MaviMelek
"Sırasını beklemiş oyuncular gibi, silik soluk hayaller birer ikişer dışarı kaydı aralıktan." - "Gece Lambalarının Işığında" / Kâmuran Şipal

[Derleme]"Gece Lambalarının Işığında"* | Kâmuran Şipal

Gece Lambalarının Işığında | Kara Çizme

"VARLIĞIMDA BİR HAZIRLIK SEZDİM"

Bir eliyle arkasından kapıyı örtüp bana doğru yürür yürümez bir hoşnutsuzluk belirdi içimde. Hafif de bir heyecana kapıldım diyebilirim. Ama hemen onunla hiç ama hiç ilişkim olmadığını düşününce, bu heyecan yatışır gibi oldu. Başımı yeniden elimdeki gazetenin üzerine eğdim.

Ağır ağır gelip yanımdaki boş sandalyeye gürültüyle, sere serpe bıraktı kendini. Sandalyemi hafifçe kımıldatıp toparlanır gibi yaptım. İlkin, onun şu kış günü soba başında az bir şey ısındıktan sonra kalkıp gideceğini sanmış, misafirlerinin gece yatısına geldiklerini aklının ucundan geçirmeyen ev sahipleri gibi, geçici bir tedirginliği göze almıştım. Ama niyetinin, sobanın çevresine kurulmuş bizler gibi, bu sıcacık kahvede uzun boylu kalmak, ısınıp vakit geçirmek olduğunu anlar anlamaz iş değişti.

Sandalyeye ters oturmuştu. Derken bir kolunu sandalyenin arkalığına atıp başını kolunun üzerine dayadı. Bu durumda ayaklarının konumu da değişti doğal olarak. Bacakları hayli birbirinden ayrıldı. Biri benden yana bükülüp hafifçe benim bacağıma dokundu. Bacağım bir yay gibi kısa ama sert, geriye fırladı. O zaman varlığımda benden habersiz oluşmuş bir gerilimin farkına vardım. Az sonra baktım, gözleri kapanmış. O saat içime bir öfke yürüdü.

Uyumasını istemiyordum nedense. İlkin, kahvedeki diğer müşterilerin de benim gibi bunu istemeyeceklerini sandım. İlle kalkıp işinin başına dönmeliydi. Mutlaka uyanık olmasını istiyordum; bu soğuk kış günü uyumamasını gerektiren bir çalışma yüzüstü bırakılmış gibi geliyordu bana. Bir ara, sabahları işe giderken buz tutmuş karda sakınarak yürüdüğümü, hatta birkaç defa ayağım kayıp düşecek gibi olduğumu anımsayınca, onu daha da suçlu buldum. O şimdi burda olmasa yollardaki bütün kar, buz temizlenecek, kimsenin ayağı kayıp kafası gözü kırılmayacaktı. Kendisine verilmiş pek önemli bir görevi bırakıp sobanın başında tembel tembel uyukladığı duygusu, onu gözümde adeta bir hain, bir katil, bir hırsız gibi, topluluğa zararlı bir kişi durumuna sokuyordu. Daha da ileri gidiyor, insanlığın geleceğiyle onun bu uyuşuk, miskin hali arasında bağlantılar kuruyordum. İnsanlığın mutluluğu, esenliği ve iyiliği uğruna konmuş bütün ilkeleri alabildiğine bir hoşgörüsüzlükle onun üzerinde uyguluyor, onun için biçtiğim kötü notlara boyuna eklemeler yapıyordum.

Bir an oturduğum yerden kalkayım dedim. O hatırıma geldi. Yanımda oturduğunu düşününce vazgeçtim. Gazeteyi hâlâ elimde tutuyordum ama okuduğum yoktu. Zaman zaman başımı çeviriyor, kahvenin buğulu camlarının arkasındaki yola bir göz atıyordum. Bunun için, onun üzerinden bakmam gerekiyordu. Başımı her çevirişimde bakışlarımın kısa bir süre onun üzerinde dinlendiğini görüyordum. Bir ara, açıkçası ona bakmak için gözlerimi gazeteden kaldırdım. Önce ağzı gözüme çarptı: Sarkmış, pörsümüş, hafif aralık... Bu aralıktan girip çıkan havanın sesi duyulur gibiydi. İçime bir tiksinti yayıldı. Ben de ağzımı az bir şey araladım. Sesli sesli, bir-iki soluk alıp verdim. Derken boynunda eski bir yara izi ele geçirince, aradığımı bulmuş gibi bir memnunluk duydum. Daha sonra aşağılara kaydı gözüm. Dizlere kadar uzanan lime lime deri ceket, morumsu, kalın ve tüylü külot pantolon, ayaklara bol gelen bağsız postallar...

Birden saate bakmak geldi aklıma. Başımı döndürdüm: Duvar saati onu gösteriyordu. Gözlerimi ocağın yanındaki küçük bahçe kapısına çevirdim. Kahveci Musta Bey her vakit bu kapıdan gelirdi. Onun kahveyi işten anlamaz bir çırağın eline bırakmasına, bu vakit olmasına karşın hâlâ ortada görünmeyişine içerledim. Kahve dediğin yerde her vakit taze çay bulunur. Kulaklarım, soba başındaki diğer kahve sakinleri arasında başlayan ateşli konuşmaya gitti. Konuşanları tanıyorum. Bir tanesi, yaz oldu mu, gezici tiyatro kumpanyalarında çalışır, kışları kahvede geçirir. Bir diğerinin işi de tiyatroculuktur. Ancak daha tutumludur bu, kazandığı parayı ötekisi gibi har vurup harman savurmaz. Yazın bir Alman tiyatro grubuyla Anadolu'ya yaptıkları bir geziden anlatıyorlar, biri bırakıp biri alıyordu.

Soba adamakıllı kızmıştı. Eğilip soba altlığına dayadığım ayakkabılarımı aldım. Tabanlarının henüz kurumadığını görüp gerisingeri bıraktım yerine.

İşte bu anda yine hatırıma geldi o. Kendisini bir süre unutmuş gibiydim. Bir duygu, bunaltıcı; üzerime çöktü. Bir elim sobanın artan sıcaklığını uzaklaştırmak ister gibi ağır ağır, ovuş turarak yüzümde, gözlerimde, alnımda dolaştı. Sonra ansızın, orda bulunanlara karşı aşırı bir öfkeye kapıldım. Dediğim gibi, ilkin onların bir çöpçünün palas pandıras kahveye girip babasının evindeymiş gibi sobanın başına kurulmasına, bir sandalyede bacaklarını gererek sere serpe uyumasına göz yummayacaklarını sanmıştım. Onların adına şöyle düşünmüştüm: Kahve dediğin gülünecek, konuşulacak, yârenlik edilecek bir yerdir. Yaşayan, canlı, kımıl kımıl bir yer. Kahvedekilerin hiç oralı olmadıklarını fark eder fark etmez, önce kızdım. Ama sonra bir ferahlık da duydum diyebilirim. Ortada öyle uzun boylu üzerinde durulmaya değer bir şey olmadığı sonucuna varmıştım.

Elimdeki gazeteyi yeniden alıcı gözüyle okumaya koyuldum. Arada lafa karışıp tiyatro üzerine birkaç söz de söyledim. Ama bütün bunlar çok sürmedi; onun uyumasına karşı yeniden bir öfke dalgası kabardı içimde. Sanki uyanıkken taşıdığı ağır bir yük, gözlerini yummasıyla onun omuzlarından kalkıp benim omuzlarıma yüklenmişti. Hareket özgürlüğümün elimden alındığı duygusu vardı içimde. Sobanın sıcaklığı iyiden iyiye artmış, yüzümü gözümü yakmaya başlamıştı. Sandalyemi biraz geriye çekmeyi düşündümse de, bunu adeta ondan habersiz yapmaya çekindim.

Bir an için onun gerçek kimliğini düşündüm. Elinde süpürge, yolların, sokakların temizliğine bakan, çoğu Anadolu'daki köylerinden kalkıp gelmiş cahil, kaba saba insanlardan biri. Bu düşünceyle de onun üzerimdeki baskısından kurtulma denemem başladı diyebilirim. İlk önce, sobanın altlığına dayalı ayak kabılarımı aldım. Kuruyup kurumadıklarını gözden geçirir gibi biraz elimde tutup sonra yine gürültüyle yerine bıraktım. Ardından, elimdeki gazetenin yapraklarını sesli sesli çevirdim. Birden kımıldar gibi oldu. Ama bu kımıldayışına benim ufak gürültülerimden çok, sandalyenin arkalığına dayalı kollarının yol açtığına eminim. Başını hafifçe kaldırıp kollarının yerini değiştirdi. Derken kıçı da az bir şey geriye kaydı sandalyede. Bu yeni durumda ayaklarından biri, dengesini yitirmiş gibi, diz kısmıyla havada genişçe bir yay çizdi ve baldır kısmıyla da benim, sobanın teneke altlığına yaslanmış ayakkabısız ayağıma dayandı. Doğrusunu isterseniz, kendi ayağımın daha önce davranıp onun başını almış giden bacağını durdurduğunu sanıyorum. Böylece de belayı kendi elimle başıma sarmış oldum. Hani tanımadığınız, huyunu suyunu bilmediğiniz, ilk kez karşınıza çıkan biri ansızın elinize bir paket tutuşturup “Şunu bir dakika tutar mısınız? Ben şimdi geliyorum!” der... Artık elinizde paket kalakalırsınız. İşiniz vardır, bir tarafa gideceksinizdir, birini göreceksinizdir ama elinizdeki paketle bir yere ayrılamazsınız... Yolu tutmuş giderken karşı çıkıp durdurarak, bacağının sorumluluğunu yüklenmişim gibi bir duygu belirmişti içimde. Öyle sanıyorum ki, kendi haline bıraksam bacak yoluna devam edecek ve sonunda kötü, çok kötü bir şey olacaktı.

Derken saat vurdu. Onu mu, on biri mi, sayamadım. Ama sanki vaktiyle düşünülmüş düşüncelerin, duyulmuş duyguların sorumluluğunu anımsatan tok ve sert sesler sönüp gitmeden bir kapı aralandı. Sırasını beklemiş oyuncular gibi, silik soluk hayaller birer ikişer dışarı kaydı aralıktan. Buzların çözüldüğünü, karanlıkların aydınlandığını duyar gibi oldum.

Sonra o da, sabahları işe giderken, gece lambalarının ışığı altında selamlaştığım insanlardan biri değil miydi? Sabah karanlığında önlerinden geçerken, yolları temizlemeye uğraşan bu insanlara duyduğum sevgide onun da payı yok muydu? Hem ben, bireyler arasında ayrım gözetmeyen insanlık düşüncesini savunan biriydim. İnsanlığın iyiliğini kendime dert edinmiş, bunun için sevgiyi ana ilke olarak almıştım. Şimdi çevremde yaşayan bir insandan durup dururken nefret etmem doğru muydu? İyilikleri ve mutlulukları için çalıştığımı sandığım insanlar, elektrik lambalarının puslu ışığında kımıldanan, adeta gerçeklikten yoksun, gündüz göze gözükmeyen ayrı bir dünyanın insanları mıydı? Ah, ben gerçek insanları sevmek istiyordum! Günışığında kımıldanan, günlük hayatta karşılaştığım, bildiğim, gördüğüm, tanıdığım insanları sevgiyle kucaklamak istiyordum. İşte bunlardan biri yanımda oturuyordu ama ben ondan nefret ediyordum...

Bunları düşünürken bir an durdum. Onunla ilgili duygularım yumuşamaya yüz tutmuş, ona karşı yakınlığa, sıcaklığa benzer bir duygu uyanmıştı içimde. Kulağıma bir radyo sesi geldi. Sanki radyo çoktan beri çalıyormuş da ben bunun ancak şimdi farkına varmıştım. Artık yanı başımda uyuklamasından ötürü ona bir kızgınlık duymuyordum. Hanidir bacağının yükünü de hissettiğim yoktu ayağımda. Ocaktan doğru çay bardaklarının yıkandığını bildiren şakır şukur sesler gelmeye başlamıştı. Bu, taze çayın demlendiğine işaretti. Birden, o, bizlerden biri gibi göründü gözüme. Çok vakit işten yorgun dönüp buz gibi bekâr odama uğramadan dosdoğru kahveye geldiğim, köşede, radyo başında kollarımı mermerin, başımı da kollarımın üzerine dayayıp uyukladığım zamanları anımsadım. Ama ben hafifçe dalıyor, çevremdeki konuşmaları ve radyonun sesini hayal meyal işitiyor, gerekince de sıçrayıp kalkıyordum.

Kahveye yeni gelen olmamıştı. Ama gürültü artmış, az ötede iskambil oynayan iki kişi ellerini mermer masaya daha sert vurmaya başlamıştı. Bir ara başucumda kahveci Musta Bey'in sesini duydum: “Buyrun, İhsan Bey!” Uzatılan buram buram demli çayı aldım. İyi duygular uyandı içimde. Kırk yıllık tiryakiler gibi elimdeki taze çayı yudumlarken ona baktım. Onunla aramdaki duvarlar birer birer yıkıldı. Radyoda alaturka müziğin birden kesildiğini işittim. Spiker konuşmaya başladı. “Beethoven” ve “senfoni” sözcükleri çarptı kulağıma. Derken başladı.

Gözlerimle Musta Bey'i aradım. Elimdeki çay bardağı boşalmıştı. Varlığımda bir hazırlık sezdim. Bu hazırlanmanın bir an önce olgunlaşıp yemiş verebilmesi için avcumda çayın sıcaklığını, burnumda buram buram kokusunu duymam gerekiyordu. Çay bardağı doldurulup yeniden elime tutuşturulunca arkama yaslandım. Gözlerimi yumdum. Dudaklarım kendiliğinden bardağı bulup çayı yudumlamaya başladı. Yavaş yavaş içinde yaşadığım çevreden sıyrılıp kendimi, radyoda çalan senfoninin havasına kaptırdım. Çalınan eseri tanıyorum: Dokuzuncu Senfoni. Hayli zaman önce bir akrabamla birlikte bir vapur yolculuğu yapmış, bavulların üzerine oturup Beethoven'in hayatı üzerine bir kitap okumuştuk.

Senfoninin koro bölümü başlıyor. İnsanlık bu bölümde gerçek değerine ulaşıyor. Hemingway'in ihtiyar balıkçısını anımsıyorum. İçim açılıyor, genişliyor, yayılıyor. Sevinç, haz, ferahlık duygularıyla insanlığa karşı bir güven duygusu varlığımda filizlenip boy veriyor. Benden çevreme doğru sıcak, yumuşak, ışıl ışıl bir şeylerin artsız aralıksız aktığını duyuyorum. O hatırıma geliyor. Gözlerimi hafifçe aralıyorum. Hâlâ uyuyor. İşten yorgun düşmüş dinlenen biri... Ordan biri muziplik yapıp adamı uyandırmak istiyor. “Uyandırma!” diye atılıyorum hemen. “Bırak yatsın!” diyorum; “Yazık, yorulmuştur...”

Kafamda, gece lambalarının puslu ışığında bir sürü insan kaynaşıyor. Kol kola, kucak kucağa, halka yapmış dönüp duruyorlar. İç içe girmiş yüzler arasında onun da yüzünü görür gibi oluyorum. Gece lambalarının ışığı altında bana bakıyor. Gece lambalarının ışığı altında, gündüz uzatamadığım elimi uzatıp onu sevgiyle kucaklıyorum.

~~~

* Kâmuran Şipal'in bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı (1965) öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır.
Kaynak: Gece Lambalarının Işığında - Toplu Öyküler, YKY, 2009, İstanbul.

~~~

Gece Lambalarının Işığında | Kâmuran ŞipalKâmuran Şipal, (Adana, 24 Eylül 1926 -) Öykücü, romancı, çevirmen.
İlk ve ortaokulu Adana'da okudu, İstanbul Pertevniyal Lisesi (1946) ve İÜEF Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1955). Aynı bölümde iki yıl asistan olarak çalıştıktan sonra Almanya'da iki yıl akademik çalışma yaptı. Türkiye'ye dönüşünde İÜ Yabancı Diller Yüksek Okulu'nda Almanca okutmanı olarak görev aldı (1960); buradan emekli oldu. Halen İstanbul'da yaşıyor.

İlk şiiri (1949) ve ilk öyküsü (Haziran 1951) Varlık dergisinde çıktı. Öykü, inceleme ve çevirileri Varlık, Türk Dili, Yelken, Ataç, Yeni Dergi, Dönem (1949-70) gibi dergilerde yayımlandı. TDK'nın açtığı öykü yarışmasında aldığı ödülle (1953) adını duyurdu. Öykülerinde orta tabakadan insanların iç ve dış yaşamları arasındaki ilişki ve çatışmaları gerçekçi-düşçü bir yaklaşımla olayların ve çatışmaların nedenlerine yönelerek irdeledi. 1968'den sonra edebiyat ve kültür tarihinden beslenen çağrışım-bileşim öykülerine yöneldi (B. Necatigil). Yalnızlık, tedirginlik, mutsuzluk, çaresizlik, ayrılık ve pişmanlık gibi temaları geleneksel öykü düzeni içinde, Kafkavari bir anlatımla işlemeye çalıştı. Çevirileriyle de tanındı; çağdaş Alman edebiyatından pek çok önemli yapıtı Türkçeye kazandırdı.

Ödül: Bir öyküsüyle 1953 TDK Hikâye Yarışması (ödül); Elbiseciler Çarşısı ile 1965 Sait Faik Hikâye Armağanı (M. Özay ile paylaştı); Köpek İstasyonu ile 1988 TYB Hikâye Ödülü.

Yapıtları / Öykü:
Beyhan, İst.: Ataç, 1962
Elbiseciler Çarşısı, İst.: Ataç, 1964
Büyük Yolculuk, İst., 1969
Buhurumeryem, İst.: Cem, 1971
Köpek İstasyonu, İst.: Cem, 1988

Roman:
Demir Köprü, İst.: Afa, 1998
Sırrımsın Sırdaşımsın, İst.: YKY, 2010

İnceleme-Antoloji:
Çağdaş Alman Hikâyesi 1945'ten Sonra, İst.: Ataç, 1962.

Kaynak: Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, (Cilt: II) İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2001.
~~~

Sayı: 47, Yayın tarihi: 02/07/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics