MaviMelek
"Ölülerimiz bu kadar çoğalmasaydı. Doğurup doğurup kan akıtmaya göndermeseydik bebeklerimizi." "Gi" / Nalan Barbarosoğlu

[Gündem]"Kendinin Sesi - Nalan Barbarosoğlu'yla Yazmanın Öykü Hali" | Tuğçe Ayteş

Nalan Barbarosoğlu

"İYİ BİR ÖYKÜ KENDİ OLMALI"

Her şey Jale Sancak'ın değişiklik olsun diye geçen haftaki koltuğuna oturmak istememesiyle başladı. Ardından gelen Nalan Barbarosoğlu da konuklar için ayrılan masanın ardındaki sandalyeye oturmak istemeyerek Hasan Uygun'un röportajlarda oturduğu sandalyeye oturdu. Sonra gelen Hasan Uygun da konuklara ayrılan sandalyeye oturmayarak Jale Sancak'ın koltuğunun yanına oturdu. Bir daha hiçbir söyleşi eskisi gibi olmayacaktı…

Şaka bir yana. Oturma planı o kadar önemli değil. Peki, bunu neden anlattım? Jale Hanım yer değiştirmeseydi de Nalan Hanım yine o masaya oturmayacaktı. Biz dinleyenler için çok fark etmezdi ama o muhtemelen orada rahat edemeyecekti. Aklında tam olarak ne olduğunu bilemeyeceğim. Ama daha sonra bahsedeceği "kendilik"le alakalı olduğu aşikâr. Yadırganacak bir davranış değildi. Zaten doğal görüntüsüyle de bunu destekliyordu.

Röportajlarda konuk olan diğer yazarlar gibi Nalan Barbarosoğlu'nun da kitap aşkı çok küçük yaşlarda, yazıyla ilişkisi de harflerle başlamış. Küçükken yazdıklarını etrafındakiler sabırla okurmuş. Hal böyle olunca okul açıldığında Kitaplık Kolu Başkanlığı çok cazip gelmiş ona. (Ben de o kola çok seçildim ama yurdum okullarında etkinliğini geçtim, toplantısı bile yapılmıyordu.)

Küçükken ona Ayşegül kitapları çokça alınırmış. Jale Sancak'ın belirttiği üzere pek acayip kızdı bu Ayşegül. Her yerden fırlardı hatırladığım kadarıyla. Bir kitapta bale yaparken diğer kitapta dağlara çıkar, bayırlarda dolaşırdı. Ayşegül Şurda, Ayşegül Orada, Ayşegül Bunu Yapıyor… Belki de üzerinde parmağını bize doğrultmuş kişisel gelişim kitapları gibi "Bakın, insanlar neler yapabiliyor, siz de yapabilirsiniz," demeye çalışıyordu. Ama maceralarını ne kadar zevkle okusam da Ayşegül benim için bir android'den (robot-insan, insan-robot, her ne ise) farksızdı, hâlâ da öyledir.

"Dünyayla ilişkide farklı bir şey olduğuna ilk ikna eden kitap", Sevgi Soysal'ın Yeni Şehirde Bir Öykü Vakti olmuş. Onu en etkileyen kitapsa Dönüşüm olmuş. Beni alternatif bir gerçeklik konusunda uyandıran kitabın adını bile zikretmeye dilim varmıyor. Demek ki insanın içinde "farklı bir şey" görmeye niyet olunca kitap sadece bir araç oluyor. Nalan Barbarosoğlu'na göre zaten kötü kitaplar da "Bu kitap neden yazılmış?" diye sordurduğu için önemli.

Diğer yazarların aksine şiirle başlamamış yazmaya. Bol bol mektup yazarmış. Lisedeki edebiyat derslerinde çok iyi kompozisyonlar döktürmüş. ("Döktürmüş" benim yorumum.) Çok konuşan bir çocuk değilmiş. Çok soru sorarmış gerçi. Ama kendisini yazıyla ifade edermiş. Öykü yazmaya başlaması daha sonralarda.

Nalan Barbarosoğlu felsefe mezunu. Daha uzun söylemek gerekirse, İstanbul Üniversitesi Sistematik Felsefe ve Mantık Bölümünü bitirmiş. Felsefe mezunu olduğu "halde" (kendi kelimesi) öğretmenlik yapmamış. Pedagoji sınavı ezber istediği için öğretmenlikten vazgeçmiş. Bu, benim de ömrümden çalan bir sorundur. Üniversiteye başladım, üniversiteyi bitirdim, üzerinden bir seneyi aşkın süre geçti ve bana sorulan sor hep aynı: "Öğretmen/hoca olmayı düşünmüyor musun?" Başta idealist bir inatla karşı çıkardım. Ama şimdi gerçekçi baktığımda da aynı kapıya çıkıyor. Şöyle ki:
Birincisi öğretmenlik, yani bildiklerini sözlü olarak eğitici bir şekilde aktarabilmek bir kabiliyet işidir. "Amaaan n'olcak anlatırım biter," de diyemiyorum öğretmenlerimden çok çekmiş biri olarak. İkincisi üniversitede felsefeyi katıksız bir bölüm olarak okumuş birisi için lise felsefe dersleri felsefe katliamıdır. Varoluşçuluk, vs'yi madde madde ezberlemiştim ya, ölsem de gam yemem. Müfredata kafa tutup kendi programını hazırlama seçeneği çok cazip aslında, ama bu fikir muhtemel bir açığa alınmayla sonuçlanabilir. Üçüncüsü formasyon derslerine milyarlar (bir türlü alışamadığım ve yılbaşında fantastik görünümüyle bizimle buluşacak olan YTL bazında milyonlar) harcayabilecek durumum olsa zaten başka ihtimaller üzerinde durabilirdim. Hem o kadar parayı saçtıktan sonra, on binlerce mezun arasından seçileceğim garantisi de yok. Sizin söylemenize gerek yok, ne halim varsa göreyim ben.

Nalan Barbarosoğlu felsefe mezunu olduğu "halde" öğretmenlik yapmadıysa ne yaptı? Başlangıçta kütüphanecilik. Sonra bilgi-belge merkezinin müdürü tarafından dergiye alınmış. Reklam yazarı olmak istemiş, olmuş da. Öyküler daha sonra gelmiş. Burada karşımıza tanıdık bir isim çıkıyor: Hulki Aktunç. "Hulki Aktunç olmasaydı [öyküler] hiç çıkmazdı," diyor Nalan Hanım. Hulki Bey onu çok yüreklendirmiş. (Hatta Hulki Aktunç'un teşvikiyle belirli zamanlarda herkes yazdıklarını çekmecelerden çıkartır, diğerleriyle paylaşırmış, sonra da bunların üzerinde konuşulurmuş. Böyle işe can kurban.) Daha sonra Nar dergisine ön yazı yollamış, dergi ekibi öykülerini görmek istemişler.

"Reklam sektöründe başkalarının hikâyesi kimseye bir şey demiyordu," diyor Nalan Hanım. Ama bunu dünyadaki değerlerin değişimine, medyanın tutumuna bağlıyor. Ve böyle bir dünyada "edebiyatın bir kurtarıcı" olduğuna inanıyor "herkes için". Yazanların başkalarını okumadığını görmek incitiyormuş onu. Başkasını anlama kültürünün gelişmesi gerektiğini düşünüyor. "Sait Faik'i okumazsam o hiçbir şey kaybetmez. Ama ben çok şey kaybederim," diyor. Yalnız şunu da ekliyor: "Edebiyat seni değiştirmiyorsa okuma." Bazı edebiyat eserleri çok satıyor ve kimi insanlar bunları sadece ismini duydukları için alıp eserden hiç faydalanmıyorlar. Bence de hiç para ve kâğıt ziyan etmelerine gerek yok. Zaten edebiyat metaya dönüşmüş durumda, bir de onların katkısı lazım değil.

Nalan Barbarosoğlu da yayınevlerinin ticarethaneye döndüğünde hemfikir. Kriz var diye, elemanı geçtik, yazar çıkartan yayınevleri bile mevcutmuş. Günümüzde "yayınevleri edebiyat eseri basmadan da yayınevi" olabiliyor. Yayınevleri talep var diye bu kitapları basıyor ama talep de yaratılan bir şey sonuçta. Kolay tüketilebilen, kafası saçma sapan şeylerle doldurulan insanlara kendini nasıl keşfedeceğini anlatan kitabımsılar, düşünce ve algı sınırlarını zorlayan edebiyat ve felsefe eserlerine yeğ tutuluyor.

Yayınevlerine giden dosyalarda artış ve aslında çok da iyi edebiyat eserleri varmış ama bunlar maalesef okuyucuya ulaşamıyormuş. Yoksa yeni yazarların zamanla alışılacak ilginç bir yazma serüveni olduğuna inanıyor. Yeni çıkan kitaplarda eleştirdiği hususlarsa (genç yazarlara öneriler olarak da algılanabilir) düş gücüne ve yaratıcılığa önem verilmemesi, düşüncelerin ağırlıklı olarak anlatılması ve argonun yanlış kullanımı. "İmla dert değil, düzeltilir," diyor Nalan Hanım. Ama "yazarın sesi çok önemli" çünkü "zaten yazılamamış hiçbir şey yok". Bir de önemli olan deneyimlemek değil, hissedebilmek. Yabancı bir yazar karısını öldürüp bunu roman yapmış, gerçek olduğu uzun yıllar sonra meydana çıkmıştı. (Söyleşide de bahsedildi zaten.) Bence de bu tür konular hakkında yazarken hissetmek veya hayal etmek yeterli. Deneyim şart olsaydı, suç oranları hatırı sayılır düzeyde artacağı gibi Kafka, Orwell gibi yazarları da adamdan saymamamız gerekirdi.

Nalan Barbarosoğlu'nun ilk öyküleri evinde duruyormuş. Onları yayınlatmıyormuş, daha sonraki öykülere kıyasla da yetkin görmediği için. Genelde içlerinde "ay" geçen öykülermiş. Gerçi "Ay Varsa Fesleğenlere Dokunmam" öyküsü yayımlanmış Ne Kadar da Güzeldir Gitmek kitabında. Diğer kitapları Her Ses Bir Ezgi, Ayçiçekleri, Gümüş Gece. Kendisinin biçimle ilgili sorunları yokmuş. "İyi bir öykü kendi olmalı," diyor. Amacı çok okura ulaşmak değil, iyi bir edebiyat eseri ortaya çıkartmak. Kendine karşı çok acımasızmış, yazılarında çıkartmalar ve eklemeler yaparmış. Çıkartmak, fazla olanı bulmak kolaymış ama eklemelerde, yani eksiği tamamlamada daha zorlanıyormuş. Öykülerini yazmayı bitirdiğinde yakın arkadaşlarıyla paylaşıyormuş. Bu konuda kendini şanslı sayıyor, bence de öyle.

Eşik Cini dergisinin de Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış. Ama dergi, kalitesine rağmen Türkiye'de edebiyat dergilerinin başına gelen kaderden kaçamamış, on beşinci sayıdan sonra kapanmış. İnternet dergilerine de biraz temkinli yaklaşıyor. Her an ulaşılır olmanın insanların derginin değeri konusunda yanlış düşüncelere yol açmasından çekiniyor. Önerisi de abonelik sistemi. Melek Öztürk o sırada katılmadı buna, ben de katılmıyorum. Abonelik sistemi getirmek derginin daha seçkin olduğunu düşünülmesine sevk edebilir ama sonuçta insanların acil ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir dönemde ne kadar cüzi olursa olsun abonelik ücretinin pek çok okuyucuyu (istekli olanları da) kaybetmeye yol açacağını düşünüyorum. Bu kadar dergi lafı etmişken Nalan Hanım, edebiyat serüvenine atılmak için ille de dergilere yazı yollanması gerektiğini düşünmüyor.

Yazarken sessizlik istiyor, bir yerlere kapanmıyor. İlk cümle hissettiği bir şey oluyormuş. Devamını kendisi de bilmiyormuş, kendi kendine oluşuyormuş. Bazen aklına gelen cümleyi kullanmadığı da oluyormuş. Ölümün çok sıradanlaşmış bir şey olduğunu söylüyor, ayrıca yaşam için temel bir sorun da. (Albert Camus'nün Sisifos Söyleni de benzer bir bakış açısıyla kaleme alınmış bence. Nasılsa ölünecektir, bu bir sorundur. Ama yaşam kendi içinde anlamlıdır.) Öykü yazıyor ama öykü ve romanda ayrıma gitmiyor. Öykünün daha içine kapanık bir tür olduğuna inanmıyor. Bir kere kendi öykünüzü "başkasının öyküsü" yaptıysanız zaten bu dışa açılmak değil midir?

Laf daha sonra, en başta ipucunu verdiğim "kendilik" konusuna gelip dayandı. Bir yazarın ikinci kitabı çıkmadan kimse yorum yapmıyormuş, eleştirmenler risk almamak için bekliyorlarmış. Yazılan yazılardaki kaynaklar da genelde Batı kaynaklı oluyormuş. Nalan Hanım'ın ifade ettiği şekliyle "kompleksli bir toplum-kompleksli bir edebiyat" söz konusu. Bunun tabii yaşanılan toplumla yakından ilgisi var. "Şiddetle tanışmayan yok bu ülkede, sınıfsallığı aşan bir şiddet," diyor. Bu, her türlü şiddet olabilir, aile içinde, iş yerlerinde, sokaklarda vs. Hiç kesintiye uğratmadan kendi anlatımıyla (ve benim anladığım kadarıyla): "Çocukların çocuk olmasına izin vermeyen bir toplumuz. Herkes kendi kopyasını yetiştirmeye çalışıyor. Anne babaya katlanılıyor, sonra çocuk üstünde uygulanıyor… Çocuk yumurta yemiyorsa zorla yediriyorlar. Çocuğun bünyesi istemiyor. İleride de muhtemelen alerjisi olduğu ortaya çıkıyor…"

Çocukların "kendi olmasına" izin verilmiyor. Böyle yetiştirilen çocuklar ileride nasıl "kendi" olabilir ki? Şiddet sadece fiziksel değil, manevi olarak da var ve fiziksel şiddet gibi fasılalarla değil, sürekli. Anne babalar ne kadar inkâr etseler de kendi olamadıkları insanlar gibi yetiştirmeye çalışıyorlar evlatlarını. En tehlikeli söz öbeği de "Biz seni yeterince özgür bırakmadık mı? Ne istediysen yapmadın mı?"dır kanımca. Zira devamında genelde "Bizi neden sevmiyorsun?", hatta "Ölelim biz o zaman…" gibi kalıplar gelir ki saldırının en vurucu hamlesini oluşturur. Birçok çocuk bu aşamada telef olmaktadır. Başkaldıracak çocuklara tavsiyem de laf yetiştirmek gibi beyhude bir çabaya girişmek yerine, bunları duymazlıktan gelip içlerinden geldiği gibi yaşamalarıdır. Ancak böylece "kendilik"lerini "kısmen" kabul ettirebilirler. ("Tamamen" kelimesi ütopik bir anlatıma tekabül ediyor.) Bu konunun tam da üstüne Halil Cibran'ın "Çocuklar" şiirini alıntılamak çok yerinde olacak bence:

Hasan Uygun - Nalan Barbarosoğlu

"Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizin değildirler,
Onlar kendilerini özleyen Hayat'ın oğulları ve kızlarıdırlar,
Sizler aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler,
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler,
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla,
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır,
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz ama Ruhlarını asla,
Çünkü onların Ruhları geleceğin sarayında oturur,
Ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz,
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz,
Ama onları kendinize benzetmeye çalışmayın hiç ,
Çünkü Hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir,
Sizler, evlatların birer canlı ok gibi fırlatıldıkları yaylarsınız,
Yayı gerenin elinde seve seve bükülün,
Çünkü oku atan O güç, uzaklaşan okları sevdiği kadar,
Elindeki sağlam yayı da sever..."

Nalan Barbarosoğlu bu söyleşiye annesiyle gelmişti. Rüya gibi…

Nalan Barbarosoğlu reklam yazarı da olduğu için bazen yazı görmek bile istemiyormuş. Ama yazmak, genel olarak ona kendisini iyi hissettiriyormuş. Kendinden kaçmak için öyküye sığınıyormuş. Yarına kalıp kalmayacağını bilmiyor. Çok da umurunda değil çünkü öldükten sonra bunun önemi yok. Tek istediği acı çekmeden ölmek. Ben onun kadar mütevazı düşünemiyorum. İnsan arkasında bir eser (edebiyat olması, hatta somut veya dünyayı değiştiren bir şey olması şart değil) bırakıp bu şekilde yaşamaya devam etmeli, ileriki nesillere "Böyle bir insan yaşamış," dedirtmeli, öldükten sonra da dünyayı değiştirmeye devam etmeli. Umarım Nalan Barbarosoğlu da böyle bir insan olur. Ama o zamana kadar uzun yıllar yaşamasını, daha başka öyküler yazmasını ve böyle söyleşilere sık sık katılmasını temenni ederim.
~~~

Kısa Biyografi:
Nalan Barbarosoğlu, 1961'de Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sistematik Felsefe ve Mantık Bölümü'nü 1982'de, "Benjamin Lee Whorf'un Dil Felsefesi'ne Katkısı" adlı tezle bitirdi. Thomas Khun'un paradigma kavramını tartışan kitabını tanıtan ilk yazısı Yazko Felsefe'de yayımlandı. Yazko Somut'ta yazdı. Öykü yazmaya 1980'li yılların sonunda başladı. İlk öyküsü Argos'ta yayımlandı. Nar ve Adam Öykü dergilerinde yayımlanan öykülerinden sonra on öykünün yer aldığı ilk kitabı 1996'da çıktı. Öyküyle ilgili yazıları Cumhuriyet, Radikal gazetelerinde, Adam Öykü, Üçüncü Öyküler, Kitap-lık, Varlık, E, Eski, Agora, Yom dergilerinde yayımlandı.

Meslek yaşamını metin yazarı ve editör olarak sürdürüyor. (Kaynak: İstanbul Öyküleri Antolojisi, Hazırlayan: Jale Sancak, İkaros Yayınları, 2009)
~~~
Öykü kitapları:
Ne Kadar da Güzeldir Gitmek (1996)
Her Ses Bir Ezgi (2001)
Ayçiçekleri (2002)
Gümüş Gece (2004)
~~~

Sayı: 36, Yayın tarihi: 02/04/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics