MaviMelek
"Zamanı yok - Geleceği yok - Geçmişi yok - Bu gece ölüyor - Gerçeğe bu kadar yakınlaşmışken O'nu kim tutabilir - O'nu bırakmayın" - "Ölüm Saati" / Sevim Burak

[Öykü] "Kaygılı Dostun Çağrısı" | Mustafa Resa Becan

Anthony Mancuso

"HER ŞEY HİÇBİR ŞEYE DÖNÜŞEBİLİR"

“İşte yine bir yaz başlangıcı, yılın en mutlu zamanı geldi,” cümlesi zihnimi sıyırıp geçti. Dil, kelimeleri neden hep bilinen duygu kalıplarına uygun dizgelere sokuyordu ki böyle? Cevapsız bir soruydu bu ve sözcükleri değiştirerek anlamı tersine çevirmek çok basitti. Varlık ve hiçlik, yazıyla tura gibi bağlıydılar birbirlerine. Hayat bir zar atımı kadar bile seçenek sunmuyor muydu yoksa? Yazı-tura mıydı her şey? Soruların çokluğu. Çözümselliğin neredeyse erotik bir güç haline dönüştüğü çağımızda bu kadar soru ürettiğime bakılırsa başarısız biriyim. Bunun pek de önemi yok, belki ben diye bir şey de yoktur ve her şey nedeni belirsiz bir rüyadan ibarettir. Ben ya da ben olmayan her neyse artık, içine tıkıldığım bu beden bildik bir yolda araba kullanıyordu. Daha önce yaşanmış olana ait ayrıntıları unutmak ve sanki bu manzara algıma ilk kez takılıyormuş gibi hissetmek, adeta bilinçli bir özveriyle kendini geri çeken belleğin tekdüze yaşantıma sunduğu ufak bir armağan olsa gerek. Şu dik rampadaki keskin virajı yeniden keşfediyor ve bu keyfi dolaysız verilmişliği içinde sürmeye çaba gösteriyorum. Ama bu sanıldığından daha zor bir uğraş, keyfi bilinç içeriğine alma çabasında onu yok eden bir fazlalık var, hazzın varlığına şans tanımak için araya biraz mesafe bırakmak daha uygun. Rampanın bitiminde uzunca bir düzlük başlar, Büyükçekmece Köprüsü ve ardından tekrar yükseliş. Hayat bunun tersiydi galiba, önce yükselen sonra kısa bir müddet yatay eksene paralel, bitime doğru da düşen bir eğrisi vardı. Hayatı geçmiş zamanda anmak bir çeşit ölüm dürtüsü ve bu yorum da okuduğum kitaplardaki eski bir bulgunun silik bir izinden ibaret. Anaksimandros, ikimizin dışında değişimsizlik tutkunu kalmadığını, artık herkesin değişimin peşinde olduğunu söyler durur. Ama hemen sonra çıkarımındaki naifliği sanki kendisinin de küçümsediğini belli eden bir vurgu eklemeyi unutmaz ifadesine. Bu plan dışı yolculuğu da ona borçluyum esasen. Geçen hafta içinde birkaç kez arayıp yazlığa gelmek için temmuzu beklememem yönünde üstü kapalı anlamsız çağrılarda bulundu. Kişiliği dikkate alındığında pek de tuhaf karşılanmayacak bu gizemli çabasından fazla etkilendiğimi söyleyemem, sadece biraz sıkıldığını düşündüm, o kendiyle zaman geçirme konusunda benim kadar usta değildir, sevimli ailesiyle de genelde yaşamın daha yüzeydeki niteliklerini paylaşır. Bir keresinde, felsefeyi sınıfta öğretip dışarıda unuttuğunu söylemiştim kendisine şakacı bir üslupla, bazı ciddi görüşler ancak ironi aracılığıyla iletilebiliyor ya da bu tamamen benim gereksiz bir önyargım.

Gönülsüzlüğümü anlamış olmalı ki, son arayışında farklı bir taktik uygulayarak benimle projem hakkında mutlaka görüşmek istediğini söyledi. Aslına bakarsanız ortada görüşülmesi gereken bir proje filan da yoktu. Yerli yersiz arayıp hayatımda bulunduğunu varsaydığı boşluktan duyduğu kaygıyı, hazin ve dost canlısı bir ses tonuyla bildirmesine engel olmak için ortaya attığım gelişigüzel tasarıyı kastediyordu herhalde. Sıradanlığın içinde yalnızlığına bırakılmış imgelerden yola çıkan öyküler yazma fikri. Artık rağbet görmeyen mekânlardan, şehrin eski semtlerinden geçerken kendini çekici bir arzu olarak ortaya çıkaran bu düzensiz düşünceyi, karar verilmiş önemli bir plan gibi aktarmak zorunda kalmıştım kendisine. İşin komik yanı, tabii burada biraz da kişisel tahmin hakkımı kullanıyorum, bunun ciddi bir proje olmadığını anlamış olan Anaksimandros, benim konuyu gerçekten ciddiye almamı sağlamak için bu fikri önemser görünmenin telaşı içindeydi.

Cumartesi sabahı, davetine karşılık vermek üzere yola çıkarken günün hiç değilse bir bölümünü semt istasyonunda tren beklermiş gibi yaparak geçirme planımdan vazgeçmiş oluyordum. Belki öğleden sonra çevredeki boş lunaparkları gezecektim. Ne yazık ki bilim henüz insanın aynı anda birçok mekânda bulunmasını sağlayacak kadar gelişmemişti ve bir yerde var olmak diğerlerindeki yokluğu gerektiriyordu. Böyle bir sorunu bulunmayan güneşin, olağanüstü tamamlayıcıları deniz ve ayçiçeği tarlaları üzerinden sektirerek yansıttığı yaz ışığı, olamadığım yerlerin eksikliğini unutturacak nedensiz bir umudun sevinciyle dolmamı sağladı. Rampanın bitiminde deniz, küçük bir orman izlenimi verecek sıklıkta beliren ağaçların arkasına saklandı bir süre. Daha sonra, ilk yazlık evlerin görüntüsüne fon oluşturarak ve bu kez ufuk çizgisi karşıma gelecek şekilde yeniden ortaya çıktı. “Aslında o hep kendi yerinde ve onun peşinde olan sensin,” diyecekti belki de az sonra Anaksimandros. Her gidişimde bana yolculuk üzerine sorular sorup, aldığı yanıta uygun bir bilgelik gösterisinde bulunmasına alışkındım. Öylesine ki, bu küçük geleneğin sürmesini temin için hevesini gidermesine kolaylık sağlayacak ayrıntılara değinmeye başlamıştım artık. Dostluğumu koruma merakının ardında, hiç kimse tarafından umursanmayan özelliklerini sadece benle paylaşabildiğini düşünmesi hiç de küçük bir olasılık değil. Varlığın, bedeli yoklukla ödenecek bir suç olduğunu öneren Anaksimandros fragmanına özel ilgisi nedeniyle ona bu adı vermiştim, ama bunu benden başka da kimse bilmiyordu. İlginç biri olduğu anlaşılmıştır sanırım. Bir keresinde, yine bir yaz mevsiminde beni arayarak orada tuhaf şeyler olduğunu, her gece bir yaz aşkı çiftinin karşıdaki oyun alanından gecenin içine yürüyüp bir daha geri dönmediğini bildirdi. Olayı çözmek için mutlaka yardımıma ihtiyacı vardı ve hiç de şaka yapar bir hali yoktu. Bir başka seferinde de benim yazlıktaki ilk sevgilim, sitenin marketinde ve genç kızlık görüntüsüyle karşısına çıkmıştı. Hiç evlenmemiş olmamdan endişe ettiğini bildiğimden dolayı böyle bir düş görmesini doğal karşıladım. Aslında benim görmem gereken bir hayale sahip çıkması biraz abartılıydı tabii, ama hayaller üzerine nasıl tartışabilirsiniz ki? Görülen görülmüştür.

Onların evi bizimkinin simetriğinde, sitenin ana yola bakan kısmındaydı. Yolun karşı tarafını değişmiş bulurdum her gidişimde; ama imgelemim bu alanı çocukluğumdaki haliyle dondurmuştu. Hatırlamak istediğimde de sarı bir ışık perdesi her nedense bu görüntünün üzerine inerdi ve çevreyi bir türlü eski gerçekliğinde düşlemeyi başaramazdım. Anaksimandros, güneşe aldırmaksızın balkonda oturuyordu, bana park yerindeki bir boşluğu işaret ettikten sonra yerinden kalktı, kapıyı açmaya yöneldi. O boş yeri ben de görmüştüm elbette, var saydığı kusurlarım içinde algı yetersizliği de mevcuttu anlaşılan. “Her evin bir diğerinden ayırt edilir simgesel bir kokuya sahip olmasındaki doğal permütasyon üzerine düşünmek ancak kendine yabancılaşmayı en aza indirebilmiş talihli insanlara özgü bir niteliktir,” diyerek karşıladı beni. Bir başkasını böyle bir cümleyle karşılasa deli muamelesi göreceği açıktı, bense bu karmaşık ifadenin evlerin yerleşik kokularıyla ilgili duyarlılığımı bir önceleme girişimi olduğunun farkındaydım. Babamın mesleğinden, benden fazla etkilenip felsefe okumayı seçmesinden sonra bir müddet Akhilleus adını takmıştım kendisine. “Ben asla yakalayamayacağın kaplumbağayım, senin ancak üniversite eğitimiyle edinebileceğin bilgilere genetik olarak sahibim, şimdi ben mühendislik diploması aldığımda iki fakülte bitirmiş gibi olacağım,” dediğimden bu yana bilinçdışında bana karşı bir önde olma güdüsü yapılandırdığı kanısındayım, oysa sözlerim tamamen şakaydı. Sözlerimin bir kelebek etkisi yarattığı söylenebilir mi peki? Hiç sanmam. O ve ailesi bazı iç çelişkilere rağmen kaos kavramından uzak dingin bir izlenim bırakmışlardır üzerimde daima. Dürüst olmak gerekirse bu son çağrıyı kabul etmemde, proje fikri ya da o evin kokusunu yeniden hissetme arzusu gibi etkenlerden çok, 14-16-18 gibi aritmetik bir yaş dizisiyle sıralanmış kızlarını yeniden görebilme umudu daha ikna edici olmuştu. Bu periyodik isabetliliğin dünyaya eklediği üç güzelliği takdir etmenin dışında kesinlikle ahlak karşıtı gizli bir niyetimin söz konusu olmadığını vurgulamak isterim, bu duygunun içkinlik tarafından kavranması biraz zor. Genç kızların ortamdaki varlığında, katıksız ve karşılığı önemsenmeyen, hatta karşılığının olmaması içten içe arzulanan arı aşkın nesnesini görüyorum. Bir türlü ulaşılamayan o saf varlık, onların geçici güzelliğinde bir yaşam tözü gibi sabitlenerek kendini gizliyor sanki.

Anlığın acımasız gerçekliğine dönecek olursak, beni ciddi bir düş kırıklığı bekliyordu ne yazık ki. Kızların her biri farklı gerekçelerle hafta sonu boyunca orada olamayacaklardı. Anaksimandros, dinlemediğim o gerekçeleri tuhaf biçimde detaylandırmakta ısrarcı oldu. Beni davet etmek için seçtiği hafta sonu dikkate değerdi doğrusu, evde bulunan özverili eşi Zeynep'in eski yazlık günlerinden anımsadığım genç kız tazeliğinin soluk hatırası da gerçeğinin yerini almayı başaramıyordu maalesef. Aramızda eski günlerden kalma, enerjiye dönüşememiş bir duygusal gerilimin sıkıntısı, içeriğini korumasına rağmen var oluş kaynağını değiştirmiş, gerektiği kadar dünyasal olmayı başaramadığım için ondan bana yönelen bir kuşku tarafından üretilir olmuştu. Yine de hakkını yememek gerekir, kocasının aksine, şaşırtıcı soyutlamalardan uzak, klasik ev sahibesi söylemleriyle karşıladı beni. Henüz toplanmamış sofraya gönderme yaparak kaynanamın beni seveceğini bile söyledi ki, hiç tükenmeyen bir geleceğe dair umutları imlemesi açısından en sevimli halk deyişlerinden biridir. Yaşamı basit tekrarlarla işlemeyi öngören kadınsı normalliğin güven verici sıcaklığını hissettim, ama vereceğim yanıtta bu hissin olumlu bir etkisi görülmeyecekti. Garip şeyler düşünüyordum, çağrıya uyup masaya oturmam halinde muhtemelen kahvaltı ve çay ikram edecekti, daha önceki gelişlerimde de buna benzer ortamların oluştuğunu hatırladım. Çılgınlık düzeyinde bir ayrıntı saplantısıyla, kullandığım tabak ve bardakların başkasında yarattığı duyguyu tanılamaya gayret ettim ama bu konuda pek tarafsız olamıyordum. Son ziyaretimde kızlar da buradaydı ve bütün bu düşünceler irkilticiydi. Onlar tarafından ne olarak algılandığımı bilmiyordum. Tahmin hakkımı kullandığımda ise beni bir yaşam tözü olarak görmedikleri sonucu çıkıyordu, yanılma payı yüksek bir çıkarım olduğu pek söylenemez. Ortada ciddi bir karşılıksızlık var gibi gözüküyordu ve bu gurur kırıcıydı. Genç kızlarla ilgili yorumumda karşılıksızlığa vurgu yapan ben değil miydim oysa? Fikirlerimi bile saklamayı başaramazken orada kendim olarak bulunuşumun ciddiye alınacak bir yanı olamazdı ve çok da özelliği olmayan bu bedeni kim olsa kullanabilirdi. Zeynep'in standart nezaketi Anaksimandros'un bilgelik gösterisinden daha kafa karıştırıcıydı sanki. Başka biri'nin ben'i kenara itip konuşmasına itiraz etmedim.

“Bütün mutlu ailelerin birbirine benzediğini düşünürsek kendimde o benzerliğe katılma arzusu göremiyorum. Kaybedilme kaygısı içeren her sevinçli duyguda yaşama ödün veren bir yan vardır ve ben bunu tedirgin edici bulurum” dedi o ben, taklit kokan bir ukalalıkla. Onun da sabit bir kendilik ve tutarlı kavramsallık sorunu olduğu görülüyordu. Sesi benden yayıldığı için Zeynep caydırıcı ölçüde olumsuz bir ifadeyle yüzüme baktı. Bu gibi durumlarda genel kanının tersine karşı karşıya gelen sadece gözler değildir. Bakış, yüzün tamamının, hatta bütün vücudun anlık tepkisini derleyerek iletir, metafizik gücünde bu çoğulluğun önemli katkısının olduğunu ileri sürüyorum. İsteyen çürütebilir, hem nasılsa daha önce birileri buna benzer bir şeyler söylemiştir.

“Nietzsche'yi terk etmişe benziyorsun, hayatı olumlamaktan filan bahsederdin bir aralar,” diye araya girdi Anaksimandros yatıştırıcı bir alaycılıkla, sonra da dışarı çıkmayı önerdi. Henüz evin içinde soluklanma fırsatım bile olmamıştı ve bu imkânı elimden alan o başka biri geldiği yerdeydi artık. Özür dilemem gerekirdi belki, ama bunu yapamayacak kadar kibirliydim, yerimi alan ikinci ben hikâyesine Zeynep'in inanmasını bekleyemezdim zaten. O, somut belgelere inanan bir avukattı. Mesleği elle tutulamayanı öğretmek olan ve boş zamanlarında sanrılar görmeyi zevk edinmiş biriyle yaşamak ona fazlasıyla yetiyordu büyük ihtimalle. O evdeki geçmiş konukluklarımı düşününce müthiş bir gereksizlik duygusuna kapıldım, öğle güneşi sert bir ayazın ruhumu yalayıp geçmesini engelleyemedi, kısa süren bir ürperti duydum. Bu soğuk rüzgâr, burada bulunarak yalnız bıraktığım diğer mekânların alçakgönüllü bir lanetiydi galiba.

“Nietzsche'yle hiç birlikte olmadım ki terk edeyim,” dedim Kumburgaz'ın tarihi piyasa yolunda yürürken. Sahile gideceğimizi sanıyordum, ancak Anaksimandros beni buraya yönlendirmişti. “Gerçek yaz ruhu kumsalda değil bu yolda gezinir, senin bilmen lazım bunları,” diyerek. Yaz ruhu onun icadıydı, gençlik sohbetlerinde tuz ruhu benzetmesiyle az rencide edilmemişti bu buluşu nedeniyle. Aslında bileşimi dört basit elementten oluşan bir kavramdı bu: yakıcı güneş, mavi gökyüzü, berrak deniz, yaz aşkları. Toplamı yaz ruhu.
“Başka birinin konuştuğunun farkındayım az önce,” dedi. “Az önceki sen değildin. Ama kadınları şaşırtmak için daha dolaysız yöntemler bulsan iyi olur artık. Ayrıca bir de şey var… Daha önce söyledim mi bilmiyorum. Onları çok öteye koyuyorsun. Bir kadın söz konusu olduğunda hemen kenara çekilip yerine bir başkasını çağırıyorsun. Çünkü kadını zihninde çok uzak bir yere yerleştirmişsin. Bu kadar mesafeden onlara nasıl ulaşacaksın?”

Konuyla ilgili basit bir espri yapmaya çalıştım. Ama o esprileri sadece anlamakla yetinir pek gülmezdi, herhangi bir art niyetle yaptığını sanmıyorum, belki gülmeyi zaman kaybı olarak görüyordu.

“Belki de onlar hep o mesafede ve ben başkasıyım onlar için. Sorun budur belki, tabii ortada bir sorun varsa. Ama her şey hiçbir şeye dönüşebilir ya da tam tersi. Hatta her şey zaten hiçtir. Görüyorsun tek bir filozofa asla bağlı değilim. Mesafeler koyarken arayı sıfırlayabilirim. Hayatın zırvayla sağduyu arasında gidip gelmesi de sonucu çok etkilemiyor zaten. Jim Jarmusch'un “Kırık Çiçekler” filmindeki iyi yürekli komşu gibi, kopacağımı sandığın yaşama beni bağlamak için hayaller ve sebepler üretip duruyorsun. Ama ortada şöyle bir gariplik var. Teklifini kabul edip geliyorum, karına anlamsız sözler sıralıyorum ve şimdi de senin gibi orta yaşlı bir adamla güneşin altında yürürken buluyorum kendimi. Sebep: yaz ruhunun bu yolda geziniyor olması. O muhtemelen sıcaktan etkilenmez ama öğle güneşi benim beynime işler. Ayrıca her adımımızda kadınla olan mesafeyi daha da artırıyoruz farkındaysan, çünkü onu evde bırakarak çıktık, biz dışarıdayız o içerde ve bu ikisi hiç de aynı değildir.”

Sinemadan verdiğim örnekleri pek anlamazdı genelde, bu kez verdiği yanıtsa bu saptamayı biraz karanlıkta bırakıyordu. Filmi izleyip izlemediği belirsiz kaldı.

“Kadınlar mekânlarla daha az sorun yaşar, bulundukları yeri olmak istedikleri yere daha kolay dönüştürürler. Varlık bence kesinlikle dişi. Onlar hep oradalar, tıpkı deniz ya da güneş gibi ve bizim hayatımız onları aramakla geçiyor.”

“Kulağa hoş geliyor ama çok özgün bir fikir değil bu,” dedim. Gölgesizliğin uyguladığı bunaltıcı baskının altında bundan daha pozitif olamazdım. Ama yürümenin tuhaf bir kaçınılmazlığı vardı ve yolda olmak seçeneksizdi. Öğle uykusu ölgünlüğündeki site girişlerinin, pejmürde tenhalıklarıyla barışık duran dükkânların önünden görüntülerimizi bırakarak ilerliyorduk. Mayoları büyük bir hevesle karıştıran şu küçük kız ya da yolun diğer tarafındaki eski lunaparktan arta kalanlar dramatik bir aşk öyküsünün başlangıç imgeleri olabilirler miydi acaba?

“Karşıya geçelim,” dedim. “Yanılmıyorsam bir projeden söz ediyordun, ben de çağrını kabul ettim. Kırıcı olmak istemem ama o virajları ve dik rampaları senin varlık felsefeni dinlemek için aşmadım.”

“Duyan da Katmandu'dan geldiğini sanır. Nasıl geçti çileli yolculuğun? Söz edilmeye değer farklı bir serüven yaşadın mı eğimli ve kıvrımlı yollarla olan diyalektik ilişkin dışında?”

“Zaman yaşamın daima farkını alarak yansıtır dışarıya. Eğer demek istediğin buysa evet yaşadım, her şey bir öncekine göre daha eskiydi”. Deniz benzetmesini az önce beklemediğim şekilde kullandığı için kendisine aceleyle bu cümleyi sunmuştum.

“Sen iflah olmaz bir taklitçisin,” dedi. Bilerek açtığım boşluğu duru bir kösnüllükle doldurma arzusuyla, vereceği cevabın keyif süresini uzatma gayreti arasındaki çelişki hissedilmeye değerdi. “Onca işinin arasında bütün bunları okuyabilmen ve aklında tutabilmen gerçekten takdiri hak ediyor. Bence sen terk edilmiş yalnızlıklar temanı bir süre ertele ve geçmişin büyük yapıtlarında geçen ünlü sözlerden yola çıkan öyküler yazmayı dene. Unutma ki, senin fark dediğin şey varoluşun son bedeline giden yolun işaret oklarıdır. O yolda var olmakla bir başkasının yokluğunu gerektiriyorsun ve ona ödemek zorunda olduğun bir borç var.”

“Terk edilmiş yalnızlıklar deyimin dikkat çekici. Paylaşılamayan yalnızlık gibi bir paradoks. Ama diğer konuya gelince, artık en azından Sokrates sonrası felsefeye geçiş yapmanda yarar var. Hatta bir ara modernleri de oku, değişiklik olur senin için.”

Farkında olmadan damarına basmıştım, belli etmemeye çalışarak güldüm, aynılıkla ilgili o malum sözleri yinelemesini bekledim. Ama o cevabımı sadece ses olarak algılayıp söz dizinsel anlamına boş vermişti büyük ihtimalle, kendince başarılı bulduğu kısa söylevini kutluyordu. Onu esrikliğiyle baş başa bırakıp küçük dijital kameramla dönme dolap ve atlıkarıncanın görüntülerini olanca hareketsizlikleri içinde videoya kaydettim. Lunaparkların bu en gözde ikilisinin heyecan verici ama sahte bir değişim duygusu yaratan dairesel bir devinimi izlemeleri ilginçti. Birinin düşey diğerinin yatay yöndeki dönel yolculukları, ancak sürekli bir hareket halinde ama sonsuza dek hep aynı noktalardan geçerek huzur bulan bir çocuğun saf arzusunu mu simgeliyordu acaba? Bu durağanlıklarıyla, sonsuz bir bitmişliğin, bütün zamanları tamamlamışlığın soyluluğunu sergiler gibiydiler. Değişik açılardan ve nerede kullanacağımı bilmediğim çekimlerimi ciddi bir iş yapıyormuş gibi sürdürürken on dört yaşlarındaki iki kızın çerçeveye girdiğini gördüm. Günün tekdüzeliğini ya da baba yasağını hınzırca atlatmış olmanın verdiği benzersiz sevinçlerini denetleme gereği duymadan koşturup duruyorlardı, kısa bir süre kaybolduktan sonra görevli olduğunu sandığım biriyle geri döndüler. Adamın onların coşkularına eşlik etmesi mümkün değildi, kızların da böyle bir beklentisi yoktu. Bir düğmeye bastı, dolap dönmeye başladı ve onu bir daha hatırlamadılar. Artık kendine geldiğini sandığım Anaksimadros'a, “Yaz âşıklarıyla aran nasıl? Hâlâ kayboluyorlar mı gecenin içine doğru?” diye sordum sinsice bir doyum hissiyle. “Bana teşekkür edeceğine dalga geçiyorsun utanmadan,” diye yanıtladı. “Sana ait hayalleri ben görüyorum ama benim öykülerimi yazma şansını sana veriyorum ve sırf senden daha mutlu olduğum için yapıyorum bunları. Ama eğer öykünün sonunu aslında benim sen, senin de ben olduğum gibi bir saçmalıkla bağlarsan bütün desteğimi çekerim imgelerinden.”

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 15/03/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics