MaviMelek
"Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz; ama yıldızlara bakıyor bazılarımız." Oscar Wilde

[Öykü]"Komplo" | Hakan İşcen

Komplo

"KIRMIZI OJELİ PARMAKLAR"

Saat, ses etmedi. Bu kez acıdı ona. Eğer, her sabahki gibi çalsaydı, yatakta horlayan adam için önceki günlerden farklı bir şey olmayacağını biliyordu. Pirinç karyolanın başucunda duran baba yadigârı çalar saat bile, sonunda bu tekdüzeliğe isyan etmişti. Bu sabah iş başı yapmayarak ona son bir fırsat verdi. Yerde duran boş bira kutularının, tarihi geçmiş buruşuk gazetelerin, oraya buraya atılmış kirli çamaşırların bu odanın bilindik aksesuarlarından olduğu ilk bakışta belliydi. Vidalarından kurtulmuş korniş sarkmış, perdenin şifon etekleri yere değiyordu. Köşede duran aynası çatlak şifoniyer, çenesi düşmüş, yüzü façalı bir ayyaştı. Çekmecelerinden sarkan giysi parçaları, ağzından akan salyalar gibiydi. Yataktan gelen homurtulu soluklar, odanın havasız, ekşi kokusunu daha da ağırlaştırmıştı. Bu sefil manzara, elbiseleriyle sızıp kalmış olan adam tarafından eksiksiz bütünlenmişti. Hiç şüphe yoktu; adam, bu odaya aitti.

Uyandığında güneş çoktan yükselmişti. Önce saati eline alıp inanmaz gözlerle yelkovanla akrebin arasındaki o alışagelmemiş açıya baktı. Saat, gerçekten dokuzu yirmi mi geçiyordu?.. Paniğe kapılarak yataktan fırladı. Eğer on buçuktaki müşteri sunumuna yetişemezse, özgeçmişini yarın sabahtan başlayarak yeniden o kendini beğenmiş beyin avcılarına göndermesi gerekecekti. Bir sene önce işsiz dolandığı bunalımlı günlerini anımsadı. Buna şu anda hiç hazır değildi.

Üzerindekileri rasgele fırlatıp aceleyle duşa girdi. Su bir türlü ısınmıyordu. Ayakları dondu. Çoraplarını çıkarmamış olduğunu o zaman fark etti. Musluğun kırmızı mandalını sonuna dek çevirdiği halde, su hâlâ buz gibiydi. Gazı kesmiş olabilirler mi?..

Bekleyen hiçbir fatura kalmamıştı ki? Geçen ay aldığı avansla kapatmıştı hepsini. Yoksa o zamansız arızalardan biri daha mı? Çaresizce metal kolu kaldırdı. Buz tanecikleri bu kez tepesinden dökülmeye başladı. Her damlayla tenine bir iğne batıyordu. Sonunda, sabah sabah suyla yaptığı bu zoraki akupunktur sonuç vermiş, vücudu bütünüyle uyuşmuştu. Zaten duşta keyif yapacak zamanı yoktu; bir gece önce girdiği bira kürünün sersemliğini üstünden atsın, yeterdi. Kullanılmış bir el havlusuyla hem saçlarını hem bedenini üstünkörü kuruladı. Aceleyle tıraş oldu. Daha doğrusu yüzünü hafif yollu doğradı. Elektrikli tıraş makinesi çalışmadığı için bulduğu kör bir jiletle tıraş olmuş, eşkalini, şirketin güvenlik görevlilerini bile şüpheye düşürecek kadar değiştirmişti. Dolapta ütülü hiçbir gömleğinin kalmadığını gördü. Kurutma makinesinin içinden estetik kaygı taşımadan telaşla birini çekip aldı. Gömlek hâlâ nemliydi?.. Ütü masasını kadın nereye koymuştu? Neden hiç ütülü gömleği yoktu? O zaman, bu kadına onca parayı neden veriyordu… Aradığı masayı, banyonun yanındaki küçük yük odasında buldu. Fişi prize taktı. Yanağındaki kesikler, darmadağın saçlar, tüyleri diken diken olmuş çırılçıplak haliyle, ütü masasının başında işinden kovulmak üzere olan zavallı bir Homo Sapiens gibi görünüyor olmalıydı… Bu panik içinde, önünde sarkan şu deri-kıkırdak karışımı şeyi, ütüden sakınmasının gereksizliğini de düşünmeye zamanı yoktu. Eğer olsaydı, Freud'un başına sardığı, bilinçaltındaki dürtüleri dizginlemeye çalışan o uşağın da, can sıkıntısından kendine çoktan iş aramaya başladığını anlayabilirdi.
"Haydi ısın! Isın, bir an önce…"

Ütünün metali de duştaki su kadar soğuktu. Isınmayınca prizdeki fişi kontrol etti. Ütünün üzerindeki bütün düğmelere bastı. Hep böyle olur; aksilikler, leylekler gibi sürü halinde dolaşmaya bayılır. Ütü normal görünüyordu; ama zamanın o anında, bu evdeki her şey gittikçe anormalleşmeye başlamıştı. Bu sabah ısınmamakta direnen bütün bu nesneleri toptan ısıtmak için evi ateşe vermek, kim bilir, ne zevkli olurdu?.. Aklından geçenleri okumuş gibi, ütülenmeyi boş yere bekleyen buruşuk gömlek, yatağın üstünde kollarını yukarı kaldırarak teslim olmuştu. Hayır! O, asla teslim olmayacaktı! Takım elbisenin içine dik yaka kazaklarından birini de giyebilirdi. Giydi. Saat; dokuz kırk iki. Yol -trafik açıksa- en fazla yirmi beş dakikaydı. Elçin durumu biraz idare edebilirdi. Hâlâ kaybettiği bir şey yoktu. Taşınır bilgisayarı ve sunum dosyası dağınık olarak çalışma masasının üzerindeydi. Son bir gayretle alelacele dosyayı toparlamaya girişti. Bir yandan da sunuma son bir kez göz atmak için bilgisayarını açtı. Hay Allah! Yoksa hâlâ uyuyordu da, bir kâbusun içine mi düşmüştü?..

Bu kez de bilgisayar açılmış, ama ekran donmuştu. Klavyedeki hiçbir tuş kumanda etmiyordu. Parmaklarını klavyede boş yere şıkırdatarak dolaştırdı. Şirkette çaresine bakarım tesellisiyle kapattı. Adaptör fişi priz yuvasından çıkmadı; kablo bacaklarına yılan gibi sarılmıştı. Olanca kuvvetiyle çekince, duvardaki priz olduğu gibi masanın üstüne geldi. Anlaşılan bugün prizlerle, düğmelerle, saatlerle başı dertteydi. Koşarak merdivenden indi. Arabanın camı buzlanmıştı. Kontağı çevirdi. Başkası olsa, şirkete girdiğinden beri ilk kez genel müdürün önünde yapacağı sunuma bu kadar geç kalmışken bir de arabanın çalışmamasına çıldırır, isyan ederdi. Ama o hiç şaşırmadı. Aslında çalışırsa onun için sürpriz olacaktı. Tepkisizliğine önce bir anlam veremedi; olanları hâlâ anlamaya çabalıyordu. Her şeyin gerçek olduğunu algılaması, altın değerinde birkaç dakikasını daha tüketti. Öfkeyle direksiyona ellerini sertçe vurarak, alnını deri simidin ortasına çaresizce dayadı. Korna uzun uzun çalmaya başladı; irkildi! Hiç olmazsa bir şey çalışıyordu… Bir süre öylece bekledi. Kontağı tekrar çevirdi. Bekledi. Çevirdi. Yine çevirdi. Tık yoktu; ama artık saat, ona beş vardı.

En azından rakip pazarlama bileşenleri ile ilgili kısma Elçin başlayabilir, ikinci bölümdeki asıl eylem planına taksiyle yetişebilirdi. Küçük de olsa bir umut vardı işte! Cep telefonunu çıkardı. Hem Elçin'e haber verecek -ki sadece araba bozuldu diyecekti; ötesine zaten kimseyi inandıramazdı- hem de taksi çağıracaktı. Olamaz! Neden ki, bal gibi olabilir!

Sabahtan beri yaşadıkları hesaba katılırsa, son derece normal bir durumla karşı karşıyaydı: Telefon, sim hatası veriyordu. Ekranda 'Sadece acil aramalar' diye bir açıklama vardı. Oysa, onun için bu dünyada bundan daha acil bir durum, bir daha asla kurgulanamazdı. Bugünün özetini tek bir sözcükle vermeye kalksa, en uygunu şu olurdu herhalde: Garip! Yılmadı; tekrar eve koştu. Evden telefon edecekti. Asansör. Dördüncü kata bastı. Kabinin kirli aynasındaki yüzü perişan görünüyordu. Ümitsizce, alnına düşen saçlarını geriye attı. Kazağının yakasını düzeltti. Göğsünde hissetmesi gereken, katlar arası yükselmenin vereceği o tuhaf kımıltı geç kalmıştı. Bir saniye sonra ışık söndü. Asansörün içinde karanlıkta kalakalmıştı. Ve tabii ki hâlâ zemin kattaydı. Kapıyı çarpıp koşarak dördüncü kata çıkmaya başladı. Nefes nefese kalmıştı. Anahtarı soktu; kapıyı açamadı. Kapının üzerindeki metal rakamlardan kendi evinin kapısı olduğundan iyice emin olduktan sonra yine denedi. Anahtar betona saplanmış bir çivi gibi kilidin içinde donmuş kalmıştı. Ne sağa ne sola kıpırdamıyordu. Bu kez, içinde köpüren öfke, bir sele dönüşerek hızla çelik kapıya çarptı. Bir daha! Sonra bir daha! Kapı, hem omuz darbelerine inatla karşı koymuş, hem de karşı atağa geçip sol omzuna bir bıçak saplamıştı. Acıyla titredi. Çaresizlikten paspasın üstüne yığılmak üzereydi.

"Bir sorun mu var; gürültüleri duydum da?"
Karşıki dairenin kapısı aralanmıştı.

Bedenindeki titreme aynen devam ediyordu; ama yavaş yavaş nedeni farklılaşmaya başlamıştı. O umutsuz telaş, sahneden pılı pırtısını toplayıp çekilirken yerini isterik bir heyecana bıraktı. Bir zamanlar düşlerine gelip tenini alevlendiren o sarışın dul, işte tam karşısındaydı. İnce topuk siyah terliklerin içindeki kırmızı ojeli parmaklar, kendini yeteri kadar belirgin kılıyordu. Bir kadının en saf güzelliği dizleri olmalıydı. Dizlerinin üzerindeki sabahlık, vücudunun kavislerini saklamaktan çok, arzudan yanıp tutuşan bakışlara mihmandarlık yapmak içindi. Kadının, yavaşça eğilip paspasın üzerinden gazeteleri alırken görmesine izin verdiği şeyden, kulakları uğuldamaya başladı. Dünyada, bir tenle kaplanan hiçbir boşluğun bu kadar hakkedilmiş olmadığından emindi. Ayak parmaklarındaki kırmızının tonu, kapıyı tutan ince, uzun parmaklarda da aynen devam ediyordu. Bu, çoğu erkeği, nerede olursa olsun topyekûn teslim alabilirdi. Bazen, bir apartman boşluğunda dahi… Ruhunu hoyratça yalayıp yutacak bir anafora kapılmak üzere olduğunu biliyor, nefes bile almıyordu. Bu eşsiz görüntü, o sabah işini kaybetmenin eşiğine gelmiş bir erkeğin tüm tedirginliğini, başına gelen garip olayların şaşkınlığını, oracıkta eritecek cinstendi. Biraz önceki o öfkenin görkemli seli, şimdi, on bir numaradan on iki numaraya usulca akan ılık bir dereye dönüşmüştü. Beyin lopları, karşısında duran bu fosforlu ten ile yapılacaklar konusunda henüz anlaşmaya varamamıştı. Ama korkmasına gerek yoktu; bombanın pimini çekip çekmemeye, görünüşe bakılırsa sadece o karar verecekti.

"Ütü… Şey… Priz… Arabam bozuldu da…Telefon edecektim. Sim hatası. Derken anahtar; kapıyı açamadım…"
Kadın, bir elini kalçasından indirmeden, diğerini başının olanca yukarısında kapıya yaslayarak, kapıyı menteşelerin izin verdiği kadar açtı. Onun daha fazla saçmalamasına izin vermeyerek zarifçe araya girdi:

"Anlaşılan şanssız bir gününüzdesiniz. İsterseniz buyurun, buradan edebilirsiniz. Umarım öğleden sonra şansınız döner."
Bu mesaj, binlerce ışık yılı öteden dünyaya gönderilen yaşam sinyallerinden daha değerliydi. Saat?.. Sunum?.. Ne sunumu! Artık saatin ve bu gezegende olmakta olan hiçbir şeyin zerre önemi kalmamıştı.

Pim kendiliğinden çekildi; süresi dolan aydınlatma otomatı, ansızın dördüncü kat boşluğunu alacakaranlığa büründürdü. Bir telefon edecekti sadece!.. Zamanın ve hareketlerin akışkanlığı, yine çılgıncasına bir koşuya başlamadan önceki son devinimsiz fazındaydı:
"Evet, iyi olur; teşekkür ederim."

***

Sürpriz yoktu; işinden kovulmuştu. Ayrıca, apartmandaki dedikodular alıp başını yürüdüğü için taşınmak zorunda kalmıştı. Uzak bir şehirde, yeni bir iş bulana kadar altı ay süründü. Ama o sabah, saat çalmadığı için hiçbir zaman pişman olmadı.

Birlikte olduğu bütün kadınlar, bir süre sonra evdeki elektrikli aletleri kurcalayıp onarılamaz bir biçimde bozmasına katlanamayarak onu terk etse de, hayat onun için acımasız bir sorunsuzlukla devam etti.

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics