MaviMelek
"Kendi kendimi bağışlamaya kalkışırsam, kendimi kandırmak batağından hiç çıkamayacağım, batacağım gitgide." - "Tepede" / Vüs'at O. Bener

[Öykü] "Kaçış" | Şengül Can

Kaçış | Onur Saylam

"KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET"

Şehir dışında ıssız bir tepenin başındaydım. Şehir dışına taşımışlardı artık mezarlıkları ve ölüler gasilhanede birbirlerini yıkıyor sonra otobüse dolup mezarlığa gelip kendilerini gömüyorlardı. Ölülerin mezarlarına plastik çiçekler diktiğimde sakilerin sunduğu aşk şarabını geri çevireli çok olmuştu ve silik bir insan suretiydim artık fotoğraflarda.

Birden yağmur başladı havanın rengi grileşti bir gül kokusu yayıldı ortalığa, baktım güldendi mezar taşları, güller ölmüştü, evet gül doğdu, gül konuştu, gül yürüdü, gül okudu, gül yazdı, gül sevdi, gül sevindi, gül büyüdü, gül acıdı, gül düştü, gül kanadı gül öldü...
Tepeye veda etmek istedim ama yönümü bir türlü bulamadım bütün yollar yok oldu bir anda koyu yeşil tepeler, kara-mavi gökyüzü, dev elektrik direkleri bir de ben... Yağmur gittikçe hızlanmıştı koşmaya başladım. Direklerin altından koşa koşa geçtim, sırılsıklam oldum. Karşıda bir yere yıldırım düştü, felaket habercisi gibiydi. Yıldırımdan kurtulmalıydım ama sığınacak yer yoktu. Bir ara nefesim kesilecek gibi oldu, vücudum sımsıcaktı, derin derin havayı içime çektim, soğuk hava içimi acıtıyordu, celladım gelmişti karşıma, oysa kent çok uzakta kalmıştı aslında, hep merak etmişimdir cellâdı karşısında ne düşünür insan?

Bir elektrik direğine yıldırım düştü, önce koyu bir mavilik sonra aydınlık ve arkasından mavinin her tonu belirdi. Artık yıldırımlar daha yakınlara düşmeye başlamıştı, umudum kalmayınca yıldırımları kovalamaya başladım ben de. Tıpkı küçükken gökkuşağını kovaladığım gibi başım yukarıda ve hızla koşmaya başladım, hep geç kalıyordum yıldırımlara, bir türlü yetişemiyordum, çamurlar içinde kaldım yerlerde yuvarlandım, sürüm sürüm süründüm, inim inim inledim. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı yere attım kendimi uyuyakalmışım, kenti gördüm düşümde.

Bir odanın içinde tanımadığım aldatan erkek, tanımadığım aldatılan kız ve eskiz vardı. Tanımadığımaldatanerkek eskizle yatakta sevişirken tanımadığımaldatılankız odaya giriyordu:
“Aşkım, bu da ne, Allah belanı versin beni bununla mı aldatıyorsun?” dedi.
Tanımadığımaldatanerkek:
“Aşkım bu sen değil misin, oysa ben sen sanmıştım? Nasıl olur tıpkı sana benziyordu.”

Saçları aynı renkti, lensleri de. Aynı marka makyaj malzemeleri kullanıyordu, fosur fosur sigara içiyordu, marka yerlerden giyiniyor marka yerlere takılıyordu ama hesabı ödemeye hiç yanaşmıyordu; yanak nedir dediğimde tıpkı senin gibi boyanacak alandır diyordu, senin gibiydi sevgilim sürdüğü pudradan teninin rengi görünmüyordu, tıpkı sana benziyordu sevgilim pahalı bir hediye almadan vermiyordu.
Kızıyordum birden, odanın içerisine girip bağırıp çağırıyordum.
“Ne biçim rüya bu çıkarın beni burdan, sonra dönüp tanımadığım üç kişiye çocuksu bir bencillikle bu benim rüyam defolun gidin buradan” diyordum.

Ürpererek uyandım, kent beni buldu sandım. Her yerde beni arıyormuş, sorup soruşturuyormuş bulması an meselesiymiş, daha ne kadar sürecek bu kaçış, bu kısır döngü? Biliyorum, kaçsam da bir yere varamayacağım anlatsam da... Nasıl mı başladı bu kaçış?

Kentte bir kafede oturmuş arkadaşlarımla sohbet ediyordum, bir araya gelince kendilerinden konuşurmuş insanlar, biz de öyle yaptık. En çok korktuğum kafama bir şeyin düşmesiyle ölmek olduğunu söyledim. O an kafama bir kabak düştü, bağırdım herkes dönüp bana baktı. Öldüm sandım çok korktum, oysa korkacak bir şey yoktu ölüm varsa ben yoktum ben varsam ölüm yoktu, neden korkuyordum acaba hem var olmak hem ölmekten mi? Kabağın içi boşmuş, süs içinmiş, hayattaydım, arkadaşlarımdan biri kendini gerçekleştiren kehanet, dedi. O an kalakaldım ya bütün korkularım gerçekleşirse diye geçirdim içimden. Hızla kafeden çıktım, ara sokaklara daldım, her sokaktan bir tanıdık çıkıyordu karşıma, anladım ki kaçtığım sadece kabak değilmiş. En yakın arkadaşım birden yolda gördü beni, düğününe davet etti, gittim, karşıdan baktım, aslında ben evleniyormuşum kendi düğünüme davet edilmiştim, bir kız çocuğu yapıştı paçalarıma anne dedi ben senin kızınım, ittim çocuğu koşmaya başladım, davetliler donakaldı, annem bağırdı arkamdan, çocuk ağladı ben oradan uzaklaştım, nefes nefes yokuşu tırmandım o hızla bir adama çarptım. Göz göze geldik özür diledim, ama artık çok geçti. Hep söz vermiştim kendime erkeklerin gözlerine bakmayacağım diye, ona âşık olduğumu sanmıştı, aşkıma karşılık vermek için peşime takılmıştı, koca düğün alayı yetmezmiş gibi bir de bu adam çıktı başıma. Daha da hızlanmalıydım, yükte ağır pahada hafif ne varsa üzerimde attım; sevgi, nefret, dostluk, korku, aşk... Her şeyi yollara fırlattım, ben fırlattıkça yoldan geçenler topluyordu, aşkı bir dilenci almıştı, sevinmişti. Ben artık canlı bir kadavraydım ve içimde Kaf Dağı'nın ardındaki Anka kuşlarının emzirdiği çocuk üşümüştü.

Arkamda beni kovalayan kalabalığı atlatmıştım, nihayet kimsenin olmadığı bir sokak buldum, bir kaldırıma oturdum, dinlendim. Karşımda bir çöp kutusu vardı, içinde kediler yiyecek kavgası ediyordu. Şişman, kara bir kedi karnını doyurduktan sonra başını yukarı kaldırdı, başına beyaz bir poşet takılmıştı, tıpkı aşçıların şapkalarına benziyordu, kutudan çıktı karşıma geçip konuşmaya başladı, beğenmemişti buradaki yemekleri kedi mamasını istedi, yok dedim, nasıl olsa yaşlanınca getirirsin, başka ne işin olacak dedi. O an kendimi gördüm, yaşlanmıştım, elimde bir kutu kedi maması, yavaş yavaş yürüyordum, sonra aynı bu kaldırıma oturup, ellerim titreye titreye mamayı yere döküyordum, bütün kediler etrafıma toplanıyordu, belki evlenmişsin, dedi kedi, kızın olmuş ama yalnız kalmışsın ya da yatalakmışsın, pencerenin kenarında bir saksı gibi duruyormuşsun, sokağa bakıp mama atıyormuşsun, gözlerim büyüdü birden, yüzümü ellerimin arasına aldım, yere kapandım hayır böyle yaşlanmamalıyım diye bağırdım hem de nefesim kesilinceye kadar, bir şeyler yapmalıydım, ilk yaptığım şey şu kediye bir tekme vurmak oldu. Şişmankarakedi karnını yaya yaya uçtu havada, sonra bir yere çakıldı çok kızmıştı bana, o da düştü peşime, sokakların birinde düğün dernek sesi duydum, demek buraya kadar gelmişlerdi, bir sokağa girdim düğün alayı karşımdaydı, beni görünce herkes sustu, bakışlar bana çevrildi, bir çığlık attım, geri dönüp koşmaya başladım. Tam kurtuldum, derken birden karşıma eskiz çıktı, yanında tanımadığımaldatanerkek ve tanımadığımaldatılankız üçü birden tutmaya çalıştı beni, yanlış anlamışım onları, yaptıkları aslında kötü bir şey değilmiş, her aşkta olurmuş zaten aşk da bitermiş. Eskiz ağlıyordu sen de önemsemedin beni diyordu, eskiz koydun adımı, bir adım bile yok, yıllarca hep eskiz dediler bana. Onlardan kurtulmak istedim, yolumu değiştirdim, ama onlar da peşime takılmıştı. Düğün alayı önde küçükkız, adam, kedi şimdi de bu üçlü bütün kent peşimdeydi. Koşuyordum hayır diyordum teslim olmayacağım, sanki bir kara delik gibi beni çekmeye çalışıyorlardı, yutmak istiyorlardı, bir yer bulmalıydım, bu insanların aklına gelmeyecek, beni asla bulamayacakları bir yer, sonra birden mezarlıklar geldi aklıma, mezarlığa doğru koşmaya başladım çünkü şehir dışına taşımışlardı artık mezarlıkları ve ölüler gasil hanede birbirlerini yıkıyorlardı.

~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 08/07/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics