MaviMelek
"Her şeyin eskiden denenmiş bir çıkmaz yola gidişindeki kesinliğin önüne geçemeyecek miyiz? Yok mu kurtuluş?" - "Bodur Minareden Öte" - Yusuf Atılgan

[Öykü] "Hareket Eden Sessizlik" | Makbule Aras

Hareket Eden Sessizlik | Yusif Katanov

"HER ŞEYE ŞAŞIRMAK İÇİN GELMİŞTİ SANKİ DÜNYAYA"

Eve gitmek istemiyordu, içinde zaman zaman bir kurt ulumasına, zaman zaman tozlu bir örümcek ağına, zaman zaman balkonda unutulmuş, rüzgârda sallanıp duran bir çamaşıra benzeyen yalnızlığını görmemek, duymamak için birinin kendisini takip etmesini istiyordu. Eve yaklaştıkça peşi sıra gelen adımları duyar gibi oluyor, yolunu değiştirip dar bir sokağa sapıyor, adım seslerine belli belirsiz nefes alıp verişler ekleniyordu. Dönüp arkasına bakıyor, ama kimseyi göremiyordu. Böyle dönüp arkasına bakarken birinin çıkıp “Bana mı bakmıştın?” demesini, “İstiyorsan seninle gelirim.” demesini, hiç soru sormadan yanı sıra yürümesini istiyordu.

Dönüp arkasına bakmayı sürdürerek yolu uzattıkça uzatıyordu. Kimseler yoktu, tek Allah'ın kulu… Adımları çaresiz eve yöneldi. Apartmanın önünde durdu, sokağı dinledi. Televizyonlardan saçılan ışıklar oynaşıp titreşiyor, renkten renge girip camlardan sokağa dökülüyordu. Durağan, yapışkan bir abajur ışığı her akşamki yerinde uyuşup oturuyor, tül perdelerden yansıyan görüntüler tekrarlanıyordu.

Apartmanın karanlık boşluğuna daldığında aynı koku, aynı dehlizlerden geçip aynı noktaya ulaştı hafızasında: Çocukken babaannesiyle sık sık ziyaret ettikleri o dilsiz, yaşlı kadının apartmanına. Merdivenleri ağır ağır çıkarken kendi dairesinden gelen telefon sesini duydu, ince topuklarının basamaklardaki yankısı çoğaldı. Kapının önüne ulaştığında telefon sesi hâlâ devam ediyordu, çantasını anahtarı bulmak için aceleyle karıştırırken burnundan soluyordu. “Kahretsin, bir kere de elimi attığımda bulsam şu anahtarı olmaz mı?” Anahtarını aramayı sürdürürken birden çantada ne var ne yok hepsi yere saçıldı. Telefon sesi de aynı anda kesildi.

Çantayı hışımla fırlattı, birkaç saniye hareketsiz durup ayağının dibindeki öteberiye baktı. Bu küçücük çantayı da ne diye almıştı ki, hiçbir şey sığmıyordu içine. Çokbilmiş bir modacının televizyonda kadınlara dair konuşurken onları çantalarına göre sınıflandırıp, “Küçük çantalı kadınlar, önce kadın sonra insandırlar; her şeyi terk edip bir erkeğin evine hiç gitmemek üzere yerleşmek konusunda o kadar yeteneklidirler ki ürkütürler beni,” deyişi geldi aklına. Haksız da sayılmaz hani diye düşündü, kendisini bu sınıflamanın dışında tutarak.

Bedbinlik içinde yere saçılanları toplayıp çantasına koymaya başladı. Onca para döktüğü pudra dökülüp parçalanmıştı. “Allah kahretsin!” dedi, “Allah kahretsin!” Cüzdanını, anahtarlarını, açılıp üstünkörü yeniden sarılmış birkaç hediye paketini tıkıştırdı çantasına, karşı dairenin kapısının önüne yuvarlanıp giden ruju almak için bir adım atmıştı ki durdu, hafif bir ürpertiyle vazgeçti hemen.

Kapısını açar açmaz, Müştak miyavlayarak bacaklarına dolanmaya başladı. “Hah gel, bir sen eksiktin!” dedi. Topuklu ayakkabılarını küçük ayaklarından fırlatıp attı, çantasını yere bırakıp mutfağa girdi. Müştak şefkat görmeyi bekleyen dokunuşlarla bacaklarına sürünmeye devam ediyordu. “Tamam, anladımmmm, acıktın…” Lavabonun altındaki dolabı açtı, dolap kapağı gıcırdadı. Menteşenin yağlanması gerektiğini düşündü yine, ertesi gün yine aynı şeyi düşüneceğini ve yine o menteşeleri yağlamayacağını biliyordu. Bu gıcırtı ve bütün bu düşünceler, evin içinde salınıp duran cılız gün ışığıyla birleşince kasvetli sular yükselmeye başladı ruhunda. Mama kutusunu alıp girişte, kocaman aynanın dibinde duran mavi seramik kaba kuru mamayı döktü, kaptaki çınlayış kasvetli suların yosunlarını dalgalandırdı.

Salona geçeceği sırada çantasının ön gözünden sarkan zincir dikkatini çekti, “Bu da ne ola ki?” dedi. Kaşlarını çatarak çantaya uzandı, sarkan zinciri çekti. “Hay Allah, şu salak kadının verdiği kolye!” dedi hayal kırıklığı içinde. Bugün toplantı için herkes masanın etrafına dizilirken yanına adını bir türlü aklında tutamadığı o şişman kadın düşmüştü. Başkanın gelmesi beklenirken ikisi dışında herkes yanındakiyle konuşmaya başlamış, o da bu rahatsız edici iki kişilik sessizliği yırtmak için abartılı bir beğeniyle “Kolyeniz ne kadar güzel!” deyivermişti. Oysaki kolyenin basitliğinden tiksinmişti; ucuz, metal bir kolyeydi işte. Buna rağmen daha da ileri gidip, “Gerçekten çok güzelmiş, kıyafetinize de pek uymuş.” deyince, kadın hiç beklemediği bir karşılıkta bulunarak, “Madem o kadar beğendiniz, içimden geldi bunu size vermek istiyorum,” deyip zinciri boynundan hemencecik çıkarıvermişti. Bu sırada kadıncağızın yüzünde o kadar içten bir gülümseme belirmişti ki söylediği yalandan pişmanlık duymuştu. “Hayır hayır size daha çok yakışıyor, alamam!” gibi birkaç kekeme cümle kurduysa da onu vazgeçirmeyi başaramamış, sonunda avucuna konan kolyeyi kabul etmek zorunda kalmıştı.

Elinde bir iki evirip çevirdikten sonra yere attı kolyeyi, salona geçip berjere oturdu, ayaklarını sehpaya uzattı, parmaklarını ileri geri hareket ettirmeye başladı. Sarı saçlarını savurup başını geriye yasladı, kımıldamadan durdu öylece. Müştak'ın iştahlı çıtırtılarından başka ses yoktu evde, arada uzaklardan korna sesleri geliyordu yalnız. Uykusuzluktan gözleri kapanıyordu.

Tam dalar gibi olmuştu ki Müştak zıplayıp kucağına oturdu. “Gel bakalım obur kedi, şefkat saatin geldi mi?” dedi, okşayışlarına hoşnut mırıltılarla cevap veren kedinin gözleri kısıldı, başı usulca öne eğildi. Evdeki sessizlik daha da arttı bu sırada.

Piyano dersi için gelen adamın, “Bu evde garip bir sessizlik var, sanki eşyalar sessizlik yayıyor,” deyişini hatırladı. Adam ısrarla bu sessizliği tanımlamaya çalışmış “Nasıl anlatmalı, sanki hareket eden bir sessizlik…” deyip dikkatli gözlerle etrafı incelemiş ve yine, “Nasıl anlatmalı…” deyip kıvranmış, gözlerini etrafta bir şey ararmış gibi dolandırdıktan sonra da “Neyse, biz derse geçelim,” demişti. Ne kadar rahatsız edici bir kelimeydi şu “neyse”. İnsana çelme takıp düşüren sonra da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kelime. Bu kelimeden o kadar rahatsız olmuştu ki adama sırf bu yüzden öfkelenmiş, “Dışarıdaki seslerin yoğunluğundan buradaki sessizlik daha dikkat çekici galiba” gibi saçma, anlamsız, bön bir cümle kurmuştu.

Telefon çalmaya başladığında o bön cümlenin ağından kurtulup hızla yerinden fırladı. Müştak zıplayıp yere atlarken patisiyle çorabını kaçırdı. “Allah'ım ne gün, aksiliklerin sonu gelmiyor!” diye söylene söylene ahizeyi kaldırdı.

- Sen miydin anne?
- Yok canım, kimden telefon bekleyeceğim ki? Sabah aramıştın ya doğum günüm için o yüzden…
- Annecim lütfen, tabii ki arayabilirsin, onu demek istemediğimi biliyorsun.
- İyiyim, iyiyim.
- Korkmuyorum, niye korkayım canım, kaç gündür durmadan bu soruyu soruyorsun!
- Ne diye bu kadar evhamlanıyorsun gerçekten anlamıyorum, geçti gitti, ben unuttum bile olayı.
- Off anne lütfen yine başlamayalım, yanımda biri olsaydı'lara…
- Anne bir yıldır her fırsatta bunu söylüyorsun, “ne diye ayrıldın ki!” “ne diye ayrıldın ki!” her olayı nasıl da bir punduna getirip onunla ilişkilendiriyorsun, gerçekten büyük başarı!
- Kör ölünce badem gözlü olurmuş.
- Anne nesi iyiydi Allah aşkına!
- Doğru söylüyorum aramadı, ya ne anlamsız bir soru bu! O kim ki beni arayacak, neyim benim? Biz ayrıldık! Arasa da telefonu yüzüne kapatacağımdan emin olabilirsin!
- Evet böyle günleri hiç unutmazdı, bay önemli günler mütehassısı.
- Kırkıncı kez söylüyorsun bunu, evet seni doğum gününde aradı, unutmadı, kesinlikle çok vefalı, hatta ona bu konuda bir madalya filan verilmeli, yeryüzünün en vefalı sabık damadı!
- Dalga geçmiyorum, gerçekten!
- Onun gibisini kesinlikle bulamam çok haklısın, asla bulamam!
- Anne, bunu nasıl söyleyebiliyorsun hiç anlamıyorum. Yaptıklarını nasıl unutursun!
- Ne demek her erkeğin yaptığı şeyler, yine geldik aynı noktaya!
- Demek ki ben senin kadar tahammüllü değilim.
- Evet, yalnız olmak daha iyi!
- Şimdi yanımda olmasını filan istemiyorum! Korktuğumda yanımda olsun diye de birine katlanmamı beklemiyorsun herhalde benden!
- Ne zamana kadar giderse… Ben halimden çok memnunum, inan bana, karışanım yok, görüşenim yok, kafam rahat ohhh!
- Anne aklının bende kalmasını gerektirecek bir durum yok, korkmuyorum dedim ya!
- İyiliğimi düşündüğünün farkındayım, ama bu evhamlarınla beni gerçekten yoruyorsun. Konuyu nerden nereye getiriyorsun, nereye bağlıyorsun, pes vallahi!
- Evet, kapatsak iyi olacak.
- Yine geldik aynı yere! Evden çıkmayı hâlâ dü- şün- mü- yo- rum evet. Olan oldu biten bitti, soruşturma yapıldı, daha ne? Neden buna bu kadar taktın anlayamıyorum. Neden taşınayım, taşınmam neyi değiştirecek?
- Eee ne olmuş yani?
- Hayır, anne bunu aklıma takıp düşünmüyorum, inan ki beni rahatsız etmiyor. Evet, ilk bir iki gün biraz korktum, ama hepsi bu, sonra unuttum gitti. Bu şehirde her gün neler oluyor okumuyor musun gazetelerde, bu sıradan bir olay bile sayılabilir!
- Aynen öyle gayet soğukkanlıyım.
- Ne demek yine de taşınsan daha iyi olacak? Anne ne diye taşınma sıkıntısına gireyim ki, çileden çıkartıyorsun beni, sana olay aydınlandı, konu kapandı diyorum. Ortada eli kanlı bir katil dolaşmıyor, hayaletler de!
- Anne lütfen hiç olmazsa bugün üstüme gelme, hadi bak Müştak miyavlayıp duruyor deminden beri, hayvan aç.
- Yok, bu hafta çok yoğunum, gelebileceğimi sanmıyorum.
- Kutladılar canım, kutlamaz olurlar mı, akşam da yemeğe götüreceklermiş beni.
- Bilmiyorum, gelip alacaklar.
- Hadi öpüyorum, babama selam…
- Ha anne bi dakka, az önce arayan da sen miydin?
- On beş yirmi dakika kadar önce.
- Hmm tamam, uzun uzun çalınca sen sanmıştım.
- Tamam, önemli değil, kimse kim, hadi hoşça kal.
- Ben de…

Bezginlik içinde telefonu kapattı, aynada kendine baktı. Çorabındaki kaçık eteğinin bittiği yerden dizine kadar inmişti, çorabı tam kaçtığı noktadan iki parmağıyla tutup esnetti, kaçık ta ayak bileğine kadar indi. Yüzündeki umutsuzlukla göz göze gelmemek için aynanın önünden uzaklaştı. Az önce kalktığı koltuğa çöktü, başını ellerinin arasına alıp parkelerin arasındaki boşluklarda günlerdir gezinip duran karıncaları izlemeye koyuldu.

Havalar ısındığından beri ortalıklarda gezinip duran bu karıncalar sinirine dokunuyordu. Salondan başlayıp koridora doğru ilerliyorlardı. Bir kısmı ayaklarının altında her gün eziliyor, bir kısmı ev temizlenirken elektrikli süpürgenin hortumunda kasırgalı bir sona sürükleniyordu. Onları çoğunlukla bile isteye öldürmüyordu, ama ortalıkta gezinip durmalarına bazen o kadar sinirleniyordu ki adımlarına özen göstermeyi bırakıp üstlerinden geçmekten alıkoyamıyordu kendini. Bazen gece yatağa yattığında bu yaptığından küçük bir pişmanlık duyduğu, kendini gaddar bulduğu da oluyordu. Ama öldürmenin tuhaf bir tadı olduğunu kabul etmek zorunda kalıyordu sonunda.

Amaçsızca karıncaları izlerken “Denizin dibindeki kumların hareketi gibi,” dedi içinden. Piyano hocasının bir türlü bulamadığı tanım bu olabilir, kesinlikle öyle, hareket ettiği hissedilen ama görülemeyen bir sessizlik bu. Bir an telefona baktı, arayıp söylesem mi'yi geçirdi aklından. Sonra da iyice saçmalamaya başladım, diye düşündü: denizin dibi, kumlar, sessizlik, parkeler, karıncalar… Birden karakoldaki polisin, her adımda oradan oraya savrulup duran cevapsız sorulara, duvarlara yapışıp kalmış sorusu bulunamamış cevaplara, merak, korku, bekleyiş, azap koridorları arasında gidip gelen postallı ünlemlere inat insani bir sahicilik ve merakla, “Dört gün bu sıcakta nasıl olup da hissedemezsiniz o kokuyu, hem de kapı komşunuz, burnunuzun dibinde!” diyerek şaşıran yüzü belirdi zihninde. Her şeye şaşırmak için gelmişti sanki dünyaya bu yüz. Gözlerinde önce sisli bir halka belirip dönmeye başlamış sonra o sis dağılıp alnındaki kırışıklıkların arasına dolmuş oradan bütün yüzüne yayılmıştı. Ne tuhaf adamdı gerçekten, diye geçirdi içinden. Tekrar karıncaları izlemeye koyuldu, bu sırada dehşet içinde, “Ya bunlar karşı daireden geliyorlarsa buraya?” diye düşündü, evin içinde ölümün kokusunu duydu. Sıcakla dalga dalga yayılan, bir ipin ucunda gidip gelen ölümün…

Telefon sesiyle birlikte hareket eden sessizlik kılıçla kesilmiş şeffaf, kaygan bir hayvan gibi ikiye bölündü. Bir kısmı telefon sesinden önceki zamanda kaldı, diğer yarısı ise araya giren sesin böldüğü zamanın ötesine geçip beklemeye, diğer yarısıyla birleşeceği zamanı kollamaya başladı.

- Alo?
- Aaa merhaba!
- Aynada duruşunu dikleştirdi.
- Tabii çok şaşırdım, nerdeyse bir yıldır hiç konuşmadık. Nasılsın?

Bir elini beline koydu, konuşurken bir yandan da aynadaki görüntüsünü izliyordu.

- Aaaa demek unutmadın, çok teşekkür ederim, inanılmaz şaşırdım! Her zamanki gibi çok… Çok düşüncelisin, her zaman söylemişimdir bunu.

Yakındaki tabureye uzandı, gıcırdatmamaya özen göstererek oturdu, bacak bacak üstüne atıp bir bacağını yukarı aşağı sallamaya başladı. Çorabındaki kaçık gözüne takılınca bacak değiştirdi.

- İyiyim, iyiyim, daha doğrusu iyi olmaya çalışıyorum.
- İşte şu olay yüzünden, duymadın mı?

O sırada gözü yine karıncalara takıldı, salondan gelen bütün karıncalar, portmantonun altına doğru ilerliyordu.

- Gazeteler filan da yazdı, okumuşsundur ya da ne bileyim ortak tanıdıklardan duymuşsundur diye düşünmüştüm.

Karıncaları izlemeyi sürdürdü, sanki yuvaları portmantonun altındaydı, oraya giren hiçbir karınca öbür taraftan çıkmıyordu.

- Demek duymadın.

Bacak değiştirdi, dalgın dalgın konuşmasını sürdürdü:
- Can sıkıcı bir şey, kapı komşum…
- Asmış kendini kadın…
- Ya, evet.
- Hemen dış kapının ardında, girişte yani.

Yerinden kalkıp telefonu sol eline aldı, ahizeyi boynuyla omzu arasına sıkıştırıp sağ eliyle portmantoyu ileri doğru çekmeye girişti, çok ağır olmasına rağmen epeyce çekmeyi başardı. Kocaman bir karasineğin üstünü onlarca karınca kaplamıştı, iğrenç görünüyorlardı, dayanılmaz bir öfkeyle hepsini ezmek istedi. Bir an karşı dairedeki kadının cesedini yüzlerce, binlerce karıncanın kapladığını, belki de dört gün boyunca kadın o ipte öyle sallanıp dururken onu parçalamaya çoktan başlamış olabileceklerini düşündü. Sonra da karıncaların tavandan sarkan o ipe tırmanıp cesede ulaşmalarının imkânsız olduğu kanaatine varıp o korkunç görüntüyü zihninden uzaklaştırdı.

- Bir hafta kadar oldu.
- Bilmiyorum, pek tanımıyordum aslında, tuhaf bir kadındı.

Belki de zavallı kadın boğulurken ağzından saçılan kanlar yere de damlamış ve işte şu iğrenç karıncalar o kan damlalarının etrafını da işte böyle sarmıştır. Tüyleri diken diken oldu yine.

-Ne bileyim işte, ünlü bir yönetmenin eski karısıymış, kapıcı öyle demişti. Evinden nerdeyse çıkmazdı, kimseyle de görüşmezdi.
- Evet söyledim ya tuhaftı.
- Yok canım, öyle konuşmuşluğum filan yoktu. Girip çıkarken kapıda karşılaşıyorduk bazen. Ben ilkinde iyi akşamlar dedim, hiç oralı olmadı, yüzüme anlamsız anlamsız baktı. Ben de bir daha selam vermedim.
- Hmm
- Evin perdeleri hiç açılmıyordu, kapıyı da kimseye açmıyormuş kapıcının dediğine göre.
- Yok yaşlı sayılmazdı, kırk beşinde var yoktu.
- Son yirmi gündür filan da iyice garipleşmişti.
- Bir sabah evden çıkarken baktım kapısının önünde kocaman bir nar, bir dolu bozuk para bir de karnabahar. Şaşıp kaldım, bir anlam veremedim, büyü müyü mü yapıyor nedir diye düşündüm hatta. Bundan birkaç gün sonra da yepyeni bir kasetçalar.

Tabureye tekrar oturdu, sağ bacağının dizden yukarıdaki kısmında kalan çorapta bir delik açarak sol elinin başparmağını oradan geçirdi, işaret parmağıyla başparmağı arasına sıkıştırdığı çorabı çekiştirmeye başladı. Bir yandan da karıncaları izlemeyi sürdürüyordu.

- Bilmiyorum sonra ne oldular, birkaç gün öyle durdular sonra kayboldular, artık kadının kendisi mi içeri aldı, apartmandan birileri mi aldı gitti bilmiyorum.
- Kapıcıya sordum tabii, ama o da bir şey bilmiyor çok, ne bileyim abla garip kadın işte, ben de anlamıyorum deyip geçiştirdi.

Portmantonun çekmecesini karıştırdı, bir kibrit arıyordu, buldu. Tabureden kalkıp telefonu eline aldı, ahizeyi yine boynuyla omzu arasına sıkıştırıp bir kibrit çaktı, karınca öbeğine yanaştırdı. Bir kibrit daha, bir tane daha… Bütün karıncalar küçük cızırtılarla büzüşüp katılaştı.

- Hmm evet, sigaramı yaktım, pardon.
- E'si böyle işte, asmış kadıncağız kendini, ceset dört gün öyle asılı kalmış, düşünsene bu sıcakta, kim bilir ne hale gelmiştir…
- Sonra kapıcı fark etmiş, servise çıktığında, artık koku iyice ağırlaştı demek.
- Bilmiyorum ki, kim bilir ne derdi vardı?
- Kaç gündür onlarla uğraşıyoruz işte.
- Tabii tabii, herkesi sorgudan geçirdiler.
- Önce benden başladılar.
- Ne diyeyim işte sana söylediklerimi söyledim onlara da.
- Korkmaz olur muyum, hâlâ aklım başıma gelmiş değil, insan sarsılıyor.
- Kapı komşum olması daha da asap bozucu, düşünsene kadın dört gün bir iki metre ilerde sallanıp durmuş.
- Düşünmemeye çalışıyorum ama olmuyor işte.
- Evet, orası çok trajik, kimi kimsesi yokmuş demek ki…
- Tatil mi... Nerdeeee? Aslında biraz uzaklaşmak için dediğin gibi iyi olabilirdi ama işler çok yoğun, izin almam mümkün değil.
- Gelmek istedi aslında da ben istemedim, şimdi kadını ta oralardan… Zaten tedirgin oldu, kaç gündür arayıp duruyor.
- Biliyorsun işte ne kadar evhamlı olduğunu.
- İyi iyi, kulaklarını çınlatıyoruz arada bir. Doğum gününde onu da aramışsın, çok sevinmiş. Seni pek sever zaten.

Aynada yüzüne bakarak ağzını sağa doğru büzdü.

- Biliyorum tabii bilmez miyim?
- Ay kahretsin!
- Yok, önemli bir şey değil, Müştak kucağımdaydı da, aniden yere atlayınca çorabımı kaçırdı hınzır!
- Hmmm, evet, miniden vazgeçemem bilirsin.

Ayağa kalktı yine, topuklu ayakkabılarını sağ ayağıyla kendine doğru çekip giydi. Eli belinde aynada kendini süzmeye başladı, dudaklarına, gözlerine, burnuna baktı ve uzun zamandır ilk defa güzel olduğunu düşündü.

- Program mı?
- Ha, yok. Aslında işyerindekiler çok ısrar ettiler ama içimden bir şey yapmak gelmedi.
- Ne bileyim işte.
- Birlikte mi?
- Bilmem ki…
- Birden garip hissettim kendimi şimdi.
- Haklısın da işte, uzun zaman geçti ya., bilmiyorum ki…
- Olabilir aslında, neden olmasın, gidebiliriz.
- Bir saat kadar sonra olabilir mi?
- Tamam, peki. Görüşürüz o zaman.

Telefonu kapattı, ayağındaki topukluları fırlatıp attı. Hoplaya zıplaya yatak odasına koştu, gardırobunu açıp askıları acele acele sağa sola çekiştirerek akşam için en çarpıcı elbiseyi seçmeye girişti.

Sessizliğe gelince, sessizlik, hareket etmeyi durdurdu.

~~~
Sayı: 43, Yayın tarihi: 24/12/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics