[Hezeyanlar] "Küvette Batan Transatlantikler" | Mayıs İskender
"BANA GİTTİĞİNİ SEZDİRME"
Tavandan sarkan sağlam ip. Çatı katının ahşap döşemelerine yuva yapan kıpırtılar; o kıpırtıların okuduğum kitapların sayfa aralarına sızmasıyla başlayan, yorgun bir bedenin ağırlığına direnen tavanın çatırtılarıyla son bulan, soğumuş kahve tadındaki yalnızlığa kim bir parça ateş sunabilirdi ki?
Ayaklarımdaki ağır çizmelerle kararmış döşeme arasına sıkışmış boşluk; yaşamla ölüm arasındaki mesafe. Gergin bir ipin gerginliğini sağlayan iki taraflı zıt çekim ya da bir tarafın çekimine direnen diğer taraf; yaşamı yaşama, ölümü ölüme sabitleyen gergin sağlamlık.
"İ" harfinin noktası zımparayla yok edilmiş daktilomda, özenle yazdığım kırık notu dörde katlayan parmaklarım soğumuştu; "Ardımda bıraktığım 'bana' gittiğimi sezdirme!" Daktilomun tuşlarına bıraktığım sıcak parmak izlerimi sildim; kokuyu çıkaramadım. Gidildiğinde bırakılan her şeyi hiç kimse gitmemiş, hiçbir şey bırakılmamış gibi düzenledim özenle. (Kütüphaneden çekip alınmış Anayurt Oteli'nin sayfaları arasına yerleştirilmiş bir ayraç; kalınan yerden devam edilecek-miş gibi.)
Her şeyi, herkesi, gidişin değil kalışın oynandığı bir sahne trafiğinin ortasına serpiştirdim. Geride bırakılan gibi değil, dışında bıraktığım bana bakan ben gibiydim. "Yanımda götürdüğüm 'bana', ardımda bıraktığım 'ben'in yokluğunu sezdirme" dedim usulca; yanımdaki, önümdeki, arkamdaki koltuklara (seyirciler) yerleşirken. Sezdirmedik! Oyun bitip, ışıklar yandığında bile oynadık! Sezdirmedik! Götürdüklerime bıraktıklarımın, bıraktıklarıma götürdüklerimin yokluğunu sezdirmedim.
Işıklar yandı; gömüldüğüm koltukta öylece oturuyordum; çıkış kapısına doğru akan kalabalığın yorumlarıyla yarattıkları uğultuya aldırmadan. Öylece oturuyordum; beyaz perdeden az önce silinen görüntüleri gözlerime kilitleyen çıldırtıcı bir sakinlikle.
Asla soğumayacak olan bir yalnızlığın yakıcı tadını dilime damlatıp, küf kokulu bir gülümsemeyle "Yaşadığın tüm yalnızlıkları unut! Küçümse! Çünkü hâlâ yaşayabiliyorsan, o vazgeçilmez yalnızlığı henüz yaşamadın!" diye haykıran bir yalnızlık anatomisiydi az önce yüz yüze geldiğim öykü.
Kendimle kalıp, kendime yetmek; kendimle kalıp, kendime yabancılaşmak; kendimle kalıp kendime sakladığım hastalıklı ayrıntıların boynuna özenle hazırladığım ipi geçirivermek! Yalnızlık, yaşamda irili ufaklı yanıklar bırakırken, bu yanıkların yaşamın bir kanıtı olmayacağını fısıldadı Zebercet, üstü örtülü iç- güdülerime. Yanıklarla dolu yaşamın ortasına yerleştirdiği 'Gecikmiş Ankara treniyle gelen kadın' bu yakıcı yalnızlığı iyileştiren değil, bu yakıcı yalnızlıkla nasıl yaşanabileceğini öğreten serin bir düştü onun için.
Mükemmel bir cinayetti aslında intihar! Ölenle öldüren, aynı bedenle perdelenmiş farklı kişilerdi ve suskun bir işbirliğiyle işliyorlardı cinayeti! Sürüyle sürüp giden yaşamların yalnız sonlanacağını kabul etmeyen, sindiremeyen kalabalığa, yalnızlığından artakalan güvensiz adımlarla yaklaşmıştı Zebercet.
(İçeri girdim. Gişeye doğru yürüdüm. Önümdeki, birazdan nelerle yüzleşeceğini bilmeyen adamı bekledim. Sıram geldiğinde Anayurt Oteli dedim gişedeki kıza, kendime söyler gibi. Biletimi alıp salona girdim, koltuğa gömüldüm.)
İsli direniş paragrafın son nefesiyle sona erdi:
Tavandan sarkan sağlam ip…
Sayı: 24, Yayın tarihi: 18/04/2008
Başa dön
|