MaviMelek
"Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim, / Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı / bekçi gizleri." Kuğu Ezgisi / Nilgün Marmara

[Editör'den] "Kendi Dininin Peygamberi ve Müridi: Nilgün Marmara" | Hasan UygunKendi Dininin Peygamberi ve Müridi

"YAŞAM İLE ÖLÜM ARASINDAKİ
DİKEY ÇİZGİDE"

Bu yıl 26.'cısı düzenlenen TÜYAP Kitap Fuar'ı pazar günü bitti. Bu yıl fuarda çok fazla bulunamadığım için uzun uzun fuar değerlendirmesi yapamayacağım. Ancak 3 Kasım Cumartesi günü tanık olduğum bir olayı aktarmak da farz oldu sanırım. Geçen sayıdaki editörden yazımda, geçmiş yıllarda Tepebaşı'nda düzenlenen TÜYAP Kitap fuarlarıyla ilgili gözlemlerimi aktarırken, yayınevlerinden kitap "kamulaştırma"nın vaka-i adiyeden sayıldığını söylemiştim. Standlardan günlük olarak eksilen beş-on kitaba yayınevi sahipleri genelde ses çıkarmazdı.

Çıkarmazdı diyorum, çünkü cumartesi günü tanık olduğum olay, artık fuarlarda kitap "kamulaştırma"nın pek de vaka-i adiyeden sayılmadığını, hatta böylesi girişimlerin çok şiddetli bir şekilde geri püskürtüldüğüne dair net bir izlenimdi. Aktarıyorum:
Misafir olduğum bir yayınevinin standından çayımı yudumlayarak fuar alanını izliyordum. Bir anda büyük bir yayınevinin önünde, bir arbede oluştu. Önce itiş kakışla başlayan arbede bir anda yumrukların, tekmelerin havada uçuştuğu bir meydan kavgasına dönüştü.
On-on beş kişilik bir gençlik grubu arasındaki şiddetli kavganın bilançosu ise yarılan kaşlar, patlayan dudaklar, kırılan burunlar, kan-revan…
Önce doğal olarak, biraz da içinde bulunduğumuz "hassas" gündem uyarınca bunun siyasi içerikli bir çatışma olduğunu düşündüm. Hatta birçok insan bunun yeni bir "linç" girişimi olduğunu fısıldadı. Bu yüzden misafir bulunduğum yayınevi standından yetkili bir arkadaş olayın vukuu bulduğu standa gidip kavganın nedeni sordu.
Kavga nedeni hırsızlıktı… 5-10 kişilik bir gençlik grubu, gözlerine kestirdikleri büyük yayınevinin standından kitapları "kamulaştırmak" üzereyken stand görevlileri tarafından fark edilmişler. Sonra da kıyamet kopmuş… Ve girişimciler, unutamayacakları bir dayak yiyip fuar alanından atılmış…

Aman dikkat, Tepebaşı'nın altından epey su akmış…

***

MaviMelek'in yeni nüshasında, yine çok değerli paylaşımlar mevcut… Her zaman olduğu gibi ince eledik sıkı dokuduk… Yepyeni öyküler, şiirler ve denemelerle karşınıza çıktık. Ve mavi düşlerimizi sizlere de bulaştırmak için elimizden geleni yaptık; aynı gökyüzünün sakinleri olduğumuzun bilinciyle…

Nilgün MarmaraBu sayımızda -diğer pek çok yazıyla birlikte- Ekim 1987'de, henüz 29 yaşındayken intihar ederek yaşamına son veren şair Nilgün Marmara'nın yaşamı ve şiirlerine ilişkin kapsamlı bir inceleme bulacaksınız. Gaziantep Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Hasan Polat'ın, ölümünün 20. yılında Nilgün Marmara'yı anma ve anlama çabası, benim de bu sayıdaki editörden yazımın asıl konusunu oluşturdu. Ancak şiir eleştirisi gibi ağır bir yükün altına girmek istemediğim için, bir varoluş sancısı olarak yaşam ve ölüm üzerinden Nilgün Marmara'yı anmak ve anlamaya çalışmak benim de bu yazımın köşe taşlarını ördü. Kim bilir belki de bazıları için hiçlik, iyi bir mezar kazıcısıdır…

Nilgün Marmara; acının kıblesi; çünkü yaşam karşısında varoluş sancısını, isteğimiz dışında evrene fırlatılmış bir birey olmanın tümörünü, her gün ışımasında karın boşluğunda hisseden, bu yüzden sürekli ani kramplarla sarsılan bir neslin tohumcusudur… Rivayet odur ki, Türk edebiyatında İkinci Yeni'nin tohumlarını ekmiştir. Çeşitli kaynaklarda ise küçük İskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şairleri etkilediği kayıt olarak düşülür.

Rızasız var edene karşı bir isyan, bir kendinin olamama hali; ya da birey olmanın aceleci narsizmi! Nilgün Marmara'nın en büyük derdi, yaşam ile ölüm arasındaki dikey çizgide, yeknesak bir devingenlikle gidip gelen ihtiras tramvayının tüm yolcularıdır. Bu yüzden sahicidir. Bu yüzden ışığın yüzüne tutulmasından nefret eder. Sahneye sırası gelmeden çıkar, beklenmedik bir anda da terk eder izleyicilerini…

Oyun bozandır Nilgün Marmara: Söze biçilen anlam oyununu bozan bir kendi pimini çekme hali; çünkü umut tarlalarına kıran girmiştir, şenlikli hasatların arifesinde; çünkü sadece gri bir yalnızlıkla örülüdür artık hayat; çünkü var olmanın soğuk teni, hiçbir tahta beşikte avunamayacak kadar Adem ve çırılçıplaktır hayata karşı.

Yukarıda dile getirmeye çalıştığım tüm tanımların bağlamında, Nilgün Marmara, bir kendi neslinin sürdürücüsüdür bir yandan da aslında. Bu yüzden hem kendi dininin müridi hem de peygamberidir sanrının doruklarında…

Bir Sergey Yesenin ile Vladimir Mayakovski; Sylvia Plath ile Nilgün Marmara; ya da bir Kurt Cobain, Jimi Hendrix, Jim Morrison, Jonis Joplin ve –nebbaş etiketini alnıma yapıştırma hevesiyle yanıp tutaşacak tüm erdem timsallerine rağmen bir Yavuz Çetin'dir Nilgün Marmara. Ya da Yavuz Çetin'in bir Nilgün Marmara olması gibi… Bir ruh halidir bu… İnsanı en amansız yerinden yakalayan. Yakalayınca da bir daha zindanından gün ışığına çıkarmayan.

Bir daha gün ışığı görmek istemedi Nilgün Marmara, kendisini altıncı kattan aşağı bıraktığında. Bu yüzden yirmi yıldır ışıksız; ya da gün geçtikçe biz biraz daha kör oluyoruz aslında…

05/11/2007

hasan@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics