MaviMelek
"İnsan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor." - "Bodur Minareden Öte" - Yusuf Atılgan

[Öykü] "Koza" | Ferhan Şaylıman

Koza | A. Atıl Akar

"UÇSUZ BUCAKSIZ BİR ÇOCUK PARKIYDI DÜNYA"

Dıştan, çevresi iki parmak kalınlığında dal motifleriyle, göbekten geometrik desenlerle kabartmalı, demir kollu ağır ahşap kapının açılmasıyla, iki basamakla çıkılan geniş bir taşlığa girilirdi. Bahçedeki anaç gövdeli dutun loş aydınlığı, bayıltıcı temmuz sıcağında yaprakları usul usul titreşen şimşirlerin kokusunu taşırdı içeriye. Her öğleden sonra bir parça serinlik verir düşüncesiyle kovalar dolusu suyla yıkanmaktan aşınmış, baklava dilimleriyle bezeli girişteki siyah beyaz kare taşlar, canlılığını yitirmiş donuk solgun yüzeylerinde, şıpıdık terliklerin, tahta takunyaların yükünü taşımaktan biraz da yorgun görünürlerdi. Bahçeye açılan kapının yanında, üzerine büyük bir boy aynasının oturtulduğu dört çekmeceli ceviz konsolun gözleri, çocuk gücümüzün çekemeyeceği kadar hep dolu olurdu; yastık kılıfları, çarşaflar, yemeniler, namaz örtüleri, seccadeler ve özenle katlanmış mendil kalabalığında, naftalin ve sabun kokusu. Sokak kapısından iki basamakla çıkılıp taşlığa adım atıldığında, sağda ve solda iki oda vardı. Yazın bu odalarda gülüş cümbüş kalabalık akşam yemeklerinin yenildiği muşamba örtülü masalar kurulur, ardından yatsı namazının bitimine kadar süren çay sohbetleri yapılırdı.

Gün, en güzel saatlerini güneşin batışına saklardı. Aydınlık, yüksek bahçe duvarının tepe kiremitlerinde solarken, dut ağacının altındaki çilingir sofrasında biten günü uğurlayan kır saçlı dayım, ancak birinci dubleden sonra ilgilenirdi bizimle. Her akşam küçük tabaklara hazırladığı mezeleri sabırla bahçeye taşıyan yengem, sessiz sedasız bir kadındı. Mahalleyi giydirecek kadar kazak ve hırka ören, arada, namazı kaçırmamak için ezan sesini kollayarak yaşamaya alışmış, yengemin yaşlı annesi Saniye teyzeyse en az torunları kadar sever, ilgilenirdi benimle. Bahçeden taşlığa yayılan anason kokusunu duyduğunda, aptesi kaçacak düşüncesiyle endişelense de ses çıkarmaz, damada ayıp olmasın diye görmezden gelirdi.

Yaz tatillerini burada geçirmek için okulların kapanmasını her yıl iple çekerdim. Gündüzlerin, bahçedeki konserve tenekelerine dikilmiş fesleğenlerin bayıltıcı kokularıyla gecelere; gecelerin, sabahın ilk ışıklarıyla bir kumrunun derin iç çekişlerine bağlandığı, sıra dışı, zaman kavramını zorlayan tatillerdi bunlar. Zaten bir çocuğun zaman göstergesi, sarkacı düşlerde sallanan, akrepsiz yelkovansız pırıl pırıl bir dolunay değil midir? Kocaman topuzuna var gücümüzle asılıp düşlere daldığımız bu sarkacın ucunda Tarık'la birlikteydik hep. Yalnızca sayısız oyunların oynandığı, uçsuz bucaksız bir çocuk parkıydı dünya. Dut ağacının gölgesine sığınmış, körpe dalların camlarını yaladığı bahçedeki küçük oda dünyanın merkezi, dört yanı surlarla çevrili bir kaleydi. Çok azmadığımız sürece ne yengem ne de Saniye teyze kalemizin kapısına asla dayanmazdı. Alttan üste kaldırılarak açılan sürgülü penceresinden şimşirlerin, karşıdaki tavuk kümesinin, bitişikteki caminin yan duvarının görülebildiği bu bahçe odasında neler yoktu ki... Kullanılmayan ya da misafir geldiğinde çıkarılan çarşafa sarılmış yatak yorgan yığınları, kılıfları eriyip yırtılmış ot yastıklar, tek bacağı kırılmış tahta bir at, balığa meraklı dayının olta takımları, pencerenin kıyısına duvara köşelemesine yerleştirilmiş ortası göçük bir sedir. Gıcırtılarla çıkılan, tahta basamakları çökmüş merdivenin bitimine yakın duyumsanan anason kokusu, odanın varlığını tanımlayan bir belirtiydi sanki. Yıllardır merdiven altındaki bodrumda biriktirilen rakı şişelerinden uçuşup, döşemenin aralıklarından sızan o koku, temmuz sıcağında baş döndürücü bir yoğunluk kazanırdı.

Şimşirlerin, dutun ve anasonun tanımsız bileşimini özleyerek geçen yılın ardından, yine buradaydım işte! Daha kapıdan girerken ayrımına varmıştım onun. Saniye teyzenin elini öperken, Tarık' la kucaklaşırken üzerime yapışan bakışlarından utanmıştım. Üst kata çıkan merdivenlerin başında dikiliyordu kayıtsızca. Yüzündeki sarışın gülümseme, dizkapaklarını açıkta bırakan kırmızı puanlı basma etekliğe, delikli lastik terliklerin içinde kıpırdaşan çıplak ayaklarına denk düşüyordu. Ellerini arkadan kalçalarının üzerinde kenetlemiş, merdivenlerin tırabzanına sırtını dayadığı yerde dalıp gitmişti bu kucaklaşma anına.

“Nasıl da büyüyüp boy atmışsın” diyerek sarılmıştı yengem, sonra da merdivenlere doğru dönüp sürdürmüştü konuşmasını: “Bu sene Gülümser de sizinle olacak, ablamın kızı, gel bakalım Gülümser, tanışın hadi!”

Benden uzun boylu ve yapılıydı. İlkokuldan sonra okutmamışlardı. Genç bir kızın günden güne belirginleşen çizgilerini titrete titrete yanıma yaklaşıp, elini uzatmıştı. Güneşte kavrulmuş, yanık, buğdaysı sarışınlığına gizlediği bir gülümseme vardı yüzünde. “Hoş geldin” derken yalnızca dudaklarını kıpırdatmakla yetinmişti.

Tılsım bozulmuştu. Bahçe odasının, dutun gölgesine yayılmış serin ve loş aydınlığında kurduğumuz dünyaların tılsımı. Cam fanusun tüm ışıkları sönmüş, masalların göz kamaştıran sonsuz evreni uğultuyla gelen bir sessizliğe bırakmıştı yerini. Ummadığım anda, hiç bilmediğim bir ormanda kaybolmak üzereydim. Ormanın derinliklerinden yankılanan değişik tınılardaki binlerce sesi duyup tanımlayamamak beni savunmasız bırakmıştı. Sarışın bir titreyişin, Gülümser'in çekim alanındaydım.

İlk akşam sokağa bakan ön odada yediğimiz yemek boyunca masanın uzak ucunu gözlemiştim. Yengeme yardım ediyordu. Boşalan tabaklara, ekmek dilimlerine, çatala kaşığa uzanan ellerinin her deviniminde isimsiz bir kuş havalanıyordu içimden. Dibimdeki sandalyede büyük tatil için durmaksızın düşler, oyunlar kuran Tarık'ın anlattıkları önemini yitirmiş, ilgi alanımdan çıkmıştı. Yemek sonrasında büyükleri masada baş başa bırakıp bahçeye atmıştık kendimizi. Kabuğuyla birlikte kalınca kesilmiş karpuz dilimlerini sularını akıtarak ısırmanın tadı artık farklılaşmıştı. Gülümser'in dudak ucundan çenesine süzülen damlacıklar, mutfak ışığının aydınlığında uzak yıldızlar gibi parlayıp sönüyordu.

Gece. Ninnisi sessizliğinde gizli bir odanın, kenarları oya işlemeli patiska perdelerinden sızan ay ışığı.

Taşlıktan, basamaklarına kalın muşamba çakılmış merdivenlerle çıkılırdı üst kata. Basamakları çevreleyen tırabzanların, günde yüzlerce defa tutunmaktan verniği aşınmış tahta oymaları her adımda gıcırdar, sallanır titrerdi. Üst kat, oval derin boşluklu pencerelerden içeri dolan aydınlıkla iyice genişleyip ferahlamış bir sofayla açılırdı karşımıza. Sofadaki balkonlu oda bizimdi. Saniye teyze ile Gülümser'in karşılıklı yattığı somyaların arasında her gece serilip kaldırılan yer yatağında Tarık'la birlikte uyuyorduk. Romatizmalı bacakları pikenin altında, sırtını duvara yaslamış sağa sola sallanarak, avuçları açık dualar eden yaşlı kadının mırıltıları doldururdu önce geceyi. Tarık daha dua bitmeden uyurdu. Sessizlik. Yukarı çekilmiş sürgülü pencerenin aralığından patiska perdeyi hafiften şişiren esintinin eşliğinde, uzaktan gelen köpek havlamalarını dinlerdim. Kokular. Gün boyu sıcaktan yorgun düşmüş dutun, caminin bahçesinden sokağa uzanmış incirin, haziranın, temmuzun kokusu; bir de Gülümser'in. Yanı başımdaki somyanın her kıpırdanışında esneyen yayların gıcırtısını dinleyerek yığılırdım uykunun kollarına.

İlk sarsıntı, yine gülüş cümbüş süren bir akşam yemeğinde umulmadık biçimde gelmişti. Nasıl olduysa masada yan yana düşmüştük. Çatal kaşık kullanma yeteneğini unutmuş, sakar bir çocuktum. Önce koca bir ekmek parçasını tabağa düşürüp yemeğin suyunu sıçratmıştım üzerime; toparlanayım derken bu defa da Gülümser'in ayağına basmış öylece kalakalmıştım. Başım önümde kıpırdayamıyordum. Ayaklarım ayaklarına yapışmıştı. Sanki yüzyıllar süren bir bekleyişin ardından toparlandığımda, ökseye düşürdüğü kuşu vurmaya hazırlanan avcının bakışlarını yakaladım Gülümser'de. İlgisiz, hafife alan, oynamaya yatkın bir gülümsemeyle yemeğini yerken, ağzımda evirip çevirip yutmaya debelendiğim lokmayla, onu izliyordum. Masanın altında oynaşan her küçük kıpırdanışta, boğulurcasına çarpıyordu yüreğim. Tabağını özenle sıyırdıktan sonra ayağını usulca çekip kalkmıştı yanımdan.

Geniş, aydınlık bir kapı açılmıştı şimdi önümde. En zoru ilk adımı atmaktı. Kapının eşiğinde dikilmiş, büklüm büklüm çiçek demetlerini çağrıştıran ışık kümelerinin göz kamaştıran yağmurunda, önümde uzanan yolu seçmeye çalışıyordum. Nereden ve kiminle bakarsam bakayım, günün her saati aynı görüntüleri yansıtan aynalarla çevrelenmiştim. Kaygan, ince bir çizginin üzerindeydim artık. Bir gece Saniye teyzenin fısıltılarla okuduğu duaların ardından o kaygan çizginin üzerinde yuvarlanırken buldum kendimi. Çocuksu bağlılıklarla içe kapanık heyecanların salıncağında tetikte bekliyordum. Sırtım Tarık'a dönük, yakın seslerdeydi kulağım. Pencerenin aralığından dolan zamansız esinti, kendi gerekçesini de taşıdı içeriye. Kabaran perdenin üflediği serinlikle, somyada bir kıpırdanma oldu. Üşümüştü. Çarşafın altında toparlanmaya çabalarken bir eli yatağın kıyısından sarktı ve öylece kaldı. Uyuyor muydu gerçekten? Başımın hemen yukarısındaydı elleri. Gündüz olduğu gibi gecenin aynasında da milyonlarca Gülümser yan yana dizilmiş dokunmamı bekliyordu. Aynada, Gülümserlerin arasında eriyip buharlaşmak üzereydim. Gölge sessizliğinde, Tarık'a çarpmadan dirseğimin üzerinde doğrulup parmaklarını kokladım. Bulaşıkta kullandıkları Arap sabununun kokusu sinmişti tenine; belki biraz da bahçede yenilen karpuzun serinliği. Geniş açılımlarla süzülen bir kuşun kanatlarına sıkıca tutunmuş, yükseliyordum. Uyarılmanın ergene yakın çocuksu tanımı, sıcaklığı, rengi, kokusu var mıdır? Uyaran, canı istediğinde bir deniz mağarasının yosunlu duvarlarında mı gezdirir tutsağını? Başım dönüyordu. Gülümser uyanmış ve hızla çekmişti elini. Kıpırtısızdım. Kıpırtısızlık, odada uyuyanlar dışında zamanın içinde taş kesildiğimiz andı. Avını gözleyen bir kedinin, burnunu ön patilerinin arasına gömmüş pür dikkat kesildiği o bekleyişin sonunda ilk adım kurbandan değil avcıdan geldi. Somyanın kıyısına doğru sokulduğunu duydum. Yastığın ucundan yere, yüzüme yakın kıvrım kıvrım bir saç demedi düşmüştü. Karalıkta, hemen yukarda yüzükoyun yattığı yerden, kirpiklerinin arasında çakıp sönen ışığa doğru aktım. Gülümser kararsız, neredeyse istemeden elini daha da uzattı; Saniye teyzenin horultularını kollayarak saçlarımı okşadı, çekiştirdi, acıttı. Önce korkmuştum. Bildiğim okşamalara benzemiyordu bu. Adını koyabileceğim binlerce dokunuşun arasında benzersiz ve tekti. Saçlarımı karıştıran parmaklar, kulağımı, burnumu yoklayıp iz sürerek yanaklarımda durdu. Elinin tersiyle yanağıma sürtünen dokunuşlarında abla sevecenliğini aramıştım ama yoktu. Ter içindeydim. Saniye teyzenin horultusu kesilip öksürük nöbeti tuttuğunda, Gülümser çoktan çarşafın altında kaybolmuş, beni yanıt bulamadığım sorularla gecenin ucuna fırlatıp atmıştı. Sonsuza kadar gözlerimi kırpmadan öylece kalabilirdim, öylece.

Artık onun silik bir gölgesiydim. Acemi bir ressamın eline düşmüştüm. Renkten renge, biçimden biçime sürükleniyordum. Gülümser serin dut yapraklarıyla bezeli yatağında kozasını ören bir ipek böceğine dönüşmüştü. Üst kata çıkan merdivenlerde kazara çarpıştığımızda, salata tabağında kalan son domates parçası için kavgaya tutuştuğumuzda, paylaşılamayan bir karpuz diliminde, taşlıktaki konsolun aynasında yakalanan kaçamak bir bakışta, tüm bakışlarda, ördüğü kozanın derinliklerine çekilen, çekildikçe karşısındakini de çeken ipek böceğiydi o. Salgıladığı yapışkan parlak sıvıyı koklaya koklaya yaklaşıyordum yanına, derinlere.

Çocukların zorunlu uykulara yatırılıp, büyüklerin çarşıya alışverişe çıktığı öğleden sonrasıydı. Güneşin ikindiye devrildiği saatlerde taşlıkta gezinen terlik sesleriyle uyandım. Uyku sersemi sofanın penceresine yaklaştığımda Gülümser bahçe odasının merdivenlerindeydi. Dönüp gülümsemiş miydi içeri girmeden önce, yoksa bana mı öyle gelmişti? Gözden kaybolurken dutun dallarına takılı kalmış, sallandıkça yapraklara sürtünen parçalanmış cam keskinliğinde bir ışık parlamıştı sanki o an. Sofadan taşlığa, oradan da bahçeye fırlamıştım yalınayak. Odaya çıkan merdivenlerin karşısına ulaştığımda hızım kesilmiş, donup kalmıştım. Kapı yarı aralıktı. Yürüyemiyor, adım atamıyordum. Dizlerim titriyordu. Basamaklara, bodrumdan sızan anasonun iç bayıltan kokusuna direnerek yüklenmiştim. Daha dokunur dokunmaz menteşelerinden gıcırdayarak açılmıştı kapı. Sedirde bağdaş kurmuş oturuyordu Gülümser. Biliyordu geleceğimi, hiç ama hiç şaşırmamıştı. Serin, küflü, gölgeli bir aydınlık vardı çevresinde. Günlerdir çeyiz niyetine yarım yamalak örmeye çalıştığı masa örtüsünü dizlerinin üzerine bırakıvermişti öylece. Elinden kayan tığ, tok bir tınlamayla yere düştüğünde, Gülümser yavaşça sedirin arkasına doğru çekilip sırtını duvara dayadı. İçeriye girdiğimde takındığı umursamaz tavır sesine de sinmişti: “Aval aval dikilip durmasana, gel otur şuraya.” Yönlendirici, buyurgan, üstünlüğünü koşulsuz ortaya koyan ama aradaki tüm uzaklığı da şimdilik kaldırdığını fısıldayan bir sesti bu. Aldığı komutu yerine getiren bir robot gibi yürüyüp, çökmüştüm yanına. Gülümser kucağındaki masa örtüsünü fırlatıp, yukarı sıyrılmış eteklerini toparlama gereğini duymadan ayağa kalkmıştı. Bahçeden, taşlıktan ansızın gelebilecek sesleri dinliyorduk. Yeryüzündeki tüm canlılar uykuda olmalıydı, uyumayanlar da bizden çok uzaklardaydı zaten. Olanca dikkatimle onu izliyordum. Çıplak ayaklarının ucuna basarak açık duran kapıya yaklaştığında ne yapacağını çoktan anlamıştım. Yalnız o kapı değil dünyanın bütün kapıları kapanmalıydı üzerimize. Bunu istiyor, istediğim için de korkuyordum. Özenle, gıcırdatmamaya çalışarak kapıyı itip, mandalını aşağı indirdi. Şimdi kozanın derin boşluğunda yapayalnızdık. Hiç acele etmeden salınarak dönmüştü yanıma. Ayakta tam karşımda dikilmiş, üzerime doğru eğilmişti. Omuzlarımdan tutup geriye ittiğinde, efendisinin isteklerini yerine getirmeye hazır, onun çocuk kölesiydim. Saçlarıyla yüzümü örtüp, gövdesiyle küçük çelimsiz gövdeme abandığında ilk defa bir soluğu çok yakınımda duydum. Öğlen yediğimiz kızartmanın sarımsaklı yoğurdu burnumun dibindeydi. Yüzümü gizleyen saçlarını başının sert bir hareketiyle çekip uzun uzun baktı, inceledi. “Bir kızla öpüştün mü hiç?” diye sordu. “Sana öpüşmesini öğreteyim mi?” Binlerce göz, binlerce dudak, binlerce el geziniyordu üstümde. Gülümser hiç tanımadığım başka birisi olmuştu. Tepkisizliğime, şaşkın duruşuma kızıyordu. Bilinçsizce sedirin örtüsünü kavramış elimi hırsla çekip bacaklarının arasına soktu. İrkilmiştim. Tüm ağırlığını üzerime bırakmış bu gövdeden kurtulmak, altından sıyrılıp kaçmak istiyordum. Az önceki sert dokunuşlar, boğuşmaya bırakmıştı yerini. Sedirden yuvarlanıp Gülümser'in üzerine düştüğümde ikimiz de soluk soluğaydık. Kapının epeyce zorlandıktan sonra kırılırcısına açıldığını o anda fark ettik. Saniye teyze ellerini ağzına kapamış, fal taşı büyüklüğünde gözlerle bize bakıyordu. Dünyanın sonu gelmişti. Yüzüm kıpkırmızı kesmiş ayağa kalkarken Gülümser kalçalarına kadar sıyrılmış eteklerini çekiştiriyordu.

Son olarak, “Allah kahretsin sizi” diyen bir ses duydum. Suratıma patlayan tokatla odanın bir köşesine savrulup yıkıldım. Dilim tutulmuştu. Saniye teyze kapıyı üzerimize kilitleyip dışarı çıktığında, Gülümser dizlerinin üzerinde emekleyerek yanıma sokuldu, sarıldı, başımı göğsüne yasladı. “Korkma” dedi, “Korkma, yanında ben varım.” Ağlamaya başlamıştım. İlk defa o zaman sarıldım Gülümser'e. Tokadı yiyen yanağım sızladıkça, sarıldım ve ağladım. Göğsü sıcacıktı.

~~~
Sayı: 43, Yayın tarihi: 24/12/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics