MaviMelek
"Günler koptu. Artık geceleri bir ölüm akıyor sokaklara. Kentin evlerinin aralıklarına doluyor. Boğuluyoruz." - Tezer Özlü

[Editör'den] "Gitmek, Gitmek, Gitmek…" | Hasan Uygun

Tezer Özlü

"YAŞAMI GÖZLERİMDEN YÜREĞİME İNDİRMEK İSTİYORUM"

Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde de yazdığı gibi Tezer Özlü, hep “gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek…” arzusuyla yanıp tutuşan ve doğumundan ölümüne kadar, bazen büyük bir istekle bazen de zorunda kalarak dünyanın birçok köyünü, kasabasını, şehrini gezen; otostopla, otobüsle veya trenlerle binlerce kilometre kat eden, ama için için yerleşiklik duygusunu da özleyen iflah olmaz bir dünya yolcusuydu. Bir ayrıntı gibi görünse de bu yolcuklarda en az tercih ettiği, hatta belki de hiç kullanmadığı taşıt ise uçaktır. İçinde taşıdığı sonsuz boşluk duygusunun uçağa binmesine engel olduğunu belirtiyor çünkü, Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabındaki bir ifadesinde.

Leylâ Erbil'e yazdığı mektuplarda da sıkça dile getirdiği ve Erden Kıral ile olan evliliğinde bir süre yaşadığı Arnavutköy ise; onun yurt dışındayken en çok özlediği ve yaşlılığında İstanbul'da yaşamak istediği semtlerden biriydi. Ama bir yandan böyle bir istekle yanıp tutuşurken bir yandan da dünyayı ve insanları tanıma isteği, her seferinde daha baskın çıkarak hep yolculuklarda buldu kendisini.
Özlediği kentlerin, evlerin, insanların yanı sıra öldüğünü düşündüğü yerleri de vardı Özlü'nün; “Her yerde kalabilirim. Ama o bizim, önünü gecekonduların kapattığı evimizde bir gece bile oturamam. Hiç düşündünüz mü? Ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? Ölen bir okula gidebilir misiniz? Ölen bir evde uyuyabilir misiniz?”(1)

Gezmek, görmek, tanımak bir coşkuydu onun için; sonbaharda Burgaz Adası'na gitmek mesela… Ya da Anadolu'nun herhangi bir kentine… “Gene bir sonbahar. Otobüste hiç uyumadım. Çok yorgunum. Ama uyumadım. Orta Anadolu'da ilerliyoruz. Birden gökyüzünden gecenin karanlığı kalkıyor. Koyu bir gri alacakaranlık bürüyor doğayı. Doğacak güneşin Tezer Özlükızıllığı yayılıyor dağların ardından bozkıra. O an bozkırı da çok sevdiğimi düşünüyorum.”(2)
Ancak onun, Anadolu'nun sevmediği yerleri de vardı: “Anadolu kentlerinin otogarları ne tatsız köşelerdir. Buraya inen yolcular, bir an önce otobüsleri kalksın da gidecekleri yerlere gitsin isterler. Her otogarda pis bir tuvalet vardır. Her birinin başında bekleyen ve para isteyen bir adam oturur.”(3)

Sadece içsel değil, dışsal öğelere karşı da ayrıntıcı bir yanı vardır Tezer Özlü'nün, detaylı bir şekilde anlatır “cafe boulevard” öyküsünde 1970'li yılların İstanbul sokaklarını: “Park Otelin bitiminden bir yokuş aşağıya doğru kıvrılır. Burada kentimizin en büyük yapıları yanında küçük, gecekonduyu andıran bakkal ve manav dükkânları yan yana dizilidir. … Cafe Boulevard'a İstanbul'un her yanından gidilir, ama ben bu mahalleden gelip geçerek giderim. Günün aynı saatlerinde ya da yılın ayrı aylarında bu yolların görüntüsü hiç değişmez. Boyacı gene oradadır. Şoförler gene hazır bekler, ütücü de durmadan kolalar. Yokuş bitip, Taksim alanı geçilince, Cumhuriyet Caddesi başında Cafe Boulevard'a varılır.”(4)

Hiçbir zaman bir geceden fazla kalmadığı ve sürekli baş ve diş ağrılarıyla kıvrandığı, edebiyatın mezarlıklarına yaptığı o uzun, 1982 yılında gerçekleşen yorucu yolculuklara (Svevo, Pavese, Kafka) çıkmadan çok önce düşmüştü aslında yollara. Çünkü yolculuklara karşı doyumsuz bir açlık, kentlerin sınırlarıyla birlikte kendi sınırlarını zorlamasından duyduğu büyük bir mutluluk sürüklüyordu onu arayışa: “Arayışım içinde. Kendi sınırlarımın sonuna doğru çıktığım bu yolculuğun herhangi bir anında nasıl bağımsızım. Bir başınalığımı nasıl derinden duyabiliyorum. Ne kadar mutluyum.”(5)

Yabancı sokaklarda duyulan tedirginlik, yalnızlık, bir başına kalmışlık duygusu, insanın kendi bağımsızlığını da sınamasıdır aslında. Tıpkı alıştığımız, tanıdık kalabalıklar içinde duyduğumuz güvenin, bağımsızlığımızın önünde bir engel olarak durması gibi.
Çocukluğun Soğuk Geceleri | Tezer Özlü“Caddelere çıkmak, doymak bilmediğim sokaklara bakmak, yeni köşeler keşfetmek, yabancı insanları seyretmek, doyumsuz yaşamı gözlerimden yüreğime indirmek istiyorum.”(6)
Böyle tanımlıyordu Tezer Özlü Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde içindeki gitmek tutkusunu.
Onun için gitmek tutkusu, daha çocukluğunda kapıldığı deli bir rüzgâr gibiydi. İstese de yerinde duramayan, ama rüzgârın savurmasına da izin vermeyen ve yönünü kendisi seçen biri.

Bir seferinde, yine Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde anlattığı üzere, Süm dediği ablası Sezer Duru'yla o dönemde ailesiyle yaşadıkları Ödemiş'te, el ele tutuşarak yolların nereye kadar gittiğini ve dünyanın sonunun nerede bittiğini merak etmeleri, aslında yolculuk tutkusunun başlangıcı da sayılabilir.

Çocukluğunda, hiçbir zaman kendisini ait hissetmediği taşrada bulunduğu sırada, “Bir gün uzak dünyaları ben de tanıyacağım” diye içinden geçirirken seyahat eden, büyük kentlere gidip gelen insanlara özlemle bakmıştı hep.

“hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemedi”

Yurt dışına, ilk kez 1961 yılının yaz tatilinde, okulunun düzenlemiş olduğu bir gezi kapsamında çıktı. Ablası Sezer Duru ile yakın arkadaşı Gönenç Ertem'in de katıldığı bu gezide Avusturya'da okulunun göndermiş olduğu bir kampta kalmıştı.

Yolculuklarının birinde ise ilk eşi Güner Sümer ile tanışır: “Paris'e vardıklarında sağanak bir yağmur vardı ve Monteparnesse'daki Cafe Select'e sığındılar. Biraz sonra içeri Güner Sümer girdi ve üç aylık Paris macerası başladı.”(7)

Hans Peter Marti - Tezer ÖzlüBir diğer yolculuğunda ise, Berlin'de üçüncü eşi Hans Peter Marti ile karşılaşır. Ablası Sezer Duru bu tanışmayı şöyle aktarıyor: “Berlin'de 1982 Aralık ayında açılan ‘Okromazone' adlı Kanadalı sanatçılar sergisinde Tezer, sergiye bir yapıtı ile katılan İsviçre asıllı Hans Peter ile tanıştı. Ona ilgi duyması Hans Peter'in giydiği yeşil parlak kumaştan, üzerinde deriden şekiller olan bir ceket yüzündendir.”(8)

Onun yolculuklarının görünen biçimi her ne kadar köyler, kasabalar, kentler; evler, sokaklar olsa da, görünmeyen, ama cümlelerinde ifade ettiği biçimiyle, derinlerde gezindiği sarsıcı ruhsal yolculuklar olmuştu hep. Bu yolculuklar, kimi kez soğuk klinik odalarına götürürken kendisini kimisinde de insan varoluşunun özüne, zaman ve duyguların sınırsızlığı içinde derinlere itmişti. Çünkü o, Kalanlar kitabında da ifade ettiği gibi, “her zaman güzelliklerin değil de güçlük, terslik, acı ve öfkelerin peşinden koşan bir insan”dı.

İçindeki bu derin gitme arzusunun birçok nedeni vardı tabii… Çünkü “aranması gereken insanlar ve gidilecek yerler vardı” her zaman.
Yaşadığı toplumla, mekânla ve insanlarla arasına sınır koymayı sevmemesi, bazı şeyleri görmezden gelmesinin önündeki en büyük engel olarak da çıktı hep karşısına. Kendi varoluşuna kayıtsız kalamadı hiçbir zaman. İçinden çıktığı ülkesinin insanlarının varoluşuna “her birey bana çözümlenemeyecek bir dünya gibi görünüyor.”(9) diyerek kayıtsız kalamadığı gibi.

Çarpıklığa, anlayışsızlığa, sevgisizliğe, kaba güce ve faşizmin her türlüsüne de karşı çıktı. Leylâ Erbil'in deyimiyle, “İnsanlardan hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemedi.”

Çocukluğun Soğuk Geceleri romanında, aradan yıllar geçip yetişkin bir birey olduğu dönemde, çocukluğunda bir dönem yaşadığı evi hatırlarken içindeki gitme arzusunu ise şöyle dile getiriyor Tezer Özlü: “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek…………. İsterim hep.”

“geri dönüşü olmayan bir yolculuk”

Ancak bu gitmek isteğinin bir başka ve asıl önemli nedeni ise Leylâ Erbil'e yazdığı mektuplardan oluşan, Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar kitabında saklıydı. Leylâ Erbil'in kitaba yazdığı önsözde aktardığına göre, 1977 yılının kanlı 1 Mayıs'ında, Taksim Meydanı'na çok yakın olan Cafe Bulvar'da bulundukları esnada patlayan silahlara, yükselen makineli tüfek seslerine, yaşanan kargaşaya tanık olup, bir anda savaş alanının ortasında buluverirler kendilerini. “Devletin üzerine sıçrattığı kan” onlara da bulaşır böylece. Ertesi sabah görüştüklerinde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin eder Leylâ Erbil'e: “burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!”(10)

Evet, burası onu öldürmek isteyenlerin yurduydu! Dün olduğu gibi, bugün de… Bunun için, “stadyumlardan ve ekranlardan fışkıran ‘En büyük türkiyah! Başka büyük yok!' inlemelerinin dışında bir yerlerden de ülkeyi seyretmek gerekiyor”du.(11)
“Burası deli bir ülke”ydi; “ama deliliği güzelleştirici değil, anlamsız ve katı”ydı ve “iliklerine kadar satılmış”tı bu ülke.(12)

12 Eylül faşizminin tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü 1980'li yıllarda, bir yandan abisi Demir Özlü sürekli tutuklanma tehdidi altındayken, bir yandan da sevdiği birçok arkadaşı işkence merkezlerinde sorgulanmış, cezaevlerine tıkılmıştı.

Eski Bahçe - Eski Sevgi | Tezer ÖzlüO yıllardaki duygusunu şöyle ortaya koyuyordu Tezer Özlü, Eski Bahçe - Eski Sevgi isimli öykü kitabındaki “1980 Yazı Güneşi – A./” öyküsünde: “Evimizin kapısı kırılabilir. Silahlar üzerimize dayanabilir. Bunlar günlük olay. Neresinden tutacağız bu ülke üzerine kâbus gibi çöken yaşamı.”(13)

Tabii salt bunlar da değildi onun Türkiye'den ayrılma, yollara düşme isteğinin nedeni. 1981 yılında aldığı bir bursla gittiği Almanya'dan çok sevdiği üç yazarının; İtalio Svevo'nun, Cesare Pavese'nin ve Franz Kafka'nın yaşam izlerinin peşine düşmüş, onların metinlerindeki dünyayla kendi metinlerinin dünyasını bütünleştirmeye çalışmıştı. Sırf bu tutkuyla, Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını yazarken, 14 gün içinde Berlin-Prag-Viyana-Zagrep-Trieste-Torino-St. Stefano Belbo ve Torino'ya gitmiş ve bu süre içinde de sadece 3 gün uyumuştu.

Mektuplarında dile getirdiği Arnavutköy'de yaşama özleminin gerçekleşmesine yakın olduğu bir dönemde ise, yine devletin demir kapısına toslamış ve yine yollara düşerek hayatının son durağı olacak olan Zürih'e yerleşmişti.
Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabının yayımlandığı 1984 yılında bir süre Türkiye'de kalarak Hans Peter ile burada yaşamanın yollarını aradı. Ama kendisinden yaşça küçük olduğu için devletin kurumları evliliğine onay vermedi. Çeşitli gerekçelerle bu süreci uzatıldı. Başka çare kalmayınca da Hans Peter'in memleketi olan Zürih'e yerleşip orada evlendi.
Fakat burada da mutluluğu uzun sürmedi. 12 Ağustos 1985 tarihli mektubunda şunları yazıyordu Leylâ Erbil'e: “Leylâ'cığım, Türkiye'den umudu kesip, burada tutucu ortaçağ kafası ile karşılaşmak bu hastalığın nedeni oldu. Ve olayların yoğun birikimi. Bir sabah uyandığımda koltuk altımda 2 ceviz, göğsümde 5 cm bir taş parçası buldum. Koltuk altı lenflerim kanser demek.”(14)
Bu hastalık geri dönüşü olmayan bir yolculuktu artık onun için ve son yolculuğuna 20 Şubat 1986'da sağanak yağmur altında uğurladı dostları onu; ışık ve sevgiyle.

Notlar:
(1) Çocukluğun Soğuk Geceleri, s. 31; YKY. İstanbul, 14. baskı, Haziran 1998.
(2) a.g.y., s. 24.
(3) Eski Bahçe – Eski Sevgi (bayram günü), s. 68; YKY. İstanbul, 5. baskı, Haziran 1998.
(4) a.g.y., s. 39.
(5) Yaşamın Ucuna Yolculuk, s. 62; YKY. İstanbul, 13. baskı, Mart 2009.
(6) Çocukluğun Soğuk Geceleri, s. 33.
(7) Tezer Özlü'ye Armağan, (haz. Sezer Duru) s. 12; YKY. İstanbul, 1997.
(8) a.g.y., s. 18
(9) Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar, s. 33.
(10) a.g.y., s. 14.
(11) a.g.y., s. 13.
(12) a.g.y., s. 59.
(13) Eski Bahçe - Eski Sevgi, s. 88.
(14) Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar, s. 64
~~~

Sayı: 42, Yayın tarihi: 24/11/2009
hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics