MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!" Gölgesizler / Hasan Ali Toptaş

[Gündem]"Varoluşçu Bir Roman ve Film Olarak Gölgesizler" | Neslihan Perşembe

Gölgesizler Sinema afişi

"VAR MIYIM, YOK MUYUM, BEN KİMİM?"

Hem yaşadığımız yerde olmak, hem de hayal ettiğimiz yere gitmek… Bu iki istek benliklerimizde zaman zaman yarışır. Yaşadığımız yerde emeğin, alışmanın ve tanınmanın bağlarıyla kalırız. Hayâl ettiğimiz yerdeyse tanınmamak yani her şeye yeniden başlamak isteriz. İşte "Gölgesizler" filmindeki berber (Taner Birsel) de, İstanbul'dan böylesi bir yolculuğa çıkar. Her şeye yeniden başladığı bu hayatta berberliğini de yanında götürür.

Muhtarın (Selçuk Yöntem) sorumlu olduğu bir köy… Muhtar, Cıngıl Nuri (Fuat Onan) ve Güvercin (Biğkem Karavus) gibi köyden ansızın kaybolan kişiler üzerine odaklanan sorularla bunalır. Çaresiz kalınca, soruların cevaplarını bekçi (Hakan Karahan) ile birlikte, Cennet'in oğlu (Ertan Saban) gibi yanlış kişilerde arar. Muhtar, aradığı cevabı yine bulamayınca kendinden üst makamlara gitmek üzere yola çıkar.

Berberin başlangıçta uzaktan kendi halinde, sessiz sakin gördüğü bu köyde olaylar beklenmedik biçimlere dönüşür. Gizlenen sırlar, yitirilmek istenmeyen iktidarlar, işlenen suçlar, ağızdan ağıza dolaşan rivayetler…

"Belki de ikiyüzlü bir pencere benim gördüğüm"

Gölgesizler | Hasan Ali ToptaşKöydekilerin bu sessiz çığlıklarını sadece duyan ve bakan berberi, zaman atlamalarıyla, köy ve kent yaşamının kesiştiği berber dükkânında görürüz. İzleyici olan sadece berber değildir. Bir kişi vardır ki, uzaktan ve yakından İstanbul'u ve köy hayatını hem seyreder, hem de bu var oluş ve yok oluş sorununu yazmak üzere belleğine kaydeder. "Gölgesizler" filminde bu rolü usta oyuncu Altan Erkekli üstlenmiş. Bu karakterin, filmin uyarlandığı Hasan Ali Toptaş tarafından yazılmış "Gölgesizler" romanında, yazarlığa ve yaratıma dair anlatımından çok güzel bir alıntı: "Kent üst üste yüzlerce kez kurulup yüzlerce kez yıkıldıktan sonra, penceredeki insanın varlığını fark ettim birden; upuzun boyuyla, neredeyse kenara toplanan bir perde duruşunun içine dikilmiş, berber dükkânına bakıyordu. Belki de, ben dükkâna tıraş olmaya geldiğimden beri oradaydı ve gözlerinde cellat gözleri varsa, onları aramızdaki uzaklıkla örtmüştü. Bu konuda hiç kuşkum yoktu, çünkü hemen caddenin karşısındaki apartmanın üçüncü katında olmasına karşın öyle uzak bakıyordu ki, bedenini boşlukta yüzen bir pencereden bırakarak bu kentten çekip gittiği sanılabilirdi. Ona göre içeri de mi yoksa dışarı da mı oturduğumu hâlâ bilemediğimden şaşkındım tabii; bakışında içerdeni, dışardanı olduğunu düşünerek gözlerimi yere indirmiştim.

Belki de ikiyüzlü bir pencere benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan… Ola ki şaşırdı önce; bir yanıyla yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi.

Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!" ("Gölgesizler", s. 152-153, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2008)*

Evet inanır mısınız kendinizin öteki olduğuna? Çoğu zaman inanmayız ya da inanmakla birlikte, diğerinden üstün, farklı bir yönümüz olduğunu düşünürüz değil mi? Yazarların böyle düşünmedikleri inancındayım. Yoksa edebiyat eserlerinde birçok kişi kendisiyle yüzleşebilir ya da yüzlerinden herhangi birini görebilir miydi? Başkalarıyla olan ilişkimiz bizi var ediyorsa diğer bir kişi olan kendimiz…

Romandaki ve filmdeki karakterlerin, yaşananlar ile yaşanmış gibi gösterilenlerin ayrımında zorlanmaları. Hem duyar, bakar, susar, konuşur olmaları; hem de duyar, bakar, susar, konuşur gibi görünmeleri. Duygularına, mantıklarına sığındıklarındaysa; duygularının, mantıklarının değeri ve değersizliğini, hareketleriyle, hareketsizlikleriyle ortaya çıkarmaları. Bırakılmışlıkları içinde, inançlarına, inançsızlılarına, içgüdülerine, ihtiraslarına sığınmaları.

Gölgesizler filmden"kaar nedeen yağaar kaarr?"

Düşünen özneler bilinçlerindeki değerlerle gerçekliklerine ulaşıyorlar tıpkı "Gölgesizler"deki Muhtar gibi, Bekçi gibi, Cennet ve diğerleri gibi ama o değerler ne üzerine kurulu? Güvercin'in, Bekçi'nin, Hacer'in kimseye açıklayamadıkları, gizledikleri sırlar; Cennet'in oğlunun hiç kimseye, aşka dair mektuplar yazmasını suç olarak görenlerin işledikleri suçlar; aynalı Fatma ve altın dişli asker Hamdi'nin bağ evinde yaşadıkları üzerine kurulan rivayet… "Gölgesizler" bu kadar sırla, suçla, rivayetle dolu zannetmeyin, çünkü o köyde yaşayan herkesin bunlara katkısı var. Katkısı olunan işlerin bereketini varın siz düşünün.

Köyde yaşayanlar, birbirlerinin yaşantılarıyla ilişkilerini, özlerini; bu sırlara, suçlara, rivayetlere göre oluşturup kendilerini böyle aşmaya çalışıyorlar. Kaybolmanın ve tekrar varolmanın belirsizliğindeki Cıngıl Nuri, Güvercin; günah keçisi olduktan sonra kendi varlığına karışıp yok olan "kaar nedeen yağaar kaarr?" diye sorarak köylünün arasında, dağlarda dolaşan ama ulaşılamayan Cennet'in oğlu; köy karanlık bir sessizliğe gömüldüğünde her şeye sahip olduğu düşüncesine kapılan bekçi; büyü ile sırların açığa çıkacağına inanan Rıza; köyün yönetiminden sorumlu olması nedeniyle, mezara girmekten başka kaybolma yolu bilmeyen köylülerin yok oluşlarına çözüm bulmak için var olma mücadelesi verirken yok olan muhtar; Reşit, Hacer, Ramazan, İmam (Umut Karadağ), diğerleri ve zaman zaman cellat gözleriyle bakan berber, ve uzaklarında aynı zamanda çok yakınlarında olan yazar…

Kitaptan yazarın yaratım sürecine dair çok güzel bir bölüm yine: "… Ola ki, karmakarışık bir yüzle henüz adını koymadığım o romanı tasarlıyordum. Uzaklardaydım yani, sözcükler ya da sayfalarca uzaklardaydım. Orada, henüz doğmaması gereken, çocukluğumdan yontulmuş kepçe kulaklı bir çocukla karşılaşmıştım. Ben böylesi bir erken karşılaşmanın telaşıyla boğuşurken, o rastgele bir bölüme dalarak birkaç sayfayı çoktan işgal etmişti. İstesem onu ilk düşündüğüm gibi romanın son sayfasından sonraki yere kolayca atabilirdim belki, ama içimdeki bir nokta buna elvermiyordu. O noktayı oluşturan dağ kokuları yığılıyordu önüme ansızın, ardıçlı tepeler, çıplak yamaçlar, sise gömülmüş ormanlar ve kayıp vadiler yığılıyordu.

Bu durumda, hiç kuşkusuz o çocuk romanın sonuna dek doğmadan yaşayacaktı." (s. 95)

Hasan Ali Toptaş, romanının yapısını öyle sağlam kurmuş ki, şehirdeki yaşamla köydeki yaşam arasında gidip gelirken hiçbir kopukluk hissetmiyorsunuz. Bir kere bu bağı kuran kişiler var; berber, Cıngıl Nuri, postacı ve çırak. Dört kişi de şehirden köye ve köyden şehre geçişlerde, roman bölümlerinin kapısını çalmadan girip çıkarak okurla yadsınmayacak bir buluşma yaşıyor. Bu durum film için de geçerli. Filmin son karelerinde, hele de o güzelim son karesinde romanın temelinin ve çatısının toparlayıcı karakterin ördüğü bağlantıyla yapılan geçişler etkileyici ve güzel.

Gölgesizler filmden

"Söylentiler tıpkı bir sülük gibi"

Kimi zaman da bu geçişler nesnelerin ve öznelerin yok oluş, var oluşlarındaki buluşmalarında yapılmış. Nesneler diyorum çünkü romanda, insana özgü niteliklerin hoş bir şekilde yüklendiği nesnelerle karşılaşıyorsunuz. Bu niteliklerin doğaya da yüklendiğini fark ediyorsunuz. Siz de okur olarak yazarın romanının kapılarını açmak için çaba sarf ederseniz (ki bence okurun da yazar gibi bir emeği olmalı yapıtta) bölümler arasındaki geçişlerin güzelliğini fark edersiniz. Yine de "Gölgesizler"i, uyarlandığı filmini izledikten sonra ikinci kez okuduğumu itiraf etmeliyim. Kitabı ilk okuyuşumda birinci sayfadan etkilenmeye başlamıştım. Her kelimesinde o yaratıcı emeğin görüldüğü bu kitabı filmden sonra bir kez daha okuduğumda, neleri gözden kaçırdığımı fark ettim. Bu kitabı iki kere okumakla mı yetineceksin dedim. "Gölgesizler", her okunduğunda yeni şeyler keşfedeceğiniz bir şiir gibi..

Hasan Ali Toptaş'ın kaleminin şiirsel dilinden, benzetmelerinden etkilenmemek elde değil. Bu dilin büyüleyiciliğini sizlere göstermek için kitaptan küçük bir alıntı daha: "… Söylentiler tıpkı bir sülük gibi, gecenin karanlığını eme eme büyüyordu sabaha dek; daha inanılası, daha görülesi oluyordu. Köy uykusundan sıyrılıp gözlerini açtığında, kendisinden önce, sokaklarda gezinmeye başlayan bu söylentilerle karşılaşıyordu…" (s. 32)

Cellat… Ölüm cezasına çarptırılanları öldürmekle görevli cellatlar, acımasız, katı yürekli görülürdü değil mi? Pardon, görülür demem gerekiyordu. Cellatlık kanlı ve kansız devam etmiyor mu? Romandan daha ilk sayfalarında etkilendiğimi belirtmiştim. İlk etki berber'e dair şu anlatımda oldu: "Gözlerinde küçücük birer cellat gözü vardı şimdi, onlarla bakıyordu." (s. 6) Romanda bu cellat bakışın zaman zaman sadece berberde görülmemesi, diğer bazı karakterlerce de yansıtılması gerçekçi bir durum. Siz o cellat bakışı ile hayatınızda kaç kere karşılaştınız? Ya da bakan tarafta mısınız?

"Gölgesizler", zamanın, mekânın, kişilerin hatta canlı cansız tüm varlıkların belirsizlikle çevrili olduğu bir roman ve film. Ancak yönetmen haklı olarak, okurdan farklı bir yapı taşıyan izleyici için bu belirsizliği, soruların çok da yanıtsız kalmadığı bir dramatik yapı içine oturtmuş. Yazarın bilinçli olarak yapmış olduğu bu belirsizlikse okuru "varoluş" ile yüzleştiriyor. Var olan her şey göründüğü gibi midir? Ya görünmeyen yanları? Hayat ve o hayatın içindekiler görünen yanlarıyla yokluklarını, görünmeyen yanlarıyla da varlıklarını mı duyumsatıyor olmasınlar?

Kitabın arka kapağında Frankfurter Allgemeine Zeitung'un sözüne yer verilmiş: "Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer." Bir yazara söylenebilecek en güzel övgü bu olsa gerek.

"Tamamen kendimi gördüğüm için romana aşık oldum"

Gölgesizler filmden"Gölgesizler" benim de öğrenim gördüğüm Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV Bölümü'nden mezun olduktan sonra, yer aldığı güzel yapımlarla fakültemizin medarı iftiharı olarak anılan Ümit Ünal tarafından sinemaya aktarıldı. Ümit Ünal'a bu romanı filme çekmesi için teklif yapan kişiyse, filmde "bekçi" rolünü oynayan ve aynı zamanda yapımcısı olan Hakan Karahan. Böylesi önemli bir romanı okuyan, seçen, filme çekilmesini isteyen bir yapımcının farklılığını, niteliğini siz düşünün… Ve böylesi yapımcıların çoğalmasıyla ülkemiz sinemasının geleceği güzel noktaları da…

Hakan Karahan, NTV "Gece-Gündüz" muhabirinin, film setinde kendisi ile yapmış olduğu röportajda şöyle diyordu: "… Bende deforme ne varsa romanda bu var. Tamamen kendimi gördüğüm için romana aşık oldum. Ben bütün projeyi başlatmış olabilirim ama proje artık benim değil. Şimdi de üç haftadır çekimdeyiz, dördüncü haftaya giriyoruz. O kadar tuhaf ki; 22 oyuncu, 1 yönetmen ve senarist filmi yönetiyor. Zannediyordum ki ben sırtımda taşıyacağım, bu işi sağlam tutacağım ve götüreceğim. Bir baktım, meğersem o insanlar beni sırtında taşıyıp bir yere götürüyor."

Film, Bulgaristan sınırına 15 km uzaklıkta Kırklareli'ne bağlı Karadere köyünde çekilmiş, profesyonel oyuncuların yanı sıra Karadere sakinleri de rol almış. Filmde romanın yapısına sadık kalınmış ancak aralarında farklar var. Sadece filmi izlemekle yetinirseniz çok şey kaçırırsınız; en başta romanın şiirsel dilini… Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan Ümit Ünal, karakterlerin diyaloglarında ve iç seslerinde kimi zaman romanın bu felsefi ve şiirsel yapısını filme aktarmış. Tabii filmin görselliğinde de; özellikle muhtarın kente gidişinde…

Oyuncu seçimi o kadar iyi yapılmış ki; romanı okuyup filme gittiyseniz, karakterlerin ismi daha anılmadan kim olduklarını anlayabiliyorsunuz. Tabii bu durum oyuncularımızın o güzel performanslarından da kaynaklanıyor.

Cennetin oğlunun sorgulandığı bölümde köylülerin muhtarlık odasına yaklaşmaları, bana zombi filmlerini çağrıştırdı; sessizce yürüyen yaşayan ölüler… Etkileyici bir sahneydi. Ama görsel olarak en etkili sahne şüphesiz filmin fragmanlarında da öne çıkarılmış olan; atın şaha kalktıktan sonra bacaklarını hızla indirdiği sahne…

İyi bir filmin başarısında tüm ekibin katkısı vardır. "Gölgesizler"de ekipte yer alan herkesin başarısı hissediliyor, görülüyor. Bu bir sinema filmi olduğu için görüntü yönetmeninin ismini de burada analım; Gökhan Atılmış. Gökhan da Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV Bölümü'nden mezun. Öğrencilik yıllarımdan hatırlıyorum kendisi bu fakülteye girmek için tıp fakültesinden ayrılmıştı. Sinemadaki başarısını görünce ne kadar doğru bir karar verdiğini anladım.

Filmin müziklerini yapan Candan Erçetin… Söz ve bestelerinin de kendisine ait olduğu şarkılarda, başka ülkelerin, ortak melodileri yorumladığı eserlerde, farklı duygulanımları ve düşünceleri biz dinleyicilere o kadar güzel yansıtıyor ki… Candan Erçetin, filmin dramatik yapısını güçlendiren müziklerinin yanı sıra bitiş jeneriğinde çalınan yine kendisinin bestelediği "Ben Kimim" adlı şarkının sözlerini de yazmış. Ve bu sözler yabancılaşma sarmalı içinde var olma mücadelesi veren kişilerin düşüncelerini çok iyi aktarıyor. Şarkının sözleri filmin ve romanın felsefesini o kadar güzel yansıtmış ki… (http://yasaktube.com/izle.php?tag=ben+kimim+candan&type=tag&video_id=FyCmHgX5fAU)

Hasan Ali Toptaş"Gölgesizler"in romanı ve filmi bana, farklı ve benzer tatlar verdi. Okur ve izleyici sadece kitapla ya da filmle yetinirse çok şey kaybeder. Çağımızda görselliğin ön planda olması nedeniyle hele de sadece filmi izler, romanı okumazsa izleyicinin kaybı daha da büyük olur. Yine de seçim sizin. Ve roman ile filmin isminden yola çıkarak 'gölge' kavramına değinilen bir paragrafla yazımızı bitirelim.

Işıkla aramıza bir engel girdiğinde gölgemiz ortaya çıkar. Bu engel de biz değil miyiz? Gölgemiz bizim karanlık yansımamızdır. Ama her zaman yansır mı gölgemiz? Gölgemizin yansıması için ışık şarttır. Peki insanların ilişkilerini, aralarındaki kurallarını düzenleyen, aydınlatan bir ışık yoksa? Işıktan bu kadar uzak bir terk edilmişlik içindeysek ne olduğumuz da anlaşılamaz değil mi? Hatta sorarız kendimize; "var mıyım, yok muyum, ben kimim" diye.
http://www.golgesizler.com/
http://www.hasanalitoptas.net/

* Hasan Ali Toptaş'ın "Gölgesizler" adlı kitabı 1995 yılında Can Yayınları'nca 3 baskı olarak; Doğan Kitap tarafından 2006-2007'de 2 baskı olarak yayımlamıştır. Kitap son olarak İletişim Yayınları'nca 2008 yılında yayımlandı.
~~~
Sayı: 37, Yayın tarihi: 20/04/2009

yazarbozar.blogcu.com

Başa dön

 

 

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics