MaviMelek
Hermes Kitap
"Ellerinde izi vardı eziyetlerin / Hınç oklarını aradım gözlerinde / Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin / Yaralar ve ışıklar içinde." Pablo Neruda

[Gündem]"Yağmur Yağıyor, Seller Akıyor, Kral Übü Camdan Bakıyor"
Seval Deniz Karahaliloğlu

Ubu Roi

"ÖZNESİ BOŞALTILMIŞ,NESNELEŞMİŞ İNSANLAR"

Kulaklara tahta sokmaca lay lay lom. Burun koparmaca, lay lay lom. Beyin patlatmaca lay lay lom. Dil koparmaca, lay lay lom. Göz oyulmaca lay lay lom… (Tanrım, çok eğlenceli lay lay lom. Kendini kaptıranlar için özel olarak eklenmiştir, lay lay lom) Eğer kendinizi kaptırıp koyuverirseniz, bu nakarata katılmamak elde değil. İnsanın içindeki karanlık tarafın aydınlık tarafla olan o ezeli mücadelesi bundan daha açık nasıl anlatılabilir. Gülerek, şarkı tonunda söylenen işkenceler, olayın ağırlığını hafifletirken, gerçeklik duygusunu da kırıyor. Gerçek ve sanal dünya arasına sıkışıp kalan ve her iki dünyaya da eşit mesafeden bakan "übüler" için gerçekliği kırılmış ve hafifletilmiş bir işkencenin ne zararı olabilir ki?

"Alın size et ve altın ama siz de vergilerinizi düzenli olarak ödeyeceksiniz. Söz veriyor musunuz?" Halk bir ağızdan bağırır. "Söz veriyoruz Übü Baba." Halk devam eder. "Ayaklar, kıçlara. Kıçlara tekme, Yaşasın Übü Baba." Bir ağızdan söylenen şarkının ritmine uygun olarak hareket ettirilen tahtadan yedi asker kuklası. Büyük ebatta sahnenin önünde birbiri ardına dizilmiş olan ve bizim ancak profilden görebildiğimiz asker kuklalarının her birinin eli öndeki askerin cebinde. Şarkının ritmine göre eğilip bükülen, yukarıdan bağlı oldukları iplerin izin verdiği ölçüde hayata geçen kuklalar söylediklerinden mi yoksa şarkının ritminden mi bilinmez hallerinden pek hoşnutlar.

Makine Mühendisleri Odası, İzmir Şubesi Tiyatro Topluluğu Kentin Oyuncuları tarafından sahneye konulan "Kral Übü" ya da nam-ı diğer "Übü Baba", hızla "übüleşme" sürecine giren günümüz toplumlarını sorguluyor. Fransız yazar Alfred Jarry'nin kaleme aldığı ve dilimize Asaf Çiğiltepe ve Rıza Katı tarafından kazandırılan metinlerden derlenen oyunu sahneye yönetmen Günay Toprak koyuyor. Dramaturjisini Abdullah Uysal'ın yaptığı oyunda, başlıca rolleri, Hakan Bintepe, Bahar Öztop, Serdar Pakyürek, Alp Doğan Selçuk, Çağrı Ergönenç, Barancan Erarslan ve Abdullah Uysal canlandırıyorlar. Oyunun özgün müziklerini ise Türk Tiyatrosunun en değerli müzik yazarlarından biri olan Cem İdiz yapmış. Cem İdiz müzikleri bestelerken özellikle bu oyun için Alfred Jarry'nin orijinal şarkı sözleri üzerine bestelerini kaleme almış. Kentin Oyuncularının uzun uğraşlar sonucunda ortaya çıkardığı Kral Übü'yü, "übüleşme" kavramını, toplumların yaşadığı hızlı "übüleşme" süreçlerini, oyunun yazarı Alfred Jarry'nin hayata ve topluma bakışını oyunun yönetmeni Günay Toprak'la konuştuk.

Seval Deniz Karahaliloğlu - Neden "Kral Übü?"
Kral ÜbüGünay Toprak – "Übü" uzun zamandır kafamda olan bir oyundu. Bundan 15 yıl önce, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, "Kral Übü" oyununu Fransız'lardan izlemiştim. Fransızca oynamışlardı. Onlar çok farklı bir çözüm getirmiş ve oyunu meyvelerle ve sebzelerle iki kişi olarak sahnelemişlerdi. Metni o zaman okumamıştım. Oyun çok hoşuma gitmişti. Sonra, zaman zaman üzerinde düşündüğüm, açıp metnine baktığım bir oyun oldu. Sokakta tiyatro projesiyle ve kadroyu daraltma kararıyla beraber, Übü'yü kuklalarla sahneye koymak için uygun zaman olduğunu düşündüm. Oyunu sahneye koyma aşamasında çok zorlandık. Gerçekten çok büyük emek harcandı ve çok uzun zamanımızı aldı. Oyunu çözerken çok korktuğumuz anlar oldu. O ipler, o kuklalar başımıza, ellerimize dolandı. Yapamıyoruz. İpleri değiştiriyoruz. Makara sistemlerini değiştiriyoruz. Böylesine bir işe cesaret etmek kolay değil. Cesaret ettikten sonra, oyunun çözülmemesi sıkıntı yaratıyor. Ama bütün oyuncular, el birliği ile sonunda oyunu çözdük.

S.D.K. - Oyunda iki ilginç fakat bir o kadar önemli ekonomik belirleyici var. "Et ve altın". Et ve altın neden bu kadar önemli?
Günay Toprak - "Kral Übü" oyununun yazarı Alfred Jarry'nin kitleler ile ilgili bir duygusu var aslında. Alfred Jarry kitleleri bir sürü gibi algılıyor. Alfred Jarry'e göre, kitleler her yeni iktidarı bu şekilde test eder. Yani et ve altınla. Jarry'e göre, eğer iktidar et ve altın dağıtırsa, o iktidar artık güvenilir değildir. Bu nedenle, bu iki parametre oyunda önem kazanıyor. Bu oyun, dönem olarak çok önemli çünkü yazar bu oyunla birlikte geleneksel tiyatronun bütün kurgusunu, yapılanmasını ve dilini değiştiren yeni bir anlayış getiriyor. Hedef aldığı kitle burjuvazi. Burjuvazi, sloganları kullanarak iktidara geçer. 18. yüzyılda, iktidarı ele alan burjuvazinin temel söylemi özgürlük, demokrasi ve eşitlik gibi Fransız İhtilalinin temel sloganlarına dayanır. Monarşiyi, krallığı yıkan burjuvazi bu üç temel üzerine iktidarını yapılandırır. Kitleler de bu temel söylemlere dayanarak burjuvazinin peşine takılırlar. Kitleler, burjuvazinin gerçek hedefinin iktidarı ele geçirmek ve kendini daha da zenginleştirmek olduğunu görmez. Kitlenin "farkındalığı" yoktur. Orada, burjuvazinin bol bol kullandığı "saraylara savaş, kulübelere barış" sloganı da çok önemlidir. Bu slogan, 1789 Fransız İhtilalinin temel sloganlarından biridir. Burjuvazi burada, krallığı ya da monarşiyi kitlelere hedef gösterir. Bunun öncülüğünü burjuvazi yapar. Monarşi yıkıldıktan sonra burjuvazi iktidara gelir. Bu da kapitalizme açılan kapının aralandığı döneme işaret eder.

S.D.K. - Kapitalist söylemi çok güçlü ve net öyle değil mi? Oyunda, Übü Baba, "Alın size et ve altın ama siz de vergilerinizi düzgün ödeyeceğinize dair söz vereceksiniz" diyor.
Günay Toprak - Evet, halk et ve altını aldıktan sonra hep bir ağızdan söz veririz der. Çünkü "sus payı" olarak halka et ve altın dağıtan bütün iktidarlar, halkın gözünde "meşrulaşır". Et ve altın aynı zamanda, iktidarın "kendisini meşrulaştırdığı zemindir". Übü iktidarı ele geçirdiğinde, halkla karşı karşıya kalmıştır. Halkın temel talepleri, karnını doyurması ve paradır. Bunu da en iyi sembolik olarak et ve altınla özdeşleştiriyor. Übü Baba'nın halka sus payı dağıtması, Übü Ana'nın önermesiyle olur. Burada başka bir temel karakter daha var. Übü Ana, aslında daha akıllı ve sistem kurmaya çalışan bir kişiliktir. Übü Baba'nın kontrolsüz vahşiliği söz konusu ama Übü Ana'nın da kendi şahsi çıkarları var. Hani, "her başarılı erkeğin ardında başarılı bir kadın vardır" sözü vardır ya, Übü Ana karakteriyle oyun, bu ezberi de bozuyor. Bu Lord Machbeth ile Layd Machbeth ikilisine de bir gönderme aynı zamanda. Alfred Jarry'nin çok keskin ve acımasız bir eleştirisi var. Et ve altın dağıtarak iktidarını meşrulaştırıyor çünkü sonra onları Rusya'ya savaşa gönderebilecek.

S.D.K. - Yani, 1789 Fransız İhtilalinden bahsettiniz. 1789 Fransız İhtilalini, kapitalizme giden bir eşik olarak alabilir miyiz?
Günay Toprak - Aslında bütün dünyanın çehresi o dönemde değişiyor. Kapitalizmin, ekonomik politiğinin yerleştiği bir dönem bu. Tanrının kutsadığı ve Tanrının elçisi gibi duran Kral yıkılmıştır. Böylece burjuvazi, kendi dini olan ekonomik politiğini yerleştirmeye başlamış ve iktidarı ele geçirmiştir. Ve bunun sonunda bütün dünya büyük bir hızla "übüleşmeye" başlar. Alfred Jarry, işte "özgürlük, kardeşlik ve eşitlik" gibi çok olumlu sloganlarla iktidara gelen burjuvazinin gerçek yüzünü göstermektir. Bu anlamda oynandığı dönemde çok büyük gürültüler çıkarmış bir oyun. Zaten oynandığında da çok az yalnızca bir iki defa oynayabilmiş, çok büyük patırtı çıkarmış bir oyun. Çünkü "Kral Übü", burjuvazinin halka dikte ettirmeye çalıştığı ezberi bozuyor. Burjuvazinin o çok iyi gibi görünen yüzünün altındaki aç gözlülüğünü, gözü doymazlığını, değer tanımazlığını, vahşiliğini ve sınır tanımazlığını eleştiriyor. Peşine takıldığımız figürü "Kral Übü"yle özdeşleştirerek, peşine takıldığımız figürü bozuyor. Burjuvazi "işte bu" demek istiyor.

S.D.K. - Übü'nün kelime anlamı nedir?
Alfred JarryGünay Toprak - Übü aslında bir kukla oyunu metni. Alfred Jarry, Kral Übü oyununu fizik öğretmeninden esinlenerek kaleme almış. Jarry, 15 yaşında lisede okurken, fizik öğretmeni Mösyö Herbert'i alaya almak amacıyla "Kral Übü" karakterini kukla oyunu metni olarak yaratıyor. Sonra Herbert'in ismini dönüştürerek Übü'ye uyarlamış. Bunlar aslında kukla oyunu metni. Kral Übü, 1888 yılında gayri resmi olarak Jarry ve arkadaşları tarafından sahnelense de oyunun bilinen ilk resmi gösterimi, 1896 yılında Theatre de L'Oeuvre tarafından gerçekleştirilir. Alfred Jarry çok eksantrik bir insan. Sahneye çıkardığı karakterle, kendi yaşam öyküsü aynı. Giderek übüleşiyor. Übü'yü adeta yaşama salıveriyor. Alfred Jarry'nin toplumla bir problemi var. Alkol kullanmaya başlıyor. İlk önce bir sahne figürü olarak ortaya çıkardığı Übü, giderek kendi yaşam tarzıyla birleşiyor.

S.D.K. - Böylece übüleşmek diye bir terim de çıkıyor ortaya. Öyle diye bilir miyiz?
Günay Toprak - Evet öyle diyebiliriz. Dünyada "übüleşmek" diye bir kavram söz konusu. Bir çok şeyi böyle açıklayabiliyoruz. Tiyatro kültürünün de ortaya bir "karşı kahraman" çıkarması önemli. Deneysel tiyatroda olumlu bir kahramanın yanlışlıkları ya da hataları anlatılır. Bu kahramanın toplumun kötülükleri karşısında kurban edilmesi söz konusudur. Ama burada ilk defa bir "karşı kahraman" ortaya çıkarılıyor. Yani, tamamen olumsuz, aç gözlü, vahşi ve gözü doymaz gibi bütün olumsuz değerleri üzerinde taşıyan bir figür aslında. Übü, kâğıt üzerinde burjuva sistemine saldırıyor. Burada, temel tiyatro anlatımlarını da kullanıyor. Mesela, Hamlet'den ya da III. Richard'dan, Shakespeare'in oyunlarındaki iktidar olma arzusunu anlatan oyunlarından çeşitli olguları da kullanıyor ve ortaya bir übü çıkarıyor. Übü'yü yorumlarken bir politik figürü düşündük. Alfred Jarry, o dönemde yaşayan bir politik figürü doğrudan hedef göstermez. Mesela bir Napolyon'u hedef almaz ve daha genel bir karakteri çizer, burjuvazinin genel karakterini tanımlar. Burada yorumlarken, ulusal ya da uluslararası bir kişiyi hedef almadık ama öyle de yorumlanabilir. Saddam, Bush, Hitler ya da bugünkü iktidarın sahiplerinden biri olarak da gösterilebilirdi. Çünkü temel olarak benzer noktaları çok fazla.

S.D.K. - Günümüzle çok örtüşüyor. Öyle değil mi?
Günay Toprak - Tabii oyunda, günümüz ekonomik politikaları var zaten. Çünkü toplumun muhalefetini desteğe dönüştürmek için bütün iktidarların başvurduğu bir yol vardır. Savaş ve savaş ekonomisi. İktidarlar, içerdeki sorunları unutturmak için savaşı öne sürer. İnsanların ulusal duyguları ayağa kaldırılır. Böylelikle, insanlar açlığını da unutur, yoksulluğunu da unutur, bugünkü iktidarın kim olduğunu da unutur. Unutur da unutur. Ve düşman gösterilen birilerinin üzerine doğru yürür.

S.D.K. - Yani, Irak savaşı gibi.
Günay Toprak - Güncel anlamda her şeye gönderebilirsiniz bunu. Alfred Jarry'nin Kral Übü'sü, bugün Amerika'nın dünya üzerinde uygulamak istediği politikayla neredeyse birebir örtüşüyor. Genel anlamda, yayılmacı kapitalist ülkelerin uyguladığı bir politika bu.

S.D.K. - Übü Baba'nın "Yaşasın savaş" diyen bir yönü de var. Ve bundan kısa bir süre sonra şöyle der. "Saygıdeğer Ruslar lütfen buraya doğru ateş etmeyin. Buralarda insanlar var." (kahkahalar…)
Günay Toprak - Bu saçma gibi duran sözler Übü'nün kendine özgü dilini oluşturur ve demogog yanını da verir. Übü'nün kendine ters düşen, karmaşık bir yanı var. Birbirine zıt ya da birbirini tamamlayan şeyler söyleyerek kendisiyle çelişiyor. Çok sürprizli şeyler söylüyor. Zaman zaman mantıklı bağ kuramıyorsunuz. Tezat durumlar söz konusu.

S.D.K. - "Askerlere söyle ilk önce hacetlerini yapsınlar, sonra milli marşı söyleyebilirler". İşte, ucundan kıyısından itidalli yaklaşılması gereken bir cümle. Peki, bu cümlenin alt okumalarını yapabilecek miyiz?
Günay Toprak - Alfred Jarry'nin dili çok pis. Sokağın dili de çok acımasız aslında. Jaryy'nin dili tiyatro literatüründe görmediğimiz kadar küfürlü, pis, keskin, fütursuz, serbest. Kral Übü, temel ihtiyaçları çerçevesinde hareket eder. Doymak bilmeyen bir iştahı vardır. Hayatını, yemek, içmek ve hacetini gidermek gibi çok hayvani ihtiyaçlar üzerine kurar. Ona göre, bir insanın karnını doyurması ve hacetini gidermesi gerekir. Başka ne olabilir ki? Dünya görüşü bu. Onun için milli duygular hiçbir şey ifade etmez. Burada ödlekliğini de görüyoruz aslında. Savaş, kahramanlık, oyunda ulusal bir duyguyken, onun savaşa gitme kararından nasıl korktuğunu, titrediğini de görüyoruz. Savaşa gitmenin ulusal boyutunu veren burada Übü Ana ve adamları. Yoksa, "ölebilirim, ne demek, savaşa gidilir mi" gibi bir korkaklığı, ödlekliği de var. Kahramanlık, ulusal bir zemin söz konusu değil. Übü Ana'nın taktiği ile savaşa gitmek zorunda kalıyor. Kitleler ulusal bir anlamla sürükleniyor ama Übü Baba'nın kendisinde ulusal hiçbir değer yok.

S.D.K. - Übü Ana'nın gitmesi üzerine "ülkenin ekonomik ve iktisadi zenginliği ile kaçtı" diyor.
Günay Toprak - Ekonomi, kapitalist düzenin temel söylemidir. Her şeyi, ekonomik bazda değerlendirir. Bu da topluma yerleştirilmeye çalışılır. Alfred Jarry burada, kapitalizmin ekonomik politiğinin 1789'dan sonra yerleşmeye başladığı süreçte, Adam Schmidt'in "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" dediği ve her şeyi, bütün olayları, iktisatla ekonomiyle açıklamasını eleştiriyor.

S.D.K. - Sonra bir de övünmesi var. "Böylesine mükemmel bir idarecinin nasıl oldu da hata yapabileceğini düşünemedim" diyor.
Günay Toprak - Demagog, korkak, aptallığı ve budalalığı söz konusu. Öylesine bir ürkütücülüğü var ki, bütün herkesi etkileyebiliyor. Kendi içinde bir mantığı yokmuş gibi görünüyor ama çevresine sınırsız bir korku salıyor. Kendisini çok akıllı, çok zeki zannediyor.

S.D.K. - "Übü Baba"nın kimliğinde politikacıları da sorguluyor. Mesela, oyunda şöyle bir diyalog geçiyor. "Kral ense kalası öldürdünüz. Eee, ne olmuş yani. Oğlunu da öldürdünüz. Yooo, hayır elimizden kaçtı".
Günay Toprak - Çok rahat değil mi? İşte genel anlamda, Übü Baba'nın çizdiğimiz portresine uygun davranışlar bunlar. Belli bir ismi ya da olayı hedeflemiyor ama genel anlamda nasıl sakınmadan vahşi olunduğunu, sanki bunun çok doğalmış gibi göründüğünü vurguluyor. Bir insanı öldürürken ki rahatlığı, vahşiliği ve "öldürmenin verdiği keyfi" doğalmış gibi gösteriyor.

S.D.K. - Sonra insanın tüylerini diken diken eden bir şiddet öğesi var. Şu meşhur tekerlemeden bahsediyorum. Kulaklara tahta parçası sokmaca, burun koparmaca, beyin patlatmaca, dil koparmaca, göz oymaca. Aman tanrım, üstelik şarkı formunda…
Günay Toprak - Bunlar, Alfred Jarry orijinal metindeki şarkıları. Bu şarkı sözleri tümüyle Alfred Jarry'e ait. Oyunun müziklerini Cem İdiz yaptı. "Kral Übü" oyunu için orijinal müzikler yazdı, besteledi. Bizim için Cem İdiz çok büyük bir şans. Çünkü onun müzikleri, oyunu zenginleştiren ve anlatımını güçlendiren bir katkı sağladı. Üstelik bestelediği müzikler için telif ücreti de almadı. Biz Cem İdiz'in bestelediği müziklerin oyuna çok şey kattığını düşünüyoruz.

S.D.K. - Oyuncuların kostümleri de çok ilginç değil mi?
Günay Toprak - Halkın genel olarak kullandığı giysi formatı olarak erkek iç çamaşırlarını seçtik. Halkın giydiği bu tek tip kıyafet, "sürü" kimliğini veriyor. İç çamaşırlarını, halkın ve sokağın ortak paydası olarak aldık.

S.D.K. - Oyun içinde, yakası açılmadık üslupla ortaya konan ama buna rağmen insanı çok da rahatsız etmeyen ilginç tekerlemeler var. Biraz da bunlardan bahsedelim.
Günay Toprak - Evet, ayakları kıçlarına. Kıçlara tekme, yaşasın Übü Baba gibi. Orijinal metinde de aynen böyle. Oyunda, hiç ekleme yapmadık. Türkiye'de üç, dört çeviriden oluşan dağınık metinler var. Her çeviride farklı şeyler söz konusu. Her çevirmen kendine uygun bir kolaj yapmış durumda. Biz bu metinleri topladık, sokakta da oynayacağımız için buna uygun bir düzenleme yaptık. "Übü Baba" külliyatı diye bir şey vardır. Almanaklar, şiirler, şarkı sözleri, şarkılar. Bu bizim oynadığımız oyun, bizim kurgumuz gibi ele alınabilir. Burada Übü Baba'yı oyunun eksenine koyarak, onu hedef aldık. İktidarı ele geçirişi, savaşması ve o iktidarı tükettikten sonra yeni bir alana geçişi gibi bir kurgu yaptık.

S.D.K. - Balıkçı ağları ile donatılmış bir sahne, sahnenin önünde tahta kuklalar ama öncelikle çok amaçlı kullanıma açık bir dekor var. Bunun için ne diyeceksiniz?
Günay Toprak - Genel olarak bir oyunun sahnelenme üslubu önemli bir şeydir. Her yazarın kendi bir üslubu vardır. Sanat tarihi, genel anlamda üsluplar tarihidir. İyi bir yazarın oyununu sahneye koyuyorsanız, yazarın oyunda ne demek istediğini anlamak zorundasınız. Biz de Alfred Jarry'nin ne demek istediğini anlamak için çok uğraştık. Yoksa kestirmeden, "a bu, budur" diyerek oyunu ezberden çıkarmadık. Oyun, burjuvazinin ve çivisi çıkmış bir dünya tablosunun genelini yansıtır aslında. Bütün bunları nasıl bir araya getireceğimizi düşündük. Aslında, Alfred Jarry'i anlamaya başlayınca, onun biçimi de kendiliğinden oluşuyor. Oyun, bir kukla metni olarak yazılmış, o nedenle bu kuklalar bizim kuklalarımız olmasına rağmen bizim eklememiz olarak durmuyor çünkü oyunda anlatımın önemli bir parçası. Kuklalar bizim tasarımımız. Sokakta da oynayacağımız için oyunu böyle çözdük.

S.D.K. - Sallanan tahta at, salıncağa binen Übü ve geminin dümeni gibi zaman ve mekânda çok hızlı geçişler yapmayı sağlayan fonksiyonel bir dekor kurgulaması var .
Günay Toprak - Dekor bu anlamda işlevsel. Çünkü 18 metre kare gibi çok dar bir alanda çalışıyoruz. Oyuncuların oynadığı alanı genişletmek için çeşitli formüller bulduk. İşte, üst üste tasarlanmış bir sahne kuruyoruz. Oyunu sahnelemek için alanı maksimum seviyeye çıkaracak şekilde oyunu kurgulamak zorundaydık. Balıkçı ağları, tahta at, yukardan sarkan salıncak, yukardan sarkan ipler, gemi dümeni. Dekoru çok işlevsel kullanmak zorundayız. Çünkü çerçeve sahne hiç değişmiyor. Aynı sahne üzerinde, farklı mekanları vermek için farklı anlamlar üretebilecek dekor parçacıkları kullandık. Savaşa giderken, kullanılan "sallanan at" buna güzel bir örnek. Sabit kukla ile hareketli oyuncu arasındaki ilişkide bir derinlik yakalıyorsunuz. Hem mekânda yolculuğu, hem de hareketi vermek için sallanan at ve üzerindeki oyuncuyu kullandık. Kitleselleşmeyi verecek olan ise asker kuklalar. Oyuna, derinlemesine görsel bir boyut katıyor. Bunun yanı sıra müzik de derinlemesine bir katkı sağlıyor.

S.D.K. - Sahnenin önünde duran 7 tane tahtadan tasarlanmış, asker kuklası. Her birbirinin eli öndeki askerin cebinde arka arkaya dizilmişler ve iplerle yukarıdan özel bir düzenekle idare ediliyorlar. Bu düzeneği ve kuklaları sizler mi tasarladınız?
Günay Toprak - Evet, kuklalar "Kentin Oyuncuları" tarafından tasarlandı. Kuklalar yukarıdan iplerle çok karmaşık bir düzenekle oynatılıyor. Yedi tane kukla, kafalar çıkıyor, gövde, kollar, ayaklar, gövde ayrı ayrı oynatılıyor ve hepsi de yukarıdan iplerle bağlı bir düzenekle hareket ettiriliyor. Kuklaları birkaç arkadaş birlikte tasarladık ama yapım aşamasında Kentin Oyuncularındaki herkes çalıştı. Kuklaları, sahnenin arkasından görmeden ben oynatıyorum. Başlar, kollar ve ayakların çıkması o kaotik, vahşi dünyayı vermek için özellikle tasarlandı. Özellikle savaş sahnesindeki, ölümleri ve yaralanmaları bu yolla anlatıyoruz.

S.D.K. - Koca kafalı, kırmızı gagalı, beyaz sevimli bir kukla var. Ay dede gibi sahneye çıkıyor ve "Übü Baba'ya mektuuuuuuup var" deyip çocukların sevinç çığlıkları atmasına neden oluyor. Sadece başını görebildiğimiz bu sevimli "haberci kuklayı" oyuna siz mi eklediniz?
Günay Toprak - Bu haberci kukla, Kentin Oyuncularından, oyunda Übü Baba rolünü oynayan Hakan Bintepe'nin tasarımı. Haberci, oyunda var ama bu bir rol kişisi de olabilir ama biz bunu kukla olarak değerlendirmeyi tercih ettik. Bu oyunda, daha kuklamsı bir dünya tablosu çizmek istediğimiz için kuklaların sadece sahnenin önündeki askerlerle sınırlı kalmasını istemedik. Öbür türlü, sanki kuklalar fon gibi duracaklardı. Biz kuklaları oyunun içine dahil etmek istedik. Oyunda kuklamsı şeylerin olması gerekiyordu, çünkü "içi boşaltılması, öznesi boşaltılmış, nesneleşmiş insanları" vermemiz gerekiyordu. Kapitalizm ya da küreselleşmenin varmaya çalıştığı nokta da bu. "Kral Übü" oyunu da, içinde yaşadığımız bu dünya tablosuyla benzer, özdeş şeyler içeriyor. Bu dünyada "içi boşaltılmış kitleler" yaratılmaya çalışılıyor. Oyunda, bu dünyayla oyun dünyasındaki benzerliği kurmak için kuklaları kullanmaya karar verdik.

S.D.K. - Kuklaların yanı sıra bir de ayı kostümü var değil mi?
Günay Toprak - O ayı kostümüne çok özendik. Bu ayı kostümünü de Hakan Bintepe arkadaşımız yaptı. Çok başarılı bir ayı kostümü oldu. Gerçeğe çok uygun ve ayının ürkütücü yanını öne çıkaracak bir ayı kostümü yapmaya çalıştık. Doğada Übü Baba'nın tepkisinin ne olacağını göstermek için onu çok gerçekçi çizmeye çalıştık. Tek gerçek ayıymış, diğer olanlar kurguymuş gibi görünen bir düzlemde, Übü Baba'nın gerçekle olan ilişkisini vermek için kullandık. Bir anlamda, insanları dürtmek için kullanılıyor. Çocuklar için çok ürkütücü ama sürpriz oluyor. İzleyiciler, şimdi ayının oyunda ne işi var gibi düşünüyorlar. Ayı sanki orada ekmiş gibi duruyor ama değil. Bu, Alfred Jarry'nin zekası, kurgusu, anlatımı ve onun dünyası.

S.D.K. - Sahnelemede zaman zaman sinemasal bir kurgu tadı var. Mesela Übü Ana ile Übü Baba'yı, aynı sahnede altlı üstlü düzlemlerde görürüz. Ama onlar farklı mekânlardadır. Neredeyse bir film karesindeki kurgular var.
Günay Toprak - Anlatımı hep daha zengin kılmak için sahnenin altını da üstünü de kullanmak istedik. Biraz, sürprizli olması da gerekir. Sahnede süs gibi duran hiçbir şey yok. Oradaki boruları bile işlevsel kullandık. Dolayısıyla seyirliği derinlikli, üç boyutlu hale getiriyor. Görsel açıdan da tek düzlemde değil. Üstü, altı, yanları, sahne dışı dahil olmak üzere her şeyi kullandık. Oyunu çözerken de sahneyi tasarlarken de oyunun hızına ve derinliğe çok önem verdik. Sahnesel geçişlerin birbiri arkasına girmesi, sahneyi derinlemesine ve boylamasına çok kullandık. Sahnenin önünde kuklaların öyle durması, zeminden başlayarak oyunun giderek yukarılara çıkması görsel zenginliği de arttırıyor. Görselliği zengin tutmak zorundayız çünkü sokakta oynuyoruz ve işitme problemi var. Açık ve kontrolsüz bir alanda oynadığımız için işitme kaybını besleyecek olan görselliği yakalamaya çalıştık. Kulağın duymadığı şeyi gözün tamamlaması anlamındaki çözümleri sinemasal bir dil yakalamaya çalışarak yaptık.

S.D.K. - Son gemi sahnesi çok hoştu. Biraz da bundan bahsedelim.
Günay Toprak - Genel çözümlerde, sahnenin tasarımı, her şeye uygun olabilmelidir. Shakespeare'in Globe Tiyatrosu'nda da bu böyledir. Üç katlı bir dekordur. Avluda oynanır. Sahnenin ortasında bir kapak vardır. Siz orayı mezar da yaparsınız, başka şey de yaparsınız. Birinci katı gemi direği de olabilir, kale burcu da olabilir, balkon sahnesi de olabilir. Üç tane de kapı vardır ve dekor değişmez. Bu anlamda, sahne dekorunun aynı zamanda gemi olabileceği gibi yaklaştırmaları çalıştık. Bir önceki sahnedeki hazırlıklar, sahnenin iplerle ve halatlarla çözülmesi biraz da bu nedenle. Bir dümen takıp ve oyuncuların bir gemideymişçesine gibi hafif sallanarak oynaması direk olarak sahnenin imajını seyirciye yansıtıyor ve bu durumda bir gemi düdüğüne, vapur sesine ihtiyaç duymuyorsunuz artık. Sallanıyorlar, fırtınaya yakalanıyorlar, düşüyorlar, atlıyorlar. Bir dümen ve oyuncunun gemideymişçesine oynaması bir gemi dünyasını yaratabilir. Burada, oyunculuğu ön plana çıkartarak, dekorun işlevselliğini, her türlü mekâna ve zamana uygun olarak çözüyoruz. Biz ne kapalı çerçeve sahneyiz ne de sokak tiyatrosu gibi duruyoruz. Sokakta beş saat boyunca o dekoru, düzenekleri izleyicinin gözü önünde kuruyoruz. Oyunu bir saat oynuyoruz ama buradaki emeği seyirci görüyor. Aynı zamanda, bu seyirciye de saygı. Seyirci "bir saatlik seyir için beş saat dekor kuruyorlar, düzenekler, sürprizler, kuklalar, emek harcıyorlar, çalışılmış" diyor.

S.D.K. - Seyirci profili için ne söyleyebiliriz.
Günay Toprak - Biliyorsunuz biz dokuz yıldır sokakta oynuyoruz, sokağı tanıyoruz artık. Dolayısıyla, seyirci profilini tanıyoruz. Açık mekânda, 7'den 77'ye değişen bir izleyici profilimiz var. Seyirci hedefimiz kent olduğu için sokağın her türlü tepkisine açık oynuyoruz. Bilet satmıyorsanız ve sokakta da oynuyorsanız, üç yaşında çocuğun da yetmiş yaşında bir adamın da geleceğini hesaba katarak oynamalısınız. Bu nedenle, seçtiğimiz oyunları ve sokakta oynama biçimlerini de buna göre düşünüyoruz. Seyretme geleneği olmayan bir topluma oynadığımız için teatral tatları da korumak zorundayız. İzleyicinin eğlenmesini, sürprizlerle oyuna bağlanmasını da sağlamak zorundayız. Burada izleyicinin kuklaları görmesi, bu kuklaların nasıl oynatılacağını düşünmesi, onun oyuna olan ilgisini arttırır. Mesela, sahneye aniden bir ayının çıkması gibi sürprizler hem oyunun baştan sona takip edilmesini sağlar hem de görsel ve duyusal olarak da izleyiciyi besler. Sonuçta, izleyicinin tiyatroya olan ilgisini arttırır.

S.D.K. - Kentin oyuncuları sanki Kral Übü oyunuyla faklı bir yapılanmaya da girdiler gibi geliyor bana. Öyle değil mi?
Kral Übü | Alfred JarryGünay Toprak - Evet, son dokuz yıldır çok kalabalık kadrolarla çalışıyorduk. Amatör bir grubumuz ama hedefimiz daha fazla oyun oynamak. 15-20 kişilik bir kadroyla amatör bir yapılanmada çok fazla oyun oynayamıyorsunuz. Çünkü, 15-20 kişinin aynı zamanını, ortak paydasını yakalamak çok zor. Daha fazla tiyatro yapmak adına kadromuzu azaltınca, çok daha hızlı hareket edebildiğimizi fark ettik. Şu anda 7 kişilik bir kadromuz var. Daha hızlı ve dinamik çalışıyoruz ve daha iyi mobilize oluyoruz. Kent Oyuncuları giderek yarı profesyonel, yarı amatör bir çizgiye doğru oturuyor.

İnsanlık, burjuvazinin evrensel budalalığına övgü anıtı gibi yükselen ve günümüz toplumunda çığ gibi büyüyen "übüleşme" hastalığından muzdarip. Giderek çevremizi saran bu kaotik übüleşme süreci ve bu süreçte übüleşme girdabına çekilen çaresiz kurbanlar, kimin eli kimin cebinde belli olmayan seri üretimin parçaları gibi dönüştürülmüş "übüler". Ardı ardına sıralanan bir önceki übünün cebine elini sokan sonsuz übü zincirinin önemsiz halkası olmaktan "mesut ve memnun" übülere doğru uzanıp gidiyor. Bir de bu übüleşmeye karşın var güçleriyle direnen son insanlar var. Madalyonun diğer yüzünde ise bu kaotik übü cennetinde, her daim übü kalanlar. Ben, sen, onlar, ötekiler. Ya siz? Yoksa siz hâlâ "übüleştiremediklerimizden" misiniz?

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics