MaviMelek
Hermes Kitap
"Ölüm için duramadığımdan, / O nazikçe benim için durdu; / Araba yalnızca ikimizi taşıyordu / Ve Ölümsüzlüğü." Emily Dickinson

[Öykü]"Komiser Şefik" - Hakan İşcen

Komiser Şefik

"İMKÂNSIZLARI ELEDİĞİMDE GERİYE DÜŞLERİMDEN BAŞKA BİR ŞEY KALMADI..."

Küt!
"Ah, çarptım galiba…"
Uzayıp giden kuyrukta, öndeki arabadan inen, dallı budaklı koca bir ağaç görünümündeki genç adam, önce hışımla arka tamponuna eğilip hasarını kolaçan ettikten sonra, sağ elini ona doğru sallayarak sertçe çıkıştı :
"Uyuyor musun!"
"Özür dilerim evladım… Dalmışım… Bir şey yok ya?"
İri ağaç gövdesi, arabasına dönerken onun bu günah çıkarmasına aldırmayarak yüksek sesle söylendi.
"Bu yaşta ehliyetleri toplamalılar! Hatta refakatçisiz salmamalı sizi sokağa!"

Keşke Şefik yanında olsaydı; onun ağzının payını hemen verirdi; ama nerde… Tampon tampona düşük bir hızla ilerledikleri için ucuz atlatmıştı. Belki de adam haklıydı; artık hiç araba kullanmamalı, gözlerine de bacakları gibi fazla güvenmemeliydi. Otobandaki kırmızı ışık seli yavaş yavaş akıyordu. Arabanın silecekleri iç parçalayıcı sesler çıkararak savruluyordu sağa sola. Yan arabadaki adamla göz göze geldiğinde kendine acıyarak baktığını hissetti. Ne zaman kesildiğini bilemediği bir yağmuru camından boş yere kovmaya çabalıyordu. Hemen direksiyonun yanındaki küçük kola dokundu; ses kesildi.

Bu böyle devam edemezdi. Bir şeyler yapmalıydı! Artık her şeye razıydı; yeter ki bu paslı kilit açılsın!.. Daha önce de olmuştu. Ama bu kez hem uzun sürmüş, hem de başka bir şey düşünemez, gündelik işlerini bile yapamaz duruma gelmişti.

Şu emniyet şeridinden tam gaz gidenlere ne demeli? Onun gibileri, artık bir ayağı çukurda mezbaha kapısındaki koyun olarak görüyor olmalılar; hakkını aramaktan âciz, üretkenlikleri, cesaretleri burulmuş safralar topluluğu! Bazen bu memlekette yaşamak gerçekten bir sıkıntı diye iç geçirdi. Ama şu an, asıl önemli olan, kendi içindeki sıkıntıydı! Bu düğümü, tek darbede çözecek keskin bir kılıca ihtiyacı vardı. Belki de teslim olmalıydı?... Kendini son günlerde fazlasıyla yorgun hissediyordu. Geçmişinde mesleğinde ne kadar başarılı olduğunu zaten yeterince ispatlamıştı. Hem sonra, verilen o ödüller... Bunun kanıtı değil miydi?.. Alkışlar arasında alırken ne kadar belli etmemeye çalışsa da, içini köpürten o ucuz metal döküntüler, belki de şimdi ayak bağı oluyordu… Belki de, yolunun üstüne aşılmaz bir engel olarak dikildikleri için, bu kilitlenmişliğinin gerçek nedeni onlardı. Bunca zaman gururunun çöplendiği bu anıları, şimdi bir hurda yığını gibi nasıl çöpe dökebilirdi ki?..

Yağmur ne zaman başlamış, yine fark edememişti. Ön camdan süzülen damlalar, dış dünyayı buğulu bir perdenin ardına ötelemiş, onu korumaya almıştı. Keşke hep böyle kalsaydı; hiç görünmeseydi… Varlığından bihaber yaşasaydı herkes; kimse ondan bir şey istemese, kasım ayına kadar yetiştirmeye zorunlu olmasaydı bu kitabı. Önünde ne kadar kırmızı ışık varsa, arkasında da o kadar sarı ışık vardı. İki renkli bir nehrin tam ortasındaydı... Sadece kendi rengini göremiyordu. Bu ışık zincirinde renksiz, silik bir Milattı… Son işi, bu bezgin nehri, sarıdan kırmızıya dönüştürmek olan, mucize yetisini yitirmiş emekli bir peygamber… Oysa, eskiden her şey ne kadar kolaydı; böyle sıkıntıları asla olmazdı. Şimdi, zamanın giyotin sarkacı altında kendini kurban gibi hisseden bu adam, bir zamanlar, kuran, yaratan, zihinlere hükmeden bir efendiydi. İstediği zaman yatar, istediği zaman üretirdi. Kendine özgü kurmaca âlemini zenginleştirmek adına doğru dürüst okumaz, araştırmaz, sadece kendine âşık ettiği o kriminolog sevgilisiyle ara sıra yemeğe çıkardı. Buna karşılık basılan onca aşk romanı arasında polisiye yazarak en çok satanlar arasına her zaman girerdi.

Yaşı ilerledikçe kitaplarının baskı adetleri azalmaya başlamıştı.'Yazınsal Kudret' denen şey de, bedensel hasletler gibi yaşlandıkça yitiriliyor muydu yoksa? Öyle olmasa bile, zamanla, cılız bir üne, buruk bir vefaya dönüştüğü kuşkusuzdu.

***

Arabayı evin önüne, her zamanki yerine park etti. Sokağa çınar yapraklarından ıslak, sarı bir halı serilmişti. Boris, havlamaya başladı. Son aylarda belki de onunla bıyık altından alay etmeyen, arkasından dedikodu yapmayan yegâne dostu o kalmıştı. Boynu ağrıyordu; ama bir saat önce yaptığı o küçük kazayla ilgisi olamazdı. Kireçlenme tabii! Beli de yine zorlamaya başladığından bastonuna dayanarak ağır ağır ilerledi. Anahtar delikte döndü; kapı açıldı. Ama yuvasından çıkarmaya çalışırken elini kapının çelik kasasına çarptı. Çok canı yanmıştı; sol elinin derisi yüzülmüştü. Eli, sol eli, her şeyi idi. Bir zamanlar…

Şimdi yaraları bile ne kadar geç kapanıyordu… Neyse ki, evin sarıp sarmalayan o bilindik kokusu sızıyı da dindirmişti. Dışarıdaki hışırtıdan yağmurun yeniden başladığını anladı. Çalışma odasına girmek, mezara kapanmak istemiyordu. Bir zamanlar yatağından çok daha fazla zaman ayırdığı o ceviz çalışma masası, şimdi musalla taşı gibiydi: ürpertici ve soğuk! Salondaki ikili koltuğa uzanmayı yeğledi. Televizyonu açtı. Balkanlardan gelen soğuk ve yağmurlu hava hafta sonuna kadar etkisini sürdürecekti. Avustralya'da yaşlı balinalar toplu halde kıyıya vurmuştu. Özellikle çocuklar, kumsalda zincir yapmış, kovalarla su taşıyarak, ıslak bezlerle üzerlerini örtüyor, onları yaşatmaya çabalıyorlardı.

Editör bugün ne demişti: Aralık ayına kadar bitiremezse önümüzdeki senenin yayın portföyünden kaldırılıyordu. Bu değildi önemli olan; eskiden karşısında el pençe divan duran o adamın küstah tutumu, çok daha fazla rencide etmişti. Üstat güzel söylemişti; 'Yazmasam deli olacaktım…' diye. Ama delirdiği için yazamayanlara açıklık getirmemişti. Gerçekten bunuyor muydu acaba? Kalktı; lavaboda bol suyla yüzünü yıkadı. Bilinç-Bilinçaltı akışının kırmızı-mavi muslukları esrarengiz bir el tarafından sımsıkı kapanmıştı. Aynadaki adam da dünden daha yaşlıydı. Bakışlarındaki umutsuzluktan bıkmıştı; zorunlu olmadıkça onunla asla yüz yüze gelmemeliydi. Olup olmadık yerde aklına düşen, defterine not ettiği tüm çağrışımlarını yitirmişti artık. Oysa, bildiği her şeyi denemişti. Masaya oturmadan önce Bertrand Russell gibi uzun yürüyüşlere çıkmış, Hemingway gibi ayakta yazmaya çabalamıştı. Boşuna!.. Voltaire'in yaptığına ise artık cesaret edemezdi; sevgilinin çıplak sırtını, yazı masası olarak kullanmak için, yaşı oldukça ilerlemişti.

Göğsündeki sıkıntının tek nedeni olan bu kitabı, iki ay içinde teslim etmeliydi. Herkese hâlâ ölmediğini göstermek için bu son şansıydı. Verandaya çıkıp derin nefes aldı. Toprağın nemli, serin kokusunu ciğerlerine çekti. Kendi eliyle diktiği ortancalar neredeyse göğüs seviyesine çıkmıştı. Boris'in yağmura rağmen, eskisi gibi yürüyüşe çıkacaklarını sanarak paçalarından çekiştirmesi, balinalarla başlayan zincirleme tetiklemenin son halkasıydı. Derinlerde bir yerde unutmaya yüz tuttuğu o erinç kımıltısı, belli belirsiz de olsa kendini hissettirmişti. Heyecanlandı; vakit geçirmeden üstüne gitmeli, zihninde ne varsa sağmalıydı. Eskiden yaptığı gibi Norveç stili denizci piposunu özenle doldurup yaktı. Evin içini yine vişne aromalı, buruk tütün kokusu sardı. Boynuna asılı gözlüğü, tüylenmiş kazağının eteği ile temizledi. Kalın tabanlı kristal bardağındaki yıllanmış malt viskiden de cesaret alarak, çalışma odasının kapısını açtı.

***

"Kimsin sen?"
"Hıh… Tanımadın ha? Haklısın; uzun zamandır yanıma uğramadın. Ama tütün kokusunu duyunca geleceğini anladım."
"Bu yapmacık gülüş… Yoksa sen?.."
"Evet, benim… Şefik! Komiser Şefik! Bu saatte çalışma masanda, dosyanın arasında benden başka kimi bulacağını zannediyordun?"
"Şefik!.. Sen misin gerçekten?"
"Benim Üstat, benim; yabancın değil! Öyle hayalet görmüş gibi bakma; gizlerin, düşlerin dünyasından çekip çıkardığın Şefik… Hiç yaşlanmamışım değil mi? Ee, varoluşumu sana borçlu olsam bile, yine de senin sahip olamayacağın bazı üstünlüklerim var… Mesela, zamana kafa tutmak gibi! Baba-oğlun zihninde aynı dirilikte hayat bulmak ne büyük keyif; bilemezsin… Kuşaklar boyu bahtiyarlık!"

Şaşkınlığın yerini, kıskançlığın bilediği bir öfke almıştı:
"Ne arıyorsun masamda? Ne karıştırıyorsun onları?"
"Hâlâ, şu müzelik daktiloyu mu kullanıyorsun Allah aşkına? Yazdıklarını, çakılıp kaldığın yere kadar bir kez daha baştan okudum; maalesef sen de biliyorsun ki…"
"Senin düşüncelerin sende kalsın!"
"Bana ihtiyacın var Üstat! Duvara çarpmış gibi kalmışın. Şunu kabul et, işimizi kolaylaştır; yaratıcılığın da bu deri sumenin gibi aşınmış! Eski yazdıklarının bozuk kopyasını bile çıkaramayacak kadar yaşlandın artık."

Şefik'in söyledikleri gerçekten doğru olabilir miydi? Yolun sonu böyle bir şey mi?.. Kendisinin ünlediği baş karakteri karşısında, acınacak duruma düşerek, aşağılanmak mıydı her yaşlı yazarın kaderi?..

"Kalk koltuğumdan! Elini sürme onlara!"

Şefik, ayaklarını dayamış olduğu masadan indirerek, kadife yastıkla desteklenmiş derikoltuktan kalktı. Masadaki antika banker abajuru, ani bir hareketle çevirerek yazarın gözüne tuttu:
"Sen de biliyorsun ki, yazdıklarından, düşündüklerinden çok daha iyisini yapabilirim. Yapabileceklerimi artık düşünemiyor; düşündüklerimi yazamıyorsun! Beni yarattın ama, yönetemiyorsun. Oysa ben, Frankeştayn değilim; korkma benden! Bana zamanında o kadar güzel bir hayat bağışladın, o denli bir devingen ruh verdin ki, belki senden daha zeki değil, ama daha yaratıcı olabilirim… Senin yazdığından çok daha güzel konuşabilir, sonuca senin düşündüğünden çok daha çabuk ulaşabilirim. Benim adıma düşünemiyorsun artık; beni senin gibi düşünmeye zorlarsan Komiser Şefik olamam ki… Bunu neden anlamıyorsun; o kâğıda tek bir sözcük koyamamanın gerçek nedeni bu! Beni özgür bırak!.."

Onun bu cüretkâr sözleriyle, ona ümitsizce karşı koymaya çabalayan egosu, zihninde çarpışıyor; yankılanan ses ve düşünce haleleri, yine Komiser Şefik'i tehdit ediyordu. Bu titreşimlerden kendine özgü çevik hareketlerle sıyrılan Şefik, onun sessizliğinden güç alarak suçlamalarının şiddetini iyice arttırdı:
"Artık kurgulamaya çalıştığın o basit cinayetleri çözmekten zevk alamaz hale geldim. Katiller bile işin farkında; ikimizle alay ediyor! Ortada ne dâhiyane işlenmiş cinayetler kaldı; ne de cinayet mahallinde bulacağım zekice gizlenmiş ip uçları… Katili bulmak için bana ihtiyacın yok! Bu gidişle herkes daha ilk bölümde katilin kim olduğunu benden önce anlayacak. Anlayamazlarsa, bu, okuru bilerek yanlış yönlendiren o muhteşem tuzaklarından artık eser kalmadığına göre, gözünden kaçan detaylardan olacak."
"Yeter! Defol git!"
"Gidecek bir yerim olmadığını biliyorsun. İkimiz aynı gemideyiz."

Ne yapacağını kestiremiyordu. Terlemiş, göğsündeki sızı, keskinliğini iyiden iyiye arttırmıştı. Bir- iki adım sendeleyen yaşlı adam, koltuğa yığıldı. Şu an hayatta, Şefik'ten başka yardım isteyeceği dostu yoktu. Bağırmak istedi; sesi çıkmadı. Titreşimlerin son dalga boyları iyice kısaldı, yavaş yavaş uzaklaştı zihninin çeperinden.

Komiser, beklenmeyen bir hareketle Üstadının önünde diz çöküp usulca ayaklarına kapandı; bir süre onun gibi kımıltısız kaldı. Bu haliyle, zeki ve hamarat bir polis müfettişine hiç benzemiyordu. Geçmişte yaptığı onca sorgulamanın deneyimiyle, yaşlı adamın o bitkin görünümünün altında, teslim olmak üzere olan o bakışları yakalayarak, ses kartelasından en şefkatli tonu seçti.

"Sadece ben yardım edebilirim sana! Tanrılığa soyunduğun için yazarlığı unuttun!… Yine sen yaz, ama yaşadıklarımı hiç olmazsa ben anlatayım. İnan bana; senin sayende yıllardır deneyim kazandım. Ayrıca zekâmın kıvraklığını kitaplarda sayfalarca sen anlatmadın mı?... Aramızdaki sessiz iletişimi, inkâr etmeyeceksin herhalde? İpuçlarını birbirine bağlayarak ortaya koyduğum delillerle, katillere itiraf etmekten başka bir seçenek bırakmadığım o eşsiz final sahnelerinde, benim hiç katkım olmadı mı?.. O ödülleri, benim sayemde aldığını söylemiyorum tabiî. Ama ben olmasam sahip olduğun her şeye daha geç ulaşacağını, izninle belirtmek zorundayım. Yapabilirim, güven bana! Üstelik, beni öldürmek için dahi, son bir kitap yazmaya mecbursun…"
Şefik, üzerindeki buruşuk pardösüyü kenara fırlatarak, gömleğinin kollarını sıvadı. Koyduğu Remy Martin'den iri bir yudum almadan önce, onun masada sahipsiz duran bardağına hafifçe dokundurdu:
"Sağlığına! Ve yeni bir başlangıca! Her zaman bir umut vardır…"

Ortada bir cinayet olmasa da, artık bir kurban vardı. Bu onun sahnesiydi. Kelimelerin en doğru hecesine vurgu yaparak hedefini on ikiden vurmak için, her defasında sesini kalibre ediyor, sözcüklerini özenle seçiyordu. Deliller ortadaydı; neden-sonuç ilişkilendirmesi kusursuzdu. Hâlâ eskisi gibi formunda olduğunu görüp sevindi. Yaşlı adamın, onu, oturduğu yerden hareketsiz, boş gözlerle izlemesine bakılırsa, diğerleri gibi gerçekleri itiraf etmekten başka çaresi kalmadığını artık anlamış olmalıydı.

"Bırak, yardım edeyim Patron; bana kazandırdığın ünün karşılığını ödemem için bana fırsat ver. Yoksa ikimiz de çıkamayacağız bu odadan. Hem 'Yazar-Müfettiş' ilginç bir karakter olabilir. Sir Arthur gibi kıskançlık yapmayacaksın değil mi? Biliyorum; benim Sherlock Holmes gibi fanatik müritlerim asla olmayacak… Ne 'Baker Caddesi, 221B' gibi yıllarca mektup yazacakları bir adresim, ne de İsviçre Alpleri'ndeki o meşhur şelale gibi yas tutacakları bir yer… Çoktan hak ettiğim halde, onun gibi, gerçekten yaşadığıma dair rivayetler de ortalıkta dolaşmayacak… Olsun! Hiç olmazsa, Holmes gibi kokainman değilim. Ayrıca Dr. Watson gibi budala bir yardımcıyı da yanıma vermediğine çok müteşekkirim."

Şefik, artık güçlükle konuşuyordu. İstediği sözcükleri bulmakta zorluk çekmeye başlamıştı. Böyle bitmemeliydi. Hele şu anda… Yaşlı adam, teslim olmuş ve ilk kez onu dinlemekten başka seçeneği kalmamışken… Bu haksızlıktı! Sokaklarda faillerin peşinden koşarak, kollarını arkaya büküp yerde kıskıvrak kelepçelediği enerjisi, aniden tükenmişti. Pelteleşen diliyle tıslayarak devam etti:
"Birbirinden güzel kadınlarla tanıştım; ateşli sevgililerim oldu. Hangi külün hangi sigaradan döküldüğünü, belki Holmes kadar iyi bilemem ama, sayende onun hiç tatmadığı şeyleri tattım. İmkânsızları elediğimde geriye düşlerimden başka bir şey kalmadı… Düşlerim… Şaşırdın değil mi? Sırf bunun için bile değerdi Patron…"

Ortalık ansızın karardı. Komiser Şefik'in yarım kalan son hikâyesi, yaşlı bir polisiye yazarının beynindeki sessel ve düşsel titreşimlerle birlikte bilinmeyen bir yöne uçtu. Maktulü olduğu için çözemediği tek vakanın, tüm ipuçları bu sonsuz sükûnetin içinde eridi gitti. Yazarından şanslı olarak bir başka zihinde dirilme bahtiyarlığına eriştiğinde, bu özgün anıyı hatırlamayacaktı bile.

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics