MaviMelek
"Öğrendiklerimin hepsini unutmak ve kurtulmak istedim. Bunu gerçek kurtuluş olarak gördüm." - "Nihilist" / Hikmet Temel Akarsu

[Gündem]"Rock’n Söyleşi - Hikmet Temel Akarsu’yla Yazmanın Öykü Hali" | Tuğçe Ayteş

Hikmet Temel Akarsu - Hasan Uygun

"RAHATSIZLIĞI OLAN İNSANLAR EDEBİYAT YAPAR"

“stepped out of the line
like a sheep runs from the herd”
(çizginin dışına adım attı
tıpkı sürüden kaçan bir koyun gibi)
- Greenday / “Minority”

“Yeterince duyarlıysanız yadsıma tutkusu çok erken gelir,” diyor Hikmet Temel Akarsu. İlkokul ikinci sınıfta yazar olacağını biliyormuş. Diğer çocukların başarılı olduğu dallarda (spor, vs) başarılı olamayınca içine kapanmış ve “kendi ulviyetiyle” uğraşmış. O dönemde kendisinin “hımbıl” ve “hanım evladı” olduğunu söylüyor. İlerleyen dakikalar da devam edecek samimi söyleşinin belirtileri. (Bu arada o beden dersleri ne işkenceydi öyle… Öğrencilik hayatımdaki ilk zayıfımı sınıftaki düz takla atamayan iki kişiden bir olduğum için almıştım. Neyse acı anıları bir kenara bırakayım…)

İlkokul beşte ve ortaokulda klasikleri okumaya başlamış. “Şok edici bir serüven” diye tanımlıyor bu zamanlarını. “O yaşta bir çocuk bunları anlayamaz, ama yaşıtlarından farklı kanallarda ilerlemeye başlar.” Başlarda “dünyanın bu kadar korkunç bir yer” olduğunu kabul etmekte zorlanmış. Tipik bir ergen tepkisi olarak “cüretkârlık” ve “küstahlığı” birleşince kendini yaşıtlarından “ayrıcalıklı”, “üstün zekâlı” görmeye başlamış. Sonraki hayatı “aşağı inmekle” geçmiş. Şimdi Sokrat gibi düşünüyor: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”

“You're driftwood floating underwater
Breaking into pieces pieces pieces”
(Yüzen bir dal parçasısın suyun altında
Bölünüyorsun parçalara parçalara parçalara)
- Travis / “Driftwood”

Ortaokulda okuduğu klasiklerin bir listesini yapmış. Yüz yetmiş beş kitap varmış listede. “Büyük eser” diye Rüzgâr Gibi Geçti'yi de eklemiş. Sonra nicelikle nitelik arasındaki farkı anlamış. Önemli olanın “kitap okumak değil izlek edinmek olduğunun” Lise 1'de farkına varmış. Ortaokul ve lisede yazmamış. On sekiz-on dokuz yaşında şiir yazmış, ama onları da gün yüzüne çıkartmamış. Söylediğine göre kendisinin de gördüğünde dayanamayacağı şeylermiş.

Hikmet Temel Akarsu, yazmak dışında neredeyse hiçbir şey yapmamış. Mimarlık mezunu. Biraz da o zamanların mesleği olduğu için seçmiş o bölümü. (Kayıt dışı kısımdan aşırıyor olsam da söylemeden edemeyeceğim: Felsefe, sosyoloji ve psikoloji için de geleceğin meslekleri demesiyle ruhum şad oldu. O günleri görmek kısmet olur umarım.) Şehircilik mastırına başlamış, ama bırakıp Paris'e gitmiş. Tekrar ÖSS'ye girip hukuk kazanmış, İTÜ şehirciliğe yazılmış. Paris'te Fransızca öğrenirken bir de Şehircilik programına yazılmış. Ama Paris'te Hanya'yı Konya'yı anlamış.

“But now I've opened up my eyes
And found it's all been just a great big fairytale”
(Ama şimdi gözlerimi açtım
Ve gördüm ki her şey koskoca bir peri masalıymış)
- Elvis Presley / “Fairytale”

“Ana dilde yazılmış edebiyat daha lezzetlidir”

Paris'te “bütün değerleri” çökmüş, “gardı” inmiş. “Yazmaktan başka bir yol olmadığını” görmüş. Şu anda eserlerinde “zerre kadar varsıllık varsa” bunu “bütün hüzünlü erkekler ve hüzünlü genç kadınların” inandığı peri masallarına bir zamanlar kendisinin de inanmasına borçluymuş. “Budalaca,” diyor, “nahiflik. Nahiflik de bir noktadan sonra budalaca görülür.” Hikmet Temel Akarsu “en saf”, “en hesapsız kitapsız” kişiliğiyle kendini ortaya koyuyor. Yazarların “küstah” ve “havalı” olmasını sevmiyor. “Sanat ve insanlık adına” bir şeyler ortaya koyabilmek istiyor.

Paris'te ilk defa günlük tutmuş, ama Fransızca. Yazdıkça Fransızcası gelişir diye düşünmüş. (Ben de İngilizcede benzer taktikler uygulamıştım. Sonuçta üniversitede güzel ödevler yazdım. Ama anadili İngilizce olan biri çıksa karşıma, Sultanahmet'teki rehberlerimiz kadar özgüvenle kendimi ifade edemem.) Kız kardeşine mektuplar yazmış. Yazarlıktan başka bir şey yapamayacağını, “yazmanın korkunç bir serüven olduğunu” da orada anlamış.

Ortaokuldaki külliyatta, Türk edebiyatından Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'in hemen hemen her yazdığını okumuş. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Fakir Baykurt'un da bazı kitapları listesinde yer almış. Ama genelde yabancı yazarlara yüklenmiş. Tezer Özlü okumadan büyümüş.

“I've want to break free
God knows, God knows I want to break free”
(Serbest kalmak istiyorum
Tanrı biliyor, Tanrı biliyor serbest kalmak istiyorum)
- Queen / “I Want to Break Free”

Otuz yaşından sonra geri dönüp tekrar okumuş Türk edebiyatını. (Okumalarıma üniversiteden bir sene sonra çekidüzen verdim diye hayıflanıyordum, ama rahatladım bunu duyduktan sonra. Gerçi hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir de insan panikliyor bu kadar güzel kitap varken kaçıracağım diye.) Okumanın sonu olmadığının ve bazı eserlerin okunmasının dayatıldığının farkında. Düşe kalka büyümüş, kendi yolundan bütün zorluklarla yaşamış. Mesela Nobel alan kitapları okumuş. Ama sonra Nobel hakkındaki gerçeği ve kitabı okumak için bir kriter olmayacağını öğrenmiş. Kimse “Git Kafka, Sartre, Buzzati oku,” dememiş.

“Ana dilde yazılmış edebiyat daha lezzetlidir,” diyor Hikmet Temel Akarsu, “Çeviri, çevirmenin elinden geçtiği için o yazarın eseri ikinci bir süzgeçten okunur.” Sonra farklı bir şekilde tekrarlıyor: “Anadilde virtüöz yazarlık yapılabilir. Hiçbir çeviri aslından iyi olamaz.” (Çevirilerinin kendinden iyi olduğu söylenen bir istisnanın burada adını verip dedikoduya mahal vermeyeceğim, ama az çok tahmin edileceğini düşünüyorum.) Çevirdiğim metinlerle çevrilen metinler arasındaki farklılığı gözlemleyen biri olarak bu durumu birebir tecrübe ediyorum. Çevrilen eser çok çok usta ellerden çıkan bazı çeviriler hariç, çevirmenler ne kadar iyi olursa olsun bence diğer bir dilde çok bariz olmasa da eğreti duruyor. Eserlerin orijinalini inceleme fırsatı bulanlar anlayacaktır ne demek istediğimi.

“We don't need no education
We don't need no thought control”
(Eğitime ihtiyacımız yok
Düşünce kontrolüne ihtiyacımız yok)
- Pink Floyd / “Another Brick in the Wall”

“Dil bir toplumun düşünce dizgesini, hayat algısını gösteriyor.”

Okumak, yazmak derken dinleyicilerin de katkılarıyla muhabbet geldi eğitime dayandı bir ara. “Bizde eğitim rol icabı, …üniversite sınavları test, … eğitim sistemimiz sorunlu,” diye yorumladı Hikmet Temel Akarsu durumu. Avrupa'daki eğitim sisteminin en önemli unsurları/parçaları “yazma, düşünme, analiz, doğruya gidiş. Türkiye'de test çözüyorlar ama söyleyecek sözleri yok.” Kesinlikle katılıyorum. Meşhur üniversitelere zekâsından değil, sınav sorularına iyi çalıştığından giren çok öğrenci var. Test çözmek dışında kendini geliştirmeye yönelik hiçbir şey yapmayanların haliyle konuşacak iki lafı da olmuyor. Öğrencileri de geçtim, bazen öğretim üyelerinde de bununla karşılaşmak gerçekten üzücü.

Okullardaki edebiyat derslerinde de durum pek iç açıcı değil. Dersler edebiyatı sevdirmeye yönelik değil, adeta “zorunlu hareketler serisi”ni gerçekleştirmek için. Verilen eğitim birçok öğreniciyi edebiyattan nefret ettiriyor, okuma ve yazmadan soğutuyor. Bunu kendimden sonra kardeşimde de inceleme fırsatını buldum. Kitap okutmak için bir kitap ismi veriliyor, sınavda soru çıkacağı için yavrucaklar canhıraş ve baştan savma bir şekilde kitabı okuyorlar. Yani iyi niyetli bir şekilde “okuyorlar” kelimesini kullandım. Zira o kadar ders arasında genelde kitabın bir yerlerden özetini bulup okuyorlar. Kardeşim en son 1984 okuyordu. Böyle bir eğitim sisteminden bir öğretmenin çıkıp bunu okutması ilginç, ama kitapcağız dersler ve sınav sorularının arasına sıkıştı ve kimse üzerine bir iki kelam etmeye fırsat bulamadı muhtemelen.

Amerika'daki okullarda Çavdar Tarlasında Çocuklar, 1984 (Kardeşimin öğretmeni almış yürümüş…), Cesur Yeni Dünya okutuluyormuş. Özellikle Çavdar Tarlasında Çocuklar, Anglosakson Amerikan hayatı, yani rekabet etmek, para kazanmak, yenmek ve reklamlardaki gibi “daha fazlasını istemek” üzerine kurulu. Fransız liselerinde de Camus'nün Yabancı'sı revaçtaymış. “Ortak toplumsal mefkurelere dahil olsun diye okutuyorlar.” Bu serüveni destekliyor. Türk eğitim sistemindeki Çalıkuşu da böyle bir serüvenin başlangıcı olabilirken devamı gelmemiş. Öğrencilerin edebiyat okuru olması pek hoşa gitmiyor, çünkü edebiyat kafa karıştırıyor.

“I don't believe in Peter Pan
Frankenstein or Superman
All I wanna do is”
(İnanmıyorum Peter Pan'e
Frankenstein ya da Superman'e
Tek yapmak istediğim)

“Bicycle bicycle bicycle
I want to ride my bicycle bicycle bicycle”
(Bisiklet bisiklet bisiklet
Sürmek istiyorum bisikletimi bisikletimi bisikletimi)
- Queen / “Bicycle Race”

“Her yazarın asası yaşadıklarının hülasasıdır…”

Ama konu kendi kitaplarına gelince onların hiçbir zaman okullarda okutulmayacağını söylüyor, çünkü “dilde katı kuralları yok”. Kullandığı kelimeler Osmanlıca da olabiliyormuş, İngilizce de. Öz Türkçede ısrar edenlerin kendilerine güvenmediğini ve böyle bir dilin de çok yapay olduğunu düşünüyor. Günümüz Türkçesini anlamak için “ Türkçe, Arapça, Osmanlıca, Farsça, İngilizce ve Fransızcaya hâkim olmak gerekiyor.” Türkçede hâlâ bilmediği kelimeler çıkıyormuş. Ama sonuçta bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. Bir de tabii bilmediği halde bildiğini iddia etmek var ki atalarımız bunu bu atasözüne dahil bile etmemiş. “Birçok eleştirmen kelimeleri ve kavramları yanlış kullanıyor.”

“Dil bir toplumun düşünce dizgesini, hayat algısını gösteriyor.” Mesela Kâtip Çelebi'yle Koçi Bey'in eserlerini okuduğunda Osmanlı'nın ne kadar güçlü bir ifade modeli olduğunu görmüş, Osmanlıca saray dili olduğu halde. Ama “Türkçe daha güçlü,” diyor. Hikmet Temel Akarsu Türkçenin hayranı, çünkü “oyuncaklı bir yapı”sı var. “Bu kadar süredir ayakta kalması kendi içinde taşıdığı zenginlik… Yunus Emre ve Karacaoğlan'ın eserlerinde bunu en güzel şekilleriyle görebiliyoruz.”

“Yazarın görevi dili yorumlamak.” Dilbilgisiyle edebiyat ayrı şeyler. Edebiyat öğretmeni olsa dilbilgisine riayet etmesi anlaşılır olurdu. Ama yazarların görevi dili “kırıp dökmek”. Nasıl “Salvador Dali'ye perspektif dersi” verilemezse dili iyi yorumlayan bir yazara da dilbilgisi dersi verilemez. Son zamanlarda “dil komiserliği yazarlarının” çoğaldığından dem vuruyor. Bir de ekliyor: “Hem avangard, hem marjinal, hem çok okunsun, hepsi bir anda mümkün değil.” Eline “kalem alıp kelime yazmış, kitap çıkartmış” herkese saygısı var ama “herkesin yeri var”.Hikmet Temel Akarsu - söyleşi

“Hiding the tears in my eyes
'cause boys don't cry”
(Gözyaşlarımı saklıyorum gözlerimde
Çünkü erkekler ağlamaz)
- The Cure / “Boys Don't Cry”

Gel gelelim Hikmet Temel Akarsu'nun ilk kitap macerasına… Gerek iş olarak gerek de yaşam biçimi olarak onu yazarlıktan başka bir şeyin paklamayacağını anladığında almış kalemi eline (ya da klavyeyi, bilemedim). Önceki konuklarımızın çoğunun aksine doğrudan romanla başlamış. İlk romanını çok başarılı bulmuyormuş şimdilerde baktığında. Ama en önem verdiği unsurları taşıdığını görüyor: “içtenlik, sahicilik, samimiyet parametreleri”. Yine bu parametreler yüzünden “hokka gibi oturmayı” sevmiyor. “Saça döke, kırıp döke” yazmanın samimiyet belirtisi olduğunu düşünüyor. “Bizde çok dikkatlidir yazarlar… Edebiyatta hata iyidir.”

Kayıp Kuşak adı altında topladığı romanların dördüncüsü ve sonuncusu olan Sevgili Superi'nin adı önce İrepus İligves'miş. Latince gibi geliyor kulağa, ama değil. Sevgili Superi'nin tersten okunuşu. Fakat yayıncının satış endişeleriyle isim değiştirilmiş. Şimdiki aklı olsa asla değiştirmez, öyle bırakırmış. Herkes kuşatma altında. “Yazarlar yayıncının”, okurlar ille de okunması gerektiği söylenen bazı kitapların…

Dostoyevski “Bir erkeğin yirmi beş yaşında ağzı süt kokar,” demiş. “Ne evlilik, ne boşanma, ne çocuk, ne iflas, ne hapishane, ne ölüm…” hiçbirini yaşamadan olmaz bu işler. “Roman bilgelik sanatıdır. Kitabi bilgi akademide iş görür. Edebiyatta duygu demeti geçerlidir.” Ama tabii yaşanmışlık da kişinin kendisine bağlı. “Hassas” bir insan sayfalar dolusu ruh halini yansıtabilirken, çok affedersiniz “hıyar”ın tekiyse tek kelime yazamaması, yazmaya bile yeltenmemesi mümkündür. “Her yazarın asası yaşadıklarının hülasasıdır… Ne anlatırsan anlat anlattığın sensindir.” Yeter ki “Aristo mantığıyla” bakılmasın yazılanlara.

“A little less conversation,
A little more action please”
(Daha az konuşma,
Daha çok eylem lütfen)
- Elvis Presley / “A Little Less Conversation”

“Niye yazacağım, neyi yazacağım, buna değer mi?”

Hem roman hem de öykü yazmış ve yazan bir yazar olarak bu iki türün ayrımını ondan dinleyelim: “Öykü Türkiye'de değeri ve önemi kavranamamış bir tür. Romanla alakası yok. Kimi zaman daha zor… Kutuyu açıyorsun, yüzünde bir yay fırlıyor. O öyküdür… Roman nehirse öykü nazende akan bir pınar suyu… Roman aortsa öykü bir kılcal damarın beyne yaptığı etki… Her öyküde bir buluş, her 'Evreka!' deyişiyle başlanır.”

Okuyucuyla yazarın arasındaki ilişkiye gelince… “Okurun hangi yolculuğa çıkacağına göre hareket edersek yanmışız,” diyor Hikmet Temel Akarsu; yani bir yazar olarak yazma özgürlüğünü kullanmak istiyor. Böyle demesi yanlış anlaşılmasın. “İyi bir okuyucu olmak, iyi bir yazar olmaktan zordur,” diye de ekliyor. Yazarlığın az çok öğrenileceğini, ama “bir kitabı damıtma”nın zorluğunu vurguluyor. “İyi bir yazar olmak için iyi bir okur olmak gerekmez.” “Doğuştan yazma yeteneği” olabilir. Hikmet Temel Akarsu'nun yaşanmışlıklarla ilgili söylediği “hassaslığı” da eklersek böyle bir insanın teoride yazar olmaması için hiçbir sebep yok. Amaç “insanlığa büyük mesajlar veren şaheserler” yazmaksa o zaman tabii epey kitap hatmetmek gerekir. “Ama okumanın sonu yok.” İnsan yazmaya nasılsa “kendi bilinç düzeyi”nden başlıyor.

Bu noktada edebiyatçıyla entelektüeli de ayırmak gerekiyor. “Edebiyatçı olmak için entelektüel olmak gerekmez, bir entelektüelin de edebiyatçı olduğu fazla görülmez.” Sonuçta entelektüellik Hikmet Temel Akarsu'nun en önem verdiği “doğallık” ve “samimiyet” ilkelerini bozan bir durum. Büyük eserler veren edebiyatçıların çoğunun zamanında, günümüzde “Okunmazsa olmaz,” denilen bir sürü yazar daha dünyaya bile gelmemişti, eser yazmaları bir yana. Neticede kendini entelektüel olarak görmüyor. Suç ve Ceza 'yı yazdıran yaşanmışlıklardı, yoksa Dostoyevski'nin Kafka falan okuması mümkün değildi. “Rahatsızlığı olan insanlar edebiyat yapar.”

“I faced it all and I stood tall;
And did it my way.”
(Hepsiyle yüzleştim ve dimdik durdum
Ve bunu kendi usulümle yaptım)
- Frank Sinatra / “My Way”

“Yazarlardan kimisi bir tane eser verdikten sonra bir daha yazmaz.” Buna hayranlık duyuyor. Bu tür yazarların aksine “Bu iş tuttu,” deyip “fabrikasyon yazanlar” da türüyor. Hikmet Temel Akarsu bu iki yazar tipinden de değil. Tek eserle kalmamış, ama kitap yazmış olmak için de yazmıyor. “Aynı derede kulaç atmaktan” hoşlanmıyor. Farklı konular, farklı denemeler yapmak istiyor. Başarısız olduğu da oluyor tabii, ama önemli olan denemek.

Antik tragedyalarla günümüz olaylarını birleştirmeyi hedeflediği altı ciltlik Ölümsüz Antikite roman serisini düşünmüş; ilk cildi Aseksüel Koloni ya da Antiope, ikinci cildi Siber Tragedya ya da Iphigeneia, üçüncü cildi Casus Belli ya da Helena ve durduk. Hayır, Hikmet Temel Akarsu dördüncü cildi yazmaya devam ediyor. Ama 4. cildi Cyberpunk'ı yayımlatmayı düşünmüyor artık. “Bir toplumla bir yazarın ilişkisi bu kadar karşılıksız kalmamalı,” diyor. Kendine yazıyor devamını, Goethe'nin Faust'u kırk yıl kendine yazdığı gibi. Dördüncü cildi İlyada Destanı gibi manzum şekilde ve aruz vezniyle yazıyormuş. Bunun üzerine beni de şeytan dürttü “Acaba bu söyleşiyi manzum mu yazsam,” diye ama açıkçası yemedi.

“Some are like water, some are like the heat
Some are a melody and some are the beat
Sooner or later they all will be gone
Why don't they stay young”
(Kimisi su gibi, kimisi ateş
Kimisi melodi, kimisi vuruş
Er ya da geç gitmiş olacaklar
Neden genç kalmıyorlar)
- Alphaville / “Forever Young”

“Postmodern çağın hikâyesi gerçek yetenekleri sanattan soğutmak”

Tam da benim bu cesaretsizliğimin üstüne Hikmet Temel Akarsu'nun başarıdan daha ziyade önem biçtiği özelliğin cüretkârlık/hayasızlık olduğunu söylesem ironik mi olur acaba? Ersin Tezcan tarafından 'e' harfi hiç kullanılmadan yazılan E'siz Potkal isimli romanı ilginç buluyor (ama çevirisinin e harfi olmadan yapılmasını değil).

Yazarlığı bu kadar sevmesine ve cüretkârlığı bu kadar övmesine rağmen “Dünyaya bir daha gelsem amele olurum, yazar olmam,” diyor. Hayatı “kederlerden, üzüntülerden ibaret” hale gelmiş. “Nihilist duygular içinde 'Ben bunu neden yapıyorum?' diye” soruyor. Ama bir yandan “acı veren bir şey” diğer yandan zevk de verebiliyor, yazmakta olduğu gibi. “Güneş altında söylenmemiş bir söz, özgün bir söz,” deyince Hikmet Temel Akarsu benim aklıma Yazmanın Öykü Hali'nin taa üçüncü konuğu olan Hulki Aktunç'un sözü geliyor: “Hâlâ yan yana gelmemiş sözcükler var.”

Yazmadan önceki “okumak, izlemek, yaşamak, dinlemek, dinlemeyi bilmek” çalışmaktan zor bir mekanizma onun için. Yoksa “Yazma noktasına gelince kimse seni tutamıyor.” Arada soruyormuş kendine: “Niye yazacağım, neyi yazacağım, buna değer mi?” Ama yine de yeniden yazıyor. Sait Faik'in “Yazmasaydım ölecektim,” demesine benzettim bu durumu.

Hikmet Temel Akarsu'nun bir de iddiası var: “Metinlerimle çok duygusal bir boyuta taşırım okuyan insanları.” Öyle ki okumaya başlayanlar, başladıklarından “daha farklı, daha estetik, daha varsıl” hale geliyorlar.

I love rock'n'roll
So put another dime in the jukebox, baby”
(Seviyorum rock'n'roll'u
Haydi müzik kutusuna bir bozukluk daha at, bebeğim)
- The Arrows “I Love Rock 'n' Roll”

Hikmet Temel Akarsu'nun Rock'n Roman adında dört kitaplık bir roman serisi, onlar dışında Babalar ve Kızları Rock'n Roll Öyküleri ve Dekadans Geceleri isimli iki öykü kitabı da var. Müzik onun edebiyatını besleyen en büyük kaynaklardan bir tanesi. Edebiyat, sinema, müzik gibi mecraların birbirlerinden beslenmesi gerekiyor. “Gelişen sanatsal zenginlikle beraber bunlar da at koşturduğumuz alanlar olmalı,” diyor.

“Post kapitalist krizler”den sonra edebiyatın farklı bir döneme girdiğini düşünüyor. “Karanlık atmosfer edebiyatın en sevdiği plato.” Sadece edebiyat değil, mesela sinemada da var bu geçiş. Örneğin David Lynch ve Cohen Kardeşler gibi yönetmenler, Dövüş Kulübü, Amerikan Güzeli, Magnolia gibi filmler. Müzikte de Nirvana, Pearl Jam, gotik metal (kuzey Avrupa ülkelerinde). Karanlık nihilizm hat safhada. Müzikte notalarla yapılanı “edebiyat yazıyla ve sözle yapıyor.” “Dekadans Geceleri'ni okuyanlar o şarkıları az çok biliyorlar zaten. Ama okuduktan sonra farklı açılardan bakıyorlar.”

Kitaplarında 80'li yılların kayıp kuşağını, 90'lı yılların kuşağını, hatta Z (Zero-Sıfır) kuşağı denilen 2000'li yılların kuşağını anlatmış. '68 kuşağına yaşı yetmediği için pek anlatmamış. Ama hippilere göndermeler yapmış.

“Yazarın temel vazifelerinden birisi muhafazakâr olmamak ve yenileri anlamak. Yenileri anlamayanın yazarlık hayatı biter,” diye de ekliyor.

“I get knocked down
But I get up again
You're never going to
Keep me down”
(Yere seriliyorum
Ama kalkıyorum yeniden
Benim hiçbir zaman
Moralimi bozamayacaksınız)
- Chumbawamba / “Tubthumping”

Eskiden edebiyat dergileri diye bir şey vardı, çünkü “Yaşar Nabi Nayır, Memet Fuat vardı”. Şu anda böyle isimler ve dergiler kalmadığını düşünüyor. “Eskiden edebiyat dergisi farklı bir maceraydı”. Bir dergi çıktığında bir akımın öncüsü olurdu “Servet-i Fünun” gibi. Ama şimdiki edebiyat dergilerinde pek farklı bir şey bulamıyor. Genelde de belli isimler oluyor zaten.

“Bir gencin her kapıdan kovulduğu halde” yazarlık konusunda ısrar etmesine saygı duyuyor. Daha önce de bahsi geçtiği gibi önemli olan başarılı olmak değil, cüret ve çaba Hikmet Temel Akarsu için. “Postmodern çağın hikâyesi gerçek yetenekleri sanattan soğutmak. Önemli olan sebat etmek.”

Şiir dünyası kötü durumda demekle bir yere varılmıyor. “Şiir müzikle birleşti.” Mesela Nick Cave şiirlerini besteliyor adeta. Aynı şekilde öykünün kötü durumda olduğuna ve şiirin akıbetine uğrayacağını düşünmüyor. “Son zamanların sinemasının en çok beslenme kaynağı öykü”, misal Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri, Brokeback Dağı. “Satılmaması o kadar önemli değil.” Okuyucunun az olması da o eserin değeri için bir ölçüt olamaz. “Para kazanmak temel meselenizse gidin borsa oynayın,” diye de ekliyor. Bir de okuyucuyu suçlamadan önce yazarların kendi eksiklerini kapatmaları gerekiyor.

Uzun lafın epeyce kısası; endişeye mahal yok, yazmaya aynen devam, ne olursa olsun…

Kısa Biyografi:
Romancı, öykücü ve hiciv yazarı Hikmet Temel Akarsu 1960 yılında Gümüşhane'de doğdu. Dokuz yaşında ailesi ile birlikte İstanbul'a yerleşti. İTÜ Mimarlık Fakültesi'ni bitirdi. Mimarlık yapmayıp, yaşam düşü olan yazarlığa kendini adadı. Deneme, makale, eleştiri, oyun ve senaryo yazarlığı da dahil olmak üzere edebiyatın hemen tüm alanlarında ürün verdi. Sadece seri romanları değil, hiciv ve eleştiri yazıları da toplumda yankı buldu. Ülkemizin zor yıllarını anlattığı romanları belleklerde hüzünlü tatlar bıraktı. “Kayıp Kuşak”, “İstanbul Dörtlüsü” ve “Ölümsüz Antikite” gibi roman serileri saygın yayınevlerince kitaplaştırıldı. Yazılari “Varlık”, “Gösteri”, “Radikal Kitap”, “Cumhuriyet Kitap”, “Yasak Meyve” gibi saygın dergilerce yayınlandı. Bir dönem köşe yazarlığı yaptı. “Çalınan Tez” adlı radyo oyunuyla TRT'den ödül kazandı. Öyküleri, Babalar ve Kızları adıyla 2005 yılında İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı. İlk gençlik kitabı Can Yayınları'nca 2006 yılında Güzelçamlı'nın Kayıp Panteri adıyla yayımlandı. “Taşhan” adlı radyo oyununu 14 Temmuz-22 Temmuz 2006 tarihlerinde sekiz bölüm halinde TRT Radyo 1'de tefrika edildi. Pen Club, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Mimarlar Odası üyesidir. İstanbul'un önde gelen eskrim kulüplerinden birinin genel kaptanıdır.

Yayımlanmış Romanları:
Aleladelik Çağı - Kayıp Kuşak 1 (İnkılâp Kitabevi) (1989)
Çaresiz Zamanlar - Kayıp Kuşak 2 (İnkılâp Kitabevi) (1992)
Yeniklerin Aşkı - Kayıp Kuşak 3 (İnkılâp Kitabevi) (1991)
Sevgili Superi - Kayıp Kuşak 4 (İnkılâp Kitabevi) (1988)

Kaybedenlerin Öyküsü - İstanbul Dörtlüsü 1 (İnkılâp Kitabevi) (1998)
İngiliz - İstanbul Dörtlüsü 2 (İnkılâp Kitabevi) (1999)
Küçük Şeytan - İstanbul Dörtlüsü 3 (İnkılâp Kitabevi) (1999)
Media - İstanbul Dörtlüsü 4 (İnkılâp Kitabevi) (2000)

Aseksüel Koloni ya da Antiope - Ölümsüz Antikite 1 (Telos) (2002)
Siber Tragedya ya da Iphigeneia - Ölümsüz Antikite 2 (Telos) (2003)
Casus Belli ya da Helena - Ölümsüz Antikite 3 (Telos) (2003)

Özgürlerin Kaderi (Nefti Yayıncılık) (2008)

Yayımlanmış Öykü Kitapları:
Babalar ve Kızları (İnkılâp Kitabevi) (2005)
Güzelçamlı'nın Kayıp Panteri (Can Yayınları) (2005)
Dekadans Geceleri (Varlık Yayınları) (2008)

Repertuara Alınmış Oyunları:
Yazar Ajanı – Oyun (3 Perde) (Devlet Tiyatroları)
Asilzadeler – Oyun (3 Perde) (Ömer Seyfettin'den Uyarlama) (Devlet Tiyatroları)
Çalınan Tez – Radyo Oyunu (TRT)
Taşhan – Arkası Yarın (TRT)
Yurtdışı Sevdası - Arkası Yarın (TRT)
Ekodekalog - Oyun (3 Perde) (Devlet Tiyatroları)
Osmanlı Sefiri - Oyun (3 Perde) (Devlet Tiyatroları)

Daha detaylı bilgi: http://www.myspace.com/hikmettemelakarsu

~~~
Sayı: 40, Yayın tarihi: 08/09/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics