[Öykü]"Hayaletlerle Yehud" | Duygu Altın"SAYDAM CİSİM UÇTU UÇTU"Her gece denizden çıkıp gelen hayaletlerle sevişen bir adam vardı . Evi, bomboş bir sahilin orta yerindeydi. Büyük, tahta, beyaz evin arkasındaki tepeden bakıldığında, kumsalda tek başına duran bir martıya benziyordu. Evinin ön camları, sahilden kat be kat daha uçsuz bucaksız olan denize bakardı. Adamdan başka kimsecikler olmazdı civarda. Adam her sabah evinin beyaza boyadığı verandasına çıkar, hasır koltuğunda canı doyana kadar denizi seyrederdi. Bu esnada kıpırdamaz, yemez, içmezdi. Sadece seyrederdi. Verandasının beyazlığı denizin mavisinde birleştiğinde, kumsalla deniz yer değiştirdiğinde, midesi bulanmaya başladığında, sallantı hissinden yorulduğunda veya uykusu geldiğinde bırakırdı denizi öylece. Ansızın evin içine girer, tüm perdeleri kapardı sıkı sıkı. Saatlerce gözleriyle sevip okşadıktan sonra sırf canı istediği veya sıkıldığı için, denizin hiç ummadığı bir anda öksüz gibi, piç gibi maviyi ortada bırakıverirdi. Bundan büyük haz alıyordu. Sadece onun istediği olurdu. Deniz onu bırakmadan, adam denizi bırakmasını biliyordu. Bir şey onu bırakmadan ya da tam bırakacakken önce davranmak, onurunu kurtarmak, üstünlüğü daima sağlayan, canının istediğini yapan olmak ona hastı. Her sabah denizle oynadığı bu üstünlük oyunundan sonra akşamüzeri köpek öldüren şarabını açıp demlenerek içerdi. Her yer kapalı, her yer karanlık olurdu böyle zamanlarda, ama ışığı yakmaya zaman vardı daha. Işığı yakmanın da bir zamanı olurdu. Yaktı mı ışığı, bilirdi denizden çıkıp gelecek hayaleti. Çocukluk yıllarında annesi, migreni olduğu için sürekli odasında yatardı. Sessizlikten sağır olmuş koca evin kapıları daima yavaş açılıp, yavaş kapanırdı. Kimse bu evde büyük heyecanlar, ortak paylaşımlar, eğlencelerde de bulunmazdı. Yılbaşı, doğum günü, bayramlar bile sağır, dilsiz yaşanırdı. En fazla annesi odasından çıkar, Yehud'u, ablasını, babasını evin büyük salonuna toplayıp, onlara mum ışığında kutsal metinler okurdu. Burası içinde dört ruh barındıran fakat yaşamayan bir evdi. Sokaktaki diğer dört evden yüksek duvarlarla ayrılan bu ev, kimse tarafından ziyaret edilmezdi. Komşuları kapısından geçerken ürker, adımlarını hızlandırırdı. Evin büyük bahçesi, evden çok daha yaşanılası bir alan gibi gelirdi Yehud'un gözüne. Evde büyük vazolara, içinde kristallerin saklandığı cam dolaplara, biblolara yanlışlıkla çarpıp, kıracak diye ödü kopardı. Kış da olsa vaktinin çoğunu bahçede çukur kazarak, ağaçların yapraklarını sallayarak, solucan yuvalarına çomak sokarak geçirirdi. Bahçede özgürdü; kırılacak, dökülecek hiçbir şey yoktu. Odasında ise camın önüne kurduğu kuş kapanını ablası yakaladıktan sonra, kuşları yakalayıp canlı canlı kanatlarını kesme seansları da son bulmuştu. Evde en büyük eğlencesi tavan arasının keşfinden sonra, içinde bulduğu büyük bez parçalarından dikilmiş garip kıyafetleri giymesiydi. Dedesine ait olan bu ayin kıyafetleri neredeyse vücudunun her yerini örtüyordu. Babası asık suratlıydı ve hep çalışırdı. Hiç mi gülmezdi? Hayır, hiç gülmezdi. Ancak dudağının kenarında hafif bir çıkıklık belirdiğinde, bir şeyin hoşuna gittiği anlaşılırdı. Tebessüm yok, kahkaha mümkün değildi. Sürekli iş getirirdi eve. Saatlerce bilgisayarının başından kalkmazdı. Yehud, babasının kamburunu seyrederdi arkadan. Yanına yaklaştığında babası eliyle sinek kovarmışçasına gitmesini, aklını karıştırdığını, hesabın en ince yerinde olduğunu söylerdi. Sürekli aynı hareket. Eve ağır piyona sesi yayılıyorsa, bilirdi ki annesi o gün daha iyiydi. Annesinin odasına çıkar, sessizce kapıyı açıp, kapının yanındaki pufa otururdu. Annesi isterse, konuşurdu oğluyla. Anlattıkları da kutsal kitaplardaki cehennem tasvirleri, rüyalarındaki ölüler, bazen de gerçekte gördüğünü iddia ettiği ruhlardan ibaret olurdu. Genelde dedesinin ruhuyla konuştuğunu söylerdi. Bazen saatlerce piyano çalar, bazen saatlerce camın önünde dikilir ve tek kelime etmeden yatağına girip tekrar uyurdu. Kendinden yaşça büyük bir ablası vardı. Bakımı onun ellerindeydi. Ablası da evdeki herkes gibi sessiz ve içine kapanıktı. Kardeşinin tüm ihtiyaçlarını, yemesi, yıkanması, uyuma saatini listelemiş, robot gibi uyguluyordu. Bir tekini bile atlamadan, şaşırmadan, unutmadan, sırasını değiştirmeden. Daima siyah olan kıyafetini evin içinde süre süre gezerdi. Büyük siyah tokalar takardı, bazen siyah duvak takıp gezdiği de olurdu. Büyük tuvallere, saatlerce böcek, siyah koyun, beş kollu insan figürleri çizerdi. Yehud bu resimlerin karşısına geçip, onları incelemekten büyük haz alırdı. Ablasının gerekmedikçe ağzını bıçak açtığını görmemişti. Yehud, daima çevresinde dolanır, fakat konuşmazdı. Sadece ne yaptığını izlerdi. Ablası da Yehud'un sürekli eteklerinde gezinmesinin farkında olmazdı. Kardeşi var olan bir şeyin sürekli etrafında olması, evden çıkıp gitmeyen bir sinek gibiydi. Ablasıyla susarak anlaşacağını Yehud çoktan öğrenmişti. Bir gün çok ısrar etmişti, ilk kez; "Benim de resmimi yapar mısın, lütfen yapar mısın?" Okul çağına geldiğinde ablasının yaptığı portresini alıp, yatılı bir okula gitti. Sessiz bir yaşamın kabuklarından kendini bu kadar kalabalıkta bulunca nereye sığınacağını bilemedi. Dilsiz, oldu lakabı. Sınıftan çilli bir çocuğun; "Dilsiz olsun bunun lakabı ya!" demesiyle tüm sınıf, hatta okul ona dilsiz demeye başladı. Evet dilsizdi, sağırdı, kördü. Kökleri hiç olmamıştı ki bir yerlere salsındı. Elinde kalanlar ablasının yaptığı portresi, çizim defteri, bir aile fotoğrafından ibaretti; siyah beyazından, bahçede çektirdikleri. Babasının suratı asık, ablası siyahlar içinde donuk, kendisi pijamalarla duruyordu. Annesi bir elini Yehud'un omzuna koymuş, bir elinde gümüş şamdan tutuyordu. Hepsinin ortak noktası gözlerindeki anlamsız ifadeydi. Fotoğrafçıyı özel olarak eve çağırmıştı annesi. Tüm aile ve fotoğrafçı annesini bahçede bekliyorlardı. Yehud, uykulu gözlerle annesinin gecenin bir vakti fotoğrafçıyı evlerine çağırmasına bir anlam verememişti. Babası homurdanarak bahçeyi adımlıyordu. Ablası siyahlar içinde, bankta porselen bebekler gibi kıpırdamadan oturuyordu. Annesi bornozuyla, elinde şamdan, bahçe kapısında belirdi; "Sevgili ailem, yarın öleceğimi bana aziz ruhlardan Pertoks bu gece bildirdi. Bu fotoğrafı mezar taşıma monte edin. Benim için daima dua edin."
|

