

"Karın şeytandan hamile!" İşte bu cümleyi duyalı bir hafta geçmişti. Çünkü teröristler köyü basalı tam bir hafta olmuş ve Cafer köyden kaçtığı gibi gözetleme kulesine sığınmıştı.

Uzun uzun karşıdaki dağları izledi Cafer. Oturduğu yerden neredeyse günlerce hiç kalkmadı; yemek yemedi, sadece su içti. Karşıdaki dumanlı dağlara takılmıştı gözleri, ebediyete bakar gibi izledi dağları. Birden dudaklarından şu cümleler döküldü. "Ben sebep oldum!"

Caferce dökülüverdi sözcükler ve hiç ulaşılmaz gibi duran dumanlı dağlara doğru yol almaya başladı ses dalgaları. Onlar da dumanlı dağlara kadar gidemeyeceklerini biliyorlardı, ama fizik kurallarına itiraz edemezlerdi.

Yok olmak istedi Cafer; asla ulaşamayacağını bildiği uzak bir diyarın yolunda. En azından, yok olamasa bile, yokluğun kelime anlamına biraz olsun yaklaşmış olmak adına yeryüzünde bir daha hiçbir canlıyla etki-tepki olayına asla girmemek gerekiyordu. Hatta hiç var olmamış gibi uçmak, kaybolmak daha iyiydi.

Cafer'in gözlerinin bozuk olması, bir gün köyü basmak üzere yaklaşan teröristleri köyden birileri sanmasına ve köye haber verememesine sebep olmuştu. Köyü basan teröristler, tüm erkeklerin gözleri önünde, genç kızları ve evli kadınlar arasından da bir tek karısını alıp kaçırmışlardı.

İşte o talihsiz günden beri Cafer, ikinci evi olarak gördüğü kulesinde gözleri dumanlı dağlara dikilmiş beklemekteydi, çarpık bedenini boşluğa bırakacağı anı.

Sakince korkuluklara çıktı ve o fısıltının yolunu gözlemeye başladı. O anda etraf görünmeyen ama varlığı hissedilen insan ve hayvan sesleriyle inliyordu. Gözleri her yeri kaplamış alev, kızıllığını aşan puslu dağların zirvesini kucaklama telaşındaydı.

Fısıltısı, tam da beklediği bir vakitte gelmişti. Her zamanki gibi usulca eğilip Cafer'in kulağına "Karın şeytandan hamile!" demişti o bildik tonlamasıyla.

Cafer'in yüzünde silik bir tebessüm belirdi ve ısırmaktan çatlamış dudakları hafifçe aralanarak "Şuçlu hep gözlerdir" dedi. Sonra da bedenini usulca boşluğa bırakıverdi. Kayalıklara çarptığında ise, ilk kırılan kemiği leylek lakabı takılmasına vesile olan çarpık uzun boynuydu.

Cafer'in asıl intihar sebebi, ziyaretlerine periyodik bir şekilde gelen bu şeytani fısıltı değildi tabii ki. Gözlerinin ona ihanet etmesi yüzünden karısının kaçırılması ve vücuduna başka ellerin değmesine sebep olmakta da bu ölüm için bir neden olabilirdi. Kuleden aşağıya bedenini bırakmadan önce tüm köyü saran büyük yangındı belki de asıl sebep…

Kim bilir?

senyuva@mavimelek.com

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics