MaviMelek
Hermes Kitap
"Kaos ağlar, kaos düş görür, ağlar, uçar… bir şeyler daha olmalı! Bir şeyler daha!" Ölü Ozanlar Derneği / N. H. Kleinbaum

[Öykü]"Ke(n)dimi Kaybettim" | Ziya Alpay

Ke(n)dimi Kaybettim | Sinan Çakmak

"ÖNEMSİZ BİR FİGÜRANDIM"

"Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim
Hiç kimsenin tutmadığı oyunlara giderdim
Bir kedi ayaklarıma sürtünerekten geçerdi – ki benim yaşamımda
Her zaman bir kedi bulunur, onu ben
Bir imza gibi yazılarıma koyarım"
Edip Cansever

Sanırım aradan iki hafta kadar geçti. Çok kötü bir şey olmuştu. Bilmiyorum, size belki o kadar kötü gelmeyebilir ama benim için bir felâketti: Kedimi kaybettim. Kucağımdaydı, odamda oturuyordum, bilgisayarın başında biraz vakit geçiriyordum. O sırada kucağımdan indi. Açık duran kapıdan çıkıp gitti. Gidiş o gidiş. Hayırsız, giderken nereye gideceğini de söylemedi. Saatlerce evin içinde onu arayıp durdum. Salonda, koltukların, kanepelerin etrafında, pencerenin önünde, perdelerin altında, vitrinin arkasında. Yoktu. Mutfağa baktım. Masanın etrafına, buzdolabının arkasına, olmadı dolapların içine kadar… Yoktu. Koridorda yürüdüm, göremedim. Odalara baktım tek tek. Odalarda eşyalar, eşyaların üzerinde yine eşyalar…
Tanrım bir ara eşyalar içinde kayboluyor gibi oldum. Kedimin girebileceği tüm boşluklara baktım. Bulamadıkça içimde korkunç bir boşluk çığ gibi büyüdü. Evde bununla birlikte büyüdükçe büyüdü. Ben ise giderek küçüldüm. Kayboldum.
Sonunda aramaktan vazgeçip, koltuğuma oturarak beklemeye başladım. Hiçbir şey yapmadan bekledim bekledim… Saniyeler, dakikalar, saatler geçti üzerimden. Ama o gelmedi.
Başka hiçbir şey düşünemez olmuştum. Nereye giderdi ki… Niçin geri dönmüyordu bana? Hiç mi sevmemişti beni? Yalnızlıktan ve mutsuzluktan sarhoş olmuştum. Ne bir şey yiyebiliyor ne bilgisayarımı açıyor, ne elime bir kitap alıyor, ne de hiçbir şey işte… Kapı kaç defa çaldı açmadım. Telefon kaç defa çaldı bakmadım. Sokaktan insan ve araç sesleri geldi aldırmadım. Yaptığım tek iş oturduğum yerde kedimi beklemekti. Beklerken de gözüme masadaki bazı kitaplar takılıyordu: Kişisel gelişim kitapları... Oysa gelişmek falan istemiyordum ben. Bilakis gerilemek istiyordum, çocukluğumda bir saklambaç oyununa dönmek istiyordum. Hem gelişmek de ne demek hiç anlamıyordum. Bunları okudukça gelişecek miydim yani. Vazgeçmiştim her şeyden. Kedimi bekliyordum ben. Onların olsundu tüm güzel şeyler. Ben başarısız ve yalnız olup kendi hayal dünyamda zavallı hayatımı yaşamak istiyordum. Sonra romanlar takılıyordu gözüme… Ne güzel tasvirler, ne güzel ruh tahlilleri, ne güzel insanlar, ne güzel gerçek olmayıp da olması mümkün hayatlar… İnsanın bir şey yapmasına gerek yok, sadece oturup okumalı, kahramanla beraber yaşıyormuş hissine kapılmalı. Şiir kitapları: Bir araya gelmiş kelimelerin inanılmaz büyüsü… Şöyle ki, bir takım değişiklikler yaptıktan sonra: "Ben ki bir kediyi beklemekle geçirdim tüm hayatımı/ Bir kediyi ve kedinin bütün inceliklerini" Ya da " Mesela bir kedinin kuyruğuna, bir çay kaşığının çayın içindeki kırılmasına / Saatlerce baktığım olurdu, bir mağaza vitrinindeki cansız mankenin / Hiç kıpırdaman ayakta duruşuna / Bir çocuğun tebeşirle tahtaya yazılar yazmasına, ne bileyim / Kapalı bir cep telefonuna günlerce baktığım olurdu."

Öyle ki bir şiiri defalarca kere okuduğum oluyordu. Aynı şiiri okumak bir saplantıya dönüşüyordu sonunda. Her neyse...
Beklemekten sıkılınca ben… İşte hiç yoktan, durduk yere kedisini kaybeden ben, tarihi bir filmin setinde önemsiz bir figürandım bir zamanlar. İşte o zamandan kalma giysilerimi çıkarıp giydim dolaptan. Ve sokaklara attım kendimi. Ne de çoktu sokaklar. Apartman aralarında aradım kedimi, park etmiş arabaların altında, bina önlerinde biriken çöplerin etrafında… Arka sokaklarda da saatlerce gezindikten sonra, şehrin merkezine indim. Kalabalığa karıştım.
Karşıma çıkan ilk otobüs durağında bekleyenlerin yanında durup ben de beklemeye başladım. O duraktan sıkılınca başka bir durağa gidip bekledim. Gelen otobüslerin hiç birine binmedim. Bu bekleyişlerden sıkılınca büyük bir alışveriş merkezi olan bir binaya girdim. Asansöre bindim. Bir aşağı bir yukarı inip çıktım. Zaman zaman binenler ve inenler oldu. Neden sonra asansörden çıkıp yakınlardaki bir parka gittim. Karşıma çıkan ilk ağaca tırmandım. Oradan aşağıyı izledim saatlerce. Sonra ağaçtan inip yanından geçtiğim bir bankaya girdim. Sıra fişi alarak beklemeye başladım. Sıram gelince de çıktım. Aynı şeyi defalarca başka bankalarda da yaptıktan sonra bir devlet hastanesi gördüm. Hemen içeri girdim. Gördüğüm en uzun sıraya girerek beklemeye başladım. Sıram gelince de çıkıp ayrıldım. Böylece hangi kapının önünde kaç defa sıraya girdim hatırlamıyorum.

Nihayetinde oradan da sıkıldım. Kafelere girip olmadık şeyler ısmarlamaya çalıştım. Mesela birinde "Bir adet patlıcan istiyorum" dedim. Bir diğerinde "Tenis topu var mı?" diye sordum. Başka birinde de "Ayakkabı bağcığı satıyor musunuz?" dedim… Sonra da garsonların tuhaf bakışları altında ayrıldım kafelerden. Böyle kaç kafe gezdim bilmiyorum.
Fotoğrafçılara girip vesikalık fotoğraflar çektirdim. Çıkacağı zamanı söylediler. Hiç birini de almaya gitmedim. En son birinden çıkarken bir fotoğraf makinesi satın aldım. Gökyüzünün fotoğrafını çekmeye çalıştım saatlerce. Sonra çeşitli binalara girerek merdivenlerin ve kapıların fotoğraflarını çektim. Kaldırımların ve kaldırımlarda yürüyen ayakkabıların fotoğrafını, ellerimi ve insanların ellerini, hareket halindeki otobüsleri, karşıdan karşıya geçen insanları çektim. Bundan da sıkılınca sinemalara girdim. Hiçbir filmi sonuna kadar izlemedim. Sonun yaklaştığını anlar anlamaz terk ettim salonu. Hayal gücümle acayip sonlar uydurdum hepsine…

Karakollara gidip ihbarlarda bulundum. Birinde "bugün saat 7:00' da Karanfil sokağın tam ortasında Karl Marks ile İmam Gazali ellerinde kılıçlarla düello yapacaklar" dedim. Bir diğerinde "İçimdeki çocuk büyüdü, kocaman oldu. Artık askere gitmesi lâzım ama kaçıyor. O bir yoklama kaçağı" dedim. Bir başkasında da "Solumda kötülüklerimi yazan melek intihar etti. Yazdığı defteri bana bırakmış. Bir de baktım ki yapmadığım şeyleri yazmış. Sanırım kendi kendini eğlendirmek istemiş, bilemiyorum. Sanırım sonunda yazdıklarının gerçek olduğuna inanmış ve bu kötülüklere dayanamayarak kendini asmış." " Benim bildiğim melekler ölümsüzdür ama o ölmüş" deyince de aklımı kaçırmış olduğumu düşünerek dışarı attılar beni.

Postaneye girip olmadık mektuplar gönderdim. İlk mektubumu Tanrıya yazdım:
Gönderen: Muzaffer SAKİN
Adres: Münzeviler mah. Yalnızlık sok. Kimsesizler apt. no:1 MAMAK/ANKARA
Alıcı: Tanrı
Adres: Hiçbir yer ya da her yer

"Neden bunca kötülükler, savaşlar, acılar ve hastalıklar var bu dünyada demeyeceğim. Zaten buna benzer şikâyetleri benden önce nice insan yaptı. Benim derdim başka. İlk önce soracağım; benimki gibi tuhaf ve bir o kadar acıklı kaderleri neden yarattın? Yaratmasaydın olmaz mıydı? Sonra bu gökyüzü neden kırmızı değil de mavi? Çimenler neden mor değil de yeşil? Hem bu dünya ne diye dönüp duruyor? Bir yerlerde sabitlesen olmaz mıydı? Her sabah uyandığımda başım dönüyor, sarhoş gibi oluyorum, ne yaptığımı ne yapacağımı şaşırıyorum.
Hem biz neden rüya görüyoruz? Hem neden gördüklerimizi gerçek sanıyoruz? Peki, bu yaşadıklarımızın gerçek olduğuna nasıl emin olalım? Düşünüyorum da şöyle bir geçmişi, uzun bir rüyaymış gibime geliyor. Yaşanan ve yaşanacak olan ne varsa sonuçta bir rüyaya dönüşüyor. Biz zavallı yaratıklar elektrokimyasal reaksiyonlar ne diyorsa onları gerçek sanıyoruz. Gerçek olan gerçeklik nedir, lütfen bir cevap verir misin? Cevabını en kısa zamanda bekliyorum.
Ek bir soru daha: Birbirine paralel iki doğru nerede kesişir? Sonsuzda deme lütfen. Çünkü 'sonsuz' sözcüğünden hiçbir şey anlayamıyorum ben.
Saygılarımla."

Hemen ardından başka bir mektup daha yazdım, hayallerimdeki sevgilime…
Gönderen: Ahmet CELAL
Adres: Umutsuzlar mah. Mutsuzluk sok. Çaresizlik apt. no:1 TERKEDİLİŞ/YALNIZLIK
Alıcı: Pelin MUTLU
Adres: Karanfil cad. Menekşe sok. Sümbül apt. no: 9 PAPATYA/YASEMİN

"Sevgilim, daha önce de kaç defa yalnız kaldım ben. Fakat hiçbir yalnızlık diğerine benzemiyordu. Şimdi de senden sonra vücuda gelen acayip bir yalnızlık yaşadığım.
Sevgilim, beni neden hiçbir sebep göstermeden terk ettin? Böyle olmaz ki. Çocukluk bu. Keşke kurulabilecek en sert cümlelerle eleştirseydin beni, yerden yere vursaydın, bu kadar çok acı duymazdım ayrılışımızdan. O zaman senin için bir önemim, bir değerim olduğunu düşünürdüm. Şimdi ise eskimiş bir kıyafetini üzerinden çıkarıp atar gibi beni de attın bir köşeye. Evet, belki benden beklediğin davranışları sergileyemedim. Olmamı istediğin kişi olamadım. Hem olamazdım da zaten. Çünkü ben hiç kimsenin hayali değilim. Ancak kendi kendimin hayaliyim. Olsam olsam kendimin en iyi versiyonu olabilirim. Hepsi bu."

Mektupları gönderip çıktıktan sonra kendi uydurduğum bir sokağın ismini (Uçurtma sokağı) önüme gelene sordum. Ankara'da olduğum halde emlakçılara girip, deniz manzaralı geniş bir ev aradığımı söyledim; eczanelere girip aynı maddeyi içeren farklı adlarda antibiyotikler aldım. Daha akıl almaz birçok şey yaptım ki burada hepsini sayıp dökmeye gerek duymuyorum.
Eve döndüğümde yeniden koltuğuma oturup kedimi beklemeye başladım. Fakat bu defa zaman geçmek bilmiyordu ve kedimin dönmeye hiç niyeti yok gibi geliyordu bana. Sıkıntıdan ne yapacağımı bilemez hale gelince bilgisayarımı açtım. Boş bir Word sayfasına ne öyküye ne de başka bir şeye benzemeyen acayip şeyler yazdım:
"Saat beş yirmi beş.
Saatlerdir mezarlıkta dolaşıyorum. Amaçsız ve manasız bir şekilde bu mezarlar labirentinde kaybolduğum hissine kapılıyorum. Buraya nasıl geldiğimi, ne zaman geldiğimi hatırlamaya çalışıyorum ama nafile. Sanki yaşayanların anlayamayacağı çok önemli sözlerim var zihnimin karanlıklarında. Belki de yok. Ha var ha yok. Yürüyorum, mezarlar arasından geçiyorum. Hepsi birbirine benziyor. Rastgele bir mezarın başında duruyorum. Başlıyorum konuşmaya. Hayatımın acıklı sahnelerini anlatıyorum gözyaşlarıyla. Biraz duygulansa ya. Toprağın içinden elini çıkarıp uzatsa ya. Aldırmıyor ki hiç. Her neyse, ellerimi cebime atıyorum. İkisinde de birer elma, kırmızı. Koyuyorum mezarın üstüne. Yine ellerim ceplerimde. Birinde bir şeftali diğerinde iki tek kiraz. Onları da çıkartıp koyuyorum mezarın üstüne. Ve böylece hiç bitmeyen bir eyleme dönüşüyor bu. Üstünde birikiyor mezarın sigara paketleri, el aynaları, makaslar, bardaklar, çay kaşıkları, kol düğmeleri, bira şişeleri, ilaç kutuları, ekmek kırıntıları, kayısı çekirdekleri, anahtarlıklar, çamaşır mandalları, çakmaklar, yanmış kibrit çöpleri, tükenmez kalemler, boş kâğıtlar, hiç kullanılmamış silgiler, elektrik ve telefon faturaları, Erzurum'a ve Brezilya'ya uçak biletleri, oyuncak arabalar ve bebekler, şekerler, çikolatalar, kuş kafesleri, akvaryumlar, oyun CD'leri, modası geçmiş cep telefonları, açılmamış mektuplar, fotoğraflar… Fotoğraflarda boş tren istasyonları ve boş otobüs terminalleri, siyah güller, mor menekşeler, sümbüller… Elimi cebime atıyorum son defa. Kalın bir kitap çıkıyor: KAPİTAL. Kutsal kitabı okur gibi okuyorum ölüye. O zaman ilk defa ölüden ses geliyor, konuşmaya başlıyor kendi kendine: "Tanrı varsa nerede? Yoksa da nerede? Neden hiç konuşmuyor benimle? Konuşsun istiyorum daha ortada dil diye bir şey yokken ilk insan Adem'le ve meleklerle hangi dilde konuştuysa o dille konuşsun.", "Hem ben neden ölüyüm? Neden yaşadım? Neden ölüyüm? Madem öyle, bütün dünya insanları anlaşsınlar aralarında ve bir anda hepsi birden intihar etsin. Bakalım Tanrı ne yapacak o zaman? Her şeye yeniden başlayıp zavallı insanı tekrar mı yaratacak?"

"Saat üç on üç.
Bunlar olduktan sonra vücudum güneşin altında bir buz parçası gibi erimeye başladı. Elbiselerim sönmüş balon gibi yere düştü ve ben salt ruh oldum. Ve ölüyle yer değiştirmeye başladık, bir ben giriyordum mezara, bir o çıkıyordu mezardan. Sonra ben sıkıldım bu yer değiştirme oyunundan ve mezarlıkta siyah bir kedinin dolaştığını görür görmez birden ruhumun tekrar bedenine kavuştuğunu hissettim. Ayrıca uzaklardan gelen birkaç insan da gördüm. Oradan ayrılmam gerektiğine karar verdim. Ama garip bir içgüdüyle o siyah kediyi takibe başladım. Sanki bana göstermek istediği bir şey varmış gibime geldi. Nihayetinde bir çocuk mezarının başına geldik. Merakla çocuğun kim olduğunu öğrenmek için mezar taşında yazılanları okudum. Okur okumaz dehşet içinde olduğum yerde kalakaldım. Bu çocuk bendim."

Bu yazdıklarımdan da sıkılınca koltuğuma gömülüp yeniden kedimi beklemeye başladım. Beklerken aklıma bir film geldi. Güldüm kendi kendime. Filmdeki hayaletin vücudu ve elleri duvarların, kapıların bilumum eşyaların içinden geçerken her nasılsa ayakları yere basıyor. İşte bu tutarsızlık tuhaf ve gülünç geldi bana. Sonra içinde bulunduğum durumla hiç ilgisi olmayan değişik benzetmeler geldi aklıma, örneğin "Bu koca şehirde, çatı arasındaki yuvasından aşağı düşmüş bir yavru güvercin 'gibi' yaşıyorum ben."
Bir de önemsiz bir anı: "Bir gece yatağımda uyumaya çalışırken gökyüzünde bir uçağın üzerimden geçerkenki sesini duyduğum 'anlar.'"
Ve bir şeyi merak ettim: Acaba ilkokulda öğretmenim ilk defa geometrik şekilleri öğrettiğinde bir üçgeni hangi köşesinden başlayarak çizmiştim?

Bu birbirinden kopuk düşünceler içinde yüzerken hüzünlendim ve dedim ki kendi kendime : "Kedimi beklemekten başka yapacak bir şeyim yok. İsyanımdı bu benim hayata. Bir çeşit başkaldırmaydı. Tüm sahteliklere ve yalanlara, iki yüzlülüklere bencilliklere… Her şeyi ezip geçen korkunç bir silindir olan zamana… Bu nasıl bir trajedi ki her şeyi yine, yeniden, baştan yaşamak zorundayız. Sisiphos gibi taşı yeniden yukarı çıkarmak niye? Bende sonunda bıraktım işte taşı yukarıya taşımayı ve artık sadece kedimi bekliyorum. Hiç bitmese de bu bekleyiş, bekleyeceğim kedimi sonsuza dek."

-SON-

Sayı: 25, Yayın tarihi: 08/05/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics