MaviMelek
Yüxexes
"Olabilir desinler; ama olur demesinler." Cicero

"Bir Gece Kâbusundan Uyanış" - Leyla Süslü

Bir Gece Kabusundan Uyanış

"GÜN BATAR KUŞLAR DÖNER"

Gece yarısı kâbusundan uyanıyorum. Üç beş anının dışında belleğim sıfırlanmış gibi.

Derin derin nefes alıyorum soluğum her an kesilecekmiş gibi. Saçma sapan bir sürü şey geçiyor zihnimden. Masanın üzerindeki sigara paketine uzanıyorum. Kararsızlıkla günün ilk sigarasını yakıyorum. Dumanı derin derin ciğerlerime çekiyorum. İstediğim tek şey saatlerce bu yatakta kalmak, ama günlerdir içimde beliren tanıdık kazınma duygusu peşimi bırakmıyor. Yorganın üzerinden esen soğuk hava dalgası yüzüme çarptıkça açlık saldırıyor tüm hızıyla. Bu iki içgüdünün kıyasıya savaşı ile cebelleşirken zihnimde oluşan karmaşayla kendimi yatağa bırakıyorum. Saat 7. Zamana aldırış etmeyen yelkovan koşuyor aynı ritimle.

İsteksizce ağır ağır kalkıyorum.

Kapıyı açtığımda kar suları eşliğinde yüzen halıları görünce bir çığlık atıyorum. Eskimiş binanın duvarları sarsılıyor. Çıplak ayaklarım buz gibi suların içinde mutfağa yöneliyorum. Buzdolabını açıyorum. Ağır bir koku yayılıyor. Köşede duran kırmızı elmanın dışında tek bir şey bulamıyorum. Cennetten çalınan bu elma iri, kırmızı, hoş kokulu ama ağır! Bu dayanılmaz ağırlığına rağmen hırsla kocaman bir ısırık alıyorum.

On bin yıllık içgüdüyle elimi karnıma dokunduruyorum. Aşkın can çekiştiği yatak odalarında bir anda arsızca süzülüveren spermin o ilk ana rahmindeki sıcaklığını anımsatan bölgeye dalışıyla, uterusuma sıkı sıkı tutunmuş hayat bulan hücrenin her geçen gün sayısının arttığı bu yaratma duygusunun masalsı büyüleyiciliği karşısında gerçeklik beliriyor.

Gözlerimi bu dünyaya açtığım anda belirlenmiş kastım, xx kromozomlarım, ananelerimiz, bir de cicili bicili giysiler içerisine sıkıştırılmış benliğim dörtnala koşuyor doludizgin. Masal bitiyor.

Perdeyi açıyorum. Dışarısı bembeyaz. Karşı balkonda birkaç saksı ölü sardunya. Hayriye teyzeyi hatırlıyorum. Bembeyaz pamuk gibi saçları, 11 nüfuslu evin tüm işlerini çekip çeviren nasırlaşmış elleriyle eski vita yağı kutularına konulmuş beyaz, pembe, kırmızı sardunyaları sulaması, küçük birer çocukmuş gibi onlarla konuşmaları, canlarım derken sesinde beliren insana özgü o sıcaklığı iliklerime kadar hissediyorum. Metropollerin öldürücü yalnızlığında hafızamdaki birkaç anıyla teselli buluyorum.

Son hazırlıklarımı tamamlayıp dışarı çıkıyorum. Dört numaradaki meraklı ihtiyarın merdivenleri süpürüp ev sahibi olmanın gururuyla varlığını hissettirmeye çalışması bir işe yaramıyor. Hele hele çatının aktığı bu günde benden uzağa çevirmesi gereken kafasını bana doğru çevirmesiyle çatı akmış diyorum. Her şey ritmine oturuyor. Erzurumlu koca Hilmi'nin köylerde hanımefendi kentlerde köylü karısı çıkarlarına ters bir konum oluşmasıyla sessizce ayaklarını sürüyerek elinde çalı süpürgesi hızla evine giriyor.
Zili çalıyorum. Nafile. Kapıyı açmayacağını biliyorum.
Pis pinti cadı!
Kapıyı yumrukluyorum. Bir çığlık atıyorum. Cadının kapısı sarsılıyor.
Hırsımdan üçer beşer merdivenleri iniyorum. Koşar adımlarla otobüs durağına ulaşıyorum. Öğrenciler, memurlar ve işçilerin istiflendiği otomobillerin, taksilerin işgal ettiği caddede yol almaya çalışan otobüse biniyorum. Çileli yolculuğum başlıyor.

Otobüsten inerken bir grup insanın beş yıldızlı otellerin kocaman camlarından fitness araçlarında yaşamlarını uzatma girişimlerini fark ediyorum. Ellerinde zarif çatallarla sıcak ortamda sabah kahvaltılarını yapıp dışarıdaki kar manzarasının bir parçası şeklinde beliren siluetime baktıkları anda cebimi karıştırıp bulduğum parayla bir simit alıyorum. Çalışmamım bedeli olan simidi yerken kulaklarımda Mari Antoinette'in sözleri çınlıyor dünmüş gibi!

Her gün bir rutin haline gelmiş bu manzarayı izlemek işe gidişimi zorlaştırıyor. Biraz sonra dengeli beslenmenin önemi ve yenilmesi gereken gıdaların uzun bir listesini anlatacak olduğum sınıfta aynı gelir seviyesine sahip çocukların saf saf dinleyerek ekmek ve zeytinden ibaret öğlen yemeklerini yiyeceğini bilmek trajikomik geliyor. Kuşkusuz bu trajikomik hikâyedeki en komik kişinin kendim olduğuna karar veriyorum.

Sınıfa ulaştığımda 45 genç ayakta karşımda dimdik beni selamlıyor; ben de onları.
Bugün çok farklı bir ders işleyeceğiz. Hepiniz cama yanaşın. Sizin neden bu halde olduğunuzu bir bir anlatacağım.
Şimdi tam karşıya bakın. 45 göz karşıya çevriliyor. Şu gökdelenleri görüyor musunuz?
Yoksul olmanızın sebebi bu gökdelenleri yönetenler. Onlar altın taslarda yemeklerini yesinler diye siz bu hayata mahkûm oldunuz.
O gökdelenlerde neler mi oluyor?
Azalan sular, besin maddeleri, artan nüfus, sayıca artan otomobiller istatistiksel olarak hesaplanıyor. Ve kimin ölüp yaşayacağına karar veriliyor. Bunlar kendilerini dünyanın seçkinleri olarak görüyor. Biz de çöpleri.
İçinde çalışanları gördünüz mü?
Onlar yalıtılmış tek kişilik odalarda seri üretime hazırlanmış bir dizi makine gibi çalışan ve çalıştığı on sekiz saatin sonucunda uyuyacağı üç saatin özlemiyle yananlar.
Ellerinde laptopları silikleşmiş yüzleriyle metropollerin en şık cafe bar alışveriş mağazalarında boy gösteren, her gün tarihi geçmiş olması sebebiyle durmadan doldurulan ve boşaltılan buzdolaplarıyla var oluşlarını kutlayanlar da caddede yürüyenler…
Kendilerini asla içlerine almayacaklarını bildikleri gruplara entegre olmaya çalışan, bulduğu üç saatte de alışveriş merkezlerinin vitrinlerinde belki onuncu ayakkabılarını almak, ya da en son teknolojiyle bezenmiş telefonlarıyla hava atacağı mekânların yolunu tutmuşlar bile.

Anladınız mı?
Anladık öğretmenim.
Ya susup köle olacaksınız ya da karşı çıkacaksınız başka yolu yok.
Anladınız mı?
Anladık öğretmenim.
Dersimiz bitti. Hoşça kalın gençler. Yine görüşeceğiz başka bir noktada.
Sınıftan çıkıyorum. Sükunetle paltomu giyiniyorum. Kaşkolumu boynuma doluyorum. Okuldan çıkıyorum.

Keskin bir rüzgâr esiyor. Kar tanecikleri savruluyor, yerin çamurundan uzak, öylesine berrak öylesine saf! Bir kış ayazında rüzgârın önüme kattığı kar taneleriyle beraber savruluyorum. İçim ürperiyor! Elimdeki çantayı havaya fırlatıyorum. Kitapların kâğıtların havadaki uçuşunu izliyorum. Karla kaplı kaldırıma yayılan kâğıtlardaki mürekkep lekeleri belirginleşiyor. Yazılar gittikçe silikleşiyor, birbirine karışıyor. Arkamı dönüyorum. Yavaş adımlarla otobüs durağına yürüyorum. Selda'yı arıyorum.

Doktor ifadesiz tavrıyla bizi karşılıyor. Oturduğu masadan kafasını uzatarak gözleriyle oturmamızı söylüyor. Bir sonraki operasyona gecikmemek adına hızla sorularına başlıyor. İlk iş olarak evli misiniz diye soruyor? Sorularına yığınla bekçiyle yetişmiş olmanın verdiği usanç ve deneyimle yanıt mı vermeliyim?
Size yanıt vermek istemiyorum Doktor Sancar Bey. İşinize bakın!
Benimle beraber var olan sana ait bir delil arıyor. Ultrason altında nesneleneşen varlığımın ürünü olan bir başka nesneye bakar gibi sana bakıyor. Çapını ölçüyor. Sessizce odadan çıkıyorum.

Alt kata iniyoruz. Yan tarafta anestezinin etkisinden yeni çıkmış kadının isteri krizine tutulmuşçasına ağlaması içimi ürpertiyor. Bir an kadını teselli etmek istiyorum. Kelimeler boğazımda düğümleniyor. Doktorun gösterdiği yere uzanıyorum. İğnenin vuruluşuyla her şey yavaşlıyor silikleşiyor, en huzurlu olduğum annemin o derin kuyusuna iniyorum. Uyandığımda her şey bulanık. Uyuşmuş bir ses tonuyla bitti mi diyorum karşımda duran Selda'ya! Bitti, diyor buruk bir ses tonuyla. Giyiniyorum, üst kata çıkıyoruz. Doktor bir iki antibiyotik yazarak bir ay içinde yapılması gerekenleri sıralıyor. Zar zor denkleştirdiğimiz parayı uzatıyor Selda. Doktor alışkın bir tavırla şişkin cüzdanına paraları yerleştiriyor.
Sancar Bey siz Hipokrat'ı bilir misiniz?
Şaşkın yüzüme bakıyor.
Şimdi biz katil miyiz Sancar Bey?
Kıpkırmızı oluyor.
Hızla ayağa kalkıyorum.
Hipokrat yemini etmiş bu insanın para basma makinesi gibi çalışan muayenehanesinden dışarı çıkıyoruz. İkimiz de suskun, aynı yaşanmışlıklardan yorgun!
Sıkıca elimi tutuyorsun, sıkıca elini tutuyorum. Kelimelerin yetersiz kaldığı bu anda kenetlenmiş ellerimiz taksiye biniyoruz. Radyoda ismini bilmediğim bir kadının hicranlı “Gün batar kuşlar döner” deyişiyle çağrışımlara yenik anılarımın silik fotoğrafları beliriyor. Babamın keman eşliğinde “Gün batar kuşlar” deyişini, kardeşlerimden daha torpilli harçlıklarımı, yastığımın altına koyduğu çikolataları, geceleri sarılıp uyuyuşumuzu, demlediği koyu demli çaylar eşliğinde ajans dinlediğimiz günleri anımsıyorum.

Yazgıya ayak direyen ayaklarımı, içimde bir çığlık gibi yükselen sesimi her şeyi ama her şeyi unutmaya hazır debelenen binlerce kayıp insanın arasında sürüklüyorum. Türk filmleriyle yetiştirilmiş bir neslin enkazını bulduğum arka sokakların birinde kurgusu başkalarınca yazılmış bir senaryonun oyuncuları beliriyor.

Hırsızların, keşlerin, alkoliklerin, gaylerin, lezbiyenlerin, erkek ve kadın avcılarının, kumarbazların, canı sıkılanların, entellerin, felsefesini yitirenlerin aktığı bu kalabalıkta insanı teselli eden bir hava var. Bu teselli edici havada sabaha kadar içmek istiyorum. Nermin ve Sühendan'ın da katılacağı bu çok mühim olan gecede doğmamış çocuklarımızı katledenler adına içeceğiz. Remzi'nin yerine gidiyoruz. Sözbirliği etmiş gibi yaşanmış ortak hikâyelerin heyecanlı ama acı travmalarıyla sadece özgürlük, adalet ve sevgi istediğimiz bize bir lütufmuş gibi sunulan hâlbuki ilk ana rahmine düştüğümüzde sahip olduğumuz şeyler için yıllarca mücadeleden sonra vardığımız nokta hiç olduğumuz!

İçelim güzelleşelim, diyor Suzan elindeki bira bardağını havaya kaldırarak! İçelim güzelleşelim, diyerek kalkıyor bardaklar.
İçelim güzelleşelim, diyorum Selda'ya!
İçelim güzelleşelim, diyorum Suzan'a!
İçelim güzelleşelim, diyorum Sühendan'a!
Hepimiz güzelleşelim! Elimizdeki bira bardaklarının tok sesi yankılanıyor mekânda.
Hepimiz güzelleşiveriyoruz.
İktidara! diye kaldırıyoruz ikinci bardakları.

Daha da güzelleşiyoruz. Tüm dengelerimiz alaşağı oluyor. Yalpalayarak her zamanki yerimiz pideci Suphi'nin yerinde çorba içmek için yola koyuluyoruz. Suphi'nin yeri her zamanki gibi kalabalık. Çorbalarınızı içerken aman efendimlerle dolaşan garsonların tabakları abartılı bir nezaketle getirişlerini, bardaklara doldurulan suyun sesini, sarhoşların bağır çağır konuşmalarını, arkadaki adamın üç bardak birayla tav ettiği kadını arsız mıncıklamalarını, alkolden gözlerini açamayan kadının refleks haline gelmiş varlığını dillendirmeye çalışan şuh kâhkasını, kasiyerin uykulu esneyişini izliyorum.

Buyurgan bir sesle oğlum masayı donat, diyen köşedeki yaşlı adamın bir anda “Ne zaman istersen hayatım” diyen en incelmiş sesi yayılıyor masalar arasında. Masalar donatıldıkça ihtiyar daha da sokuluyor on sekizliğe. Sesi daha da inceliyor. On sekizlik küçüldükçe küçülüyor! Ufacık kalıyor ihtiyarın arsız buruşuk ellerinde. Kafamı tiksintiyle ihtiyardan uzağa çeviriyorum. Yanındaki sıskanın karşısında oturan kadının göğüslerine dikilmiş gözlerinde şehvetin pırıltıları kol geziyor. Ayık zamanlarda kadının çok umursadığı, ama alkol duvarını aştığı anda göğüslerine hayranlıkla bakan adamın gözlerine manalı bakışıyla sinirli bir kahkaha patlatıyorum.

Hanım hanımcık kızların yapmaması gerekenlerin anne baba, abi abla, öğretmenler; bilumum akrabalar, komşular tarafından listelendirilmiş kurallarına uymazsan başına gelecekleri kim bilebilir? En başta kendi içinde beliren utanç senin peşini bırakmaz. Kendi bedenine sahip bile olamazsın.

Çorbacıdan çıkıyoruz. Gün ağarmış sokak lambaları anlamını yitirmiş umurumuzda mı? Kafamızda bir dünya; ama başka bir dünya! Yürüyoruz Arnavut kaldırımlarıyla kaplı anılarımızın sindiği o taşların kaldırıldığı gün içime vuran hüzünle! Cennet dünyamızın dönüşüne devam ettiği bu saniyelerde içimde beliren cehennemimin yakıcılığıyla bir an nefessiz kalıyorum. İçimi bunaltan o uzak kasaba yollarının küçük kahvelerinde içtiğim binlerce karbonatlı çay eşliğinde damla damla biriken, hayatın bana bahşetmediği özgürlükleri aşan kimsenin ulaşmaya muktedir olamadığı o gizli köşede soluduğum binlerce metreküp havanın sarhoşluğuna tezat daha da yoğunlaşan kanımı donduran acı bir soğukluk yayılıyor damarlarımda!

Hiçbir işlevi olmayan ama yine de bir zamanlar coşkun bir deniz gibi akmış duygularımın kalıntısı olan o güdükleşmiş parça sızlıyor ince ince. Soluduğum hava ciğerlerimi yakıyor. Dizlerimin üzerine çöküyorum soğuktan morarmış dudaklarım, darmadağınık saçlarım, on milyar yıllık öfkeyle salınan ağaçlardan savrulan kar tanecikleri üzerime yağıyor. Baştan ayağa karla kaplı bedenimin hissizleştiği sıcak bir akışın başladığı o anda kara teslim oluyorum. Hareketsiz kaskatı kalıyorum. Nefes alışverişim yavaşlıyor. Göz bebeklerimde küçücük bir ışık demeti beliriyor. Tarihin yanı başımdan ağır ağır akışını görüyorum; Selda'yı, Suzan'ı, Sühendan'ı; doğmamış çocuklarımı!

İçimde patlayan öfke ölmemi engelliyor. Parmaklarımı hareket ettiriyorum.
Hayır!
Ölmeyeceğim!
Bu dünyada adalet gerçekleşinceye dek yaşacağım ve öfkeli genlerimi dünyanın dört bir yanına yayacağım.
Sonra hep beraber bu dünya düzeninin içine tüküreceğiz.

imgelem@mavimelek.com

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics