MaviMelek
Yüxexes
"Bir yalnızlık köşesinde, tam anlamıyla ruhu 'hiçliğe' yuvarlanmış ya da inanılmaz derecede şaşırtıcı bir ruh gücüne sahip olan insanlar yaşayabilir." Balzac

"İntiharı Soluyan Çiçek" - Hasan Uygun

İntiharı Soluyan Çiçek

"İÇİMDEKİ BÜTÜN DİNAMİTLERİ PATLATABİLİRİM"

Günlerdir bir an bile gözümü kırpmadan bakıyorum ona. İşimi, arkadaşlarımı, randevularımı, kısaca her şeyimi erteledim sırf bu yüzden. Bekliyorum… Bekliyorum. Bekliyorum, mutlaka konuşacak… Konuşacak ve bozulacak bu kara büyü.

Dışarıda, cadde boyunca kaldırımda dizilmiş çöpçüler, sonbahar mağlubu çınarların gövdelerini okşuyor, gözlerinden öpüyorlar sonra kupkuru dudaklarıyla. Hepsi duygulu, melankolik… Yerlerde binlerce ölü yaprak. Ölü yaprakların altındaysa çırpınan bir yürek. Çöpçüler, törensiz kaldırmak istemiyorlar, incitmek istemiyorlar ölü yürekleri, "Ölülerin de sevgiye ihtiyacı var," diyor içlerinden biri.

Cadde boyunca sağa sola savrulan kuru yapraklar, hız tutkusuyla yanıp tutuşan sürücülerin kullandığı arabaların tekerlekleri altında eziliyor acı çekiyorlar biteviye. Acı yüreklerini dağlıyor, kanatlanıp uçuyorlar sonra arabaların hızıyla yarışırcasına.

Oysa sadece bir ay önce… Hatırlamak bile kor bir yürek yangını. Hiç yitirilmeyecek gibi duruyordu oysa, parmaklarımın arasından karışırken toprağa.
İçeride, çatı katındaki evimde, yangın sonrası kül kokusunda her şey. Ve yıkıntıların arasında, hisli bir yürek; enkazın altında kurtarılmayı bekleyen. Yangında en son kurtarılacak olarak orta yerde, yaşam umudunu hâlâ kaybetmemiş, ‘sil baştan' cesareti olan ben.

Işık gözlerimi yakıyor. Bir dokunabilsem ışığa…

Oturduğum koltukta, putlaşan bedenimin taş gözleriyle ağlıyorum; gözlerim, gördüğü için lanetli. İki iri yağmur damlası, gökyüzünden süzülerek konuyor ve ıslatıyor yanaklarımı. Acı bir ıslaklık, yakıyor dokunduğu her yeri.
Dolu kül tablalarına, boş sigara paketlerine, içki şişelerine takılıyor gözlerim sonra. Bunların hepsini nasıl tüketmiş olabilirim diye; aklım almıyor bir türlü!
Hâlâ aynı şarkı. Müzik setimin CD çalıcısını iki gün önce –sanırım akşam üzereydi- ayarlamıştım.
"Don't let me down / Don't let me down."

Bu nakaratı işittiğim her saniye, salladığım bayrağın rengine bakıyor, rengini her gördüğümde ise yüreğimden bir şeyler bir daha asla yerine konmamacasına sökülüp atılıyor, bir daha iyileşmeyecek, kapanmayacak yaralar açılıyordu gözüm diye sakındığım bedeninde.

Geriye sayım çoktan başladı. Saatin tiktaklarını duyuyorum kulağımın dibinde. Duydukça geriliyor, bir yay gibi çatık kaşlarım. Damarlarım kurumuş, çatlamış toprağın üzerinde çılgın bir yarış halindeki yeşil ırmaklar gibi. Kabardıkça dalgaları, bentlerini yıkıyor umut diye, yayılıyor düzgün ovalara. Biliyorum, beni yutacak bu dalgalar, alıp götürecek kumların üzerinden sere serpe bedenimi; ama sen de kurtulamayacaksın yeşil köpüklerin gazabından; rotasını yitirmiş bir gemi gibi.

Kararımı verdim. Şu anda içimdeki bütün dinamitleri patlatabilirim. İnfilak korkusuyla yaşamaktansa, iradi müdahale hakkımı kullanmak, pimi çekmek, fitilin ucuna kibriti yaklaştırmak, onu tutuşturmak istiyorum içimdeki yangının özlemiyle. Yok oluşumu bitirmek, onunla bütünleşmekse, hayat verecekse eğer bana çatlamış dudakların, bırak o zaman sınır koyma bana; ne kadar hızlı ölürsek, o kadar acısız olacak paylaştığımız yazgı.

Acıktım… Sevişmek istiyorum… Neredesin ey kutsal ışık! Yolum neresi benim, nasıl girdim ben bu rüyaya? Ve niye bu kadar karanlık burası? Biraz bilincimi zorlasam, çıkışı bulurum belki; ama hayır! Şu anda hiçbir yere gidemem. Hiçbir şey yapamam. Ayak bileklerim acıyor çünkü. Hâlâ silinmedi bukağı izleri. Neden bu kadar uzun sürdü bu esaret? Zindanda unutulan tek mahkûm ben miyim yoksa?

Hayatımda büyük bir değişiklik olmalıydı –oldu da. Tekdüzeliğimi aşacak bir hareket; sessiz, içten bir kıpırdanış, ritmik bir devinim ya da deprem. (Hepsi aynı kapıya çıkmıyor mu sonuçta!) Bir başlangıç noktası. Elde bir sıfır… Kocaman bir sıfır! Her şey oradan başlamalıydı. Bir artı-sonsuz yolculuğuna duyulan özlemdi bu.

Ben böyle buldum. Bu kesinlikle benim isteğimin dışındaydı. Sarı… hiç ama hiç sevecen değildi. Biten, çıkmaz sokakların sapağındaki umutsuzluğu, kıstırılmışlığı anlatıyordu sanki. Kuruydu. Hem de kupkuru. Hayata dair hiçbir taşımıyordu.

İyi ama hangi elin marifetiyle gelmişti masamdaki vazoya!

Bugün biri daha öldü; ama artık şaşırmıyorum ölüme. Çünkü sona yazgılı her kuşun kaderi. Zaman bitesiye yaşanıyor bu gezegende. Ne kadar sıradan olursa olsun; ama öyle birden bire değil; can çekişerek… Ağlamaklı ses tonuyla, gözyaşlarını gizlemeden, salya sümük geliyor ölüm.

Hayır bu ölümler sıradan değil! Bu bir intihar! Yazgısı yağlı ilmeğe aşikâr yüreğin kara sevdası. Direnmek, bütün canlıların hâlâ koruyabildiği ender genlerden biri olsa gerek. Belki de bu yüzden, elinden geldikçe sonunu ertelemeye çalışıyor.

Duvar saatine bakarak, saniyesi saniyesine gözlemliyorum onu. Bu saatlerce, hatta günlerce sürüyor bazen.
Bünyesi, önce damarlarına yürüyen suyu kusmaya başlıyor. Rengi soluklaşıyor sonra veremli hastalar gibi, kan tükürüyor tabağına ve ardından yeşil tonların kahverengiye yenilgisi; son perde ÖLÜM!

"Hayatımda büyük bir değişiklik gerek," diye düşünmüştüm; seni tanımadan birkaç gün önce. Bir anlıktı… Hesapsızdı… Planlanmamıştı. İçmiştim… İçmiştin… İçmiştik. Beyoğlu'nda, gecenin bir vakti, gece yarısını geçmiştik hatta. Akordeonun nameli ezgisi, sarhoşluktan yıkılan bedenler ve yanan dudaklarda kor rengi ateşin. Mavi alevi tüm yangınların. Neden sonra bende bir cesaret. Daha önce hiç olmayanından. Ve o nameli ezginin tam ortasında, herkesin pür dikkat kesildiği yerde, yanlış basılan bir notanın utangaçlığında, senden yükselen "neden yaptın" sorusu.

Cevap vermek zorunda mıydım! Hayır! Fakat, faka bastım sende, ikimiz de istediğimiz halde. Ve ne kadar anlamsızdı aslında, bu soruyu soruş amacın. Sözsüz bir yakınlaşmayla, tensel bir bütünlüğe dönüşürken gecenin sağır vaktinde ateşe susamış bedenler, silinmişti aklımızdan zaten bütün nedenler. Ve gün ışırken Sarayburnu'nda, gemilere el sallarken yıkıntıların arasından, hiç yazılmamış bir hikâye kaldı bomboş avucumda.

Biliyorum, bütün hata bende. Yine ölçüyü kaçırdım besbelli. Günde yarım bardak su. Hatta iki günde bir de olabilir… Sonra güneşe çıkarmalıydım ara ara, sedefleri ışıldasın, gülümsesin diye sonbahara.

Hâlâ umudum var. Yaşatabilirim. Fakat birden bire suyunu kesmek de işe yaramayacak galiba? Uzun bir aradan sonra güneş… güneş çarptı biliyorum. Umudum kalmadı bahara.

İyi ama hatalarımızdan dönme şansı hiç mi tanınmayacak bize? Neden bu kadar çabuk yok oluyor her şey? Nedir bu baş döndürücü ritmi uzayın? Nasıl doğmalıyım dünyaya gelirsem bir daha?
Peki hatalarımızdan dönme şansı hiç tanınmayacak mı bize? Neden bu kadar çabuk yok oluyor her şey?

"Bir gün masamdaki o kuru çiçekleri… Benden habersiz bana verilen; ama her baktığımda ölümü hatırlatan o sarı çiçekleri hiç acımadan çöpe fırlatıp yerine canlı, rengârenk açan bir çiçek satın alacağım çiçek pazarından. Hatta, bir değil birkaç tane. Masama, penceremin pervazına, elbise dolabıma; her köşesine odamın… baharı taşıyacağım," diye söz vermiştim kendi kendime.

Biraz zamansızdı; ama çok değil. Senden birkaç gün önceydi sadece, o çiçeği gözüme kestirmem.

O sabah ne diye sormuştun o soruyu, hâlâ anlamıyorum. Elbette bütün çiçeklerin bir adı vardı. Ve olacaktı da. Ama onun adını öğrenememiştim işte. Çünkü soru sormayı öğretmediler bana. Yasaktı bizim alfabemizde bütün çiçek adları. Hem sorup öğrenseydim bile, yine unuturdum o an ve bu yüzdendi zaten dilimi lâl sanman.

"Bilmiyorum," demek zorunda kaldım tabii eğer hatırlıyorsan. O anda yerin dibini boylamıştım; ama belli ki sen farkına varmadın. Ya da farkına vardığın halde, beni daha fazla utandırmamak için yeğlemiştin suskunluğu. Ancak bir dakika sonra, utançla kızaran gözlerimi kaldırıp gözlerine baktığımda, aslında ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü anladım.

Aygülü olmalıydı bütün çiçek adları. Sen bir aygülüydün çünkü, ışığını aydan ödünç alan.

John Lennon dinliyor, bira içiyorduk ha bire. İsyankâr sesiyle Lennon, yine haykırıyordu sevgilisine on yedisinde âşık gibi; "Don't let me down / Don't let me down".

Sen masanın bir ucunda, bense öbür ucunda. Birbirimize çok uzak ve çok yakındık aslında. Aygülü gibi mor ve beyazdı, neon ışıkları altında sedef saçların. Barın neon ışıkları yansıyordu gözlerine. Sen biten bir yolculuğun, sonu gelmiş bir yolun, sonunu kabul edememişlik duygusuyla içiyordun, deviriyordun ardı ardına bardakları. Kurumuş nehir yataklarında dolaşıyordun, yalınayak. Bense yolculuk arayışında bir derviş. Ve keşfedilecek bir kara parçası gibi duruyordun o an karşımda, tayfalarımı tek tek öldürmeme sebep olan. Kerem'ini yitirmiş Aslı, sudan çıkmış balık gibiydin karşımda, çırpınırken tutsak kaldığın kafeste yaralı kanatlarınla.

Ne diyebilirdim ki o an sana! O anda her şey akvaryum, yosunlu havuz, sera etkisiydi senin için. Ama sen de gördün değil mi? Her nehrin bittiği yerde yenisi başlayabiliyormuş pekâlâ. Yeter ki yüreğimiz hazır olsundu yolculuklara. Birlikte yarattığımız ve içinde boğulduğumuz nehirlerdeki zamansız yolculuklara.

Bu üzerindeki son yapraktı. Çaresi yok ÖLECEK! İntihar kokusu soluyor evimin her köşesi. Yaz bitti. Mevsim sonbahar. Nerden bilebilirdim ki, aygülünün mevsimlik bir çiçek olduğunu.

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics