MaviMelek
"Bir sanat yapıtında yazarın kendisini yıkma (imha etme, intihar) eğilimine, kendine iftira edeceği durumlara her vakit yer vardır." - Zihin Kuşları / Leylâ Erbil

[Editör'den] "Leylâ Erbil’de Umut ve Muhalefet" | Hasan Uygun

Leylâ Erbil

"ONLARDAN OLACAĞIM BEN DE"

Sarkık bıyıklı, esmerdiler, gençtiler, oğlum da aralarındaydı. Biri geldi konfetiler serpti üzerlerine, biri geldi uyku bombası sıktı uykularına, biri sularına zehir akıttı, biri köpeklerini boşalttı üzerlerine, bini pusuya yattı.
Eski Sevgili / Leylâ Erbil

Günümüzde pek revaçta olmasa da bir dönemin sıkça dile getirilen eleştirisiydi bunalım/kaçış edebiyatı. Dilde ve kurgudaki yenilikçi tutumlarıyla öne çıkan 1950 Kuşağı'nın bazı yazarlarını hedef alan bu eleştiri/saldırının odağında ise elbette karamsarlık vardı. Yükselen toplumsal mücadeleye/işçi sınıfına sırtını döndükleri, halka inemedikleri, kopuştukları ve yabancılaştıkları iddia edilen bu yazarların birçoğu, döneminde anlaşılamadıkları gibi eleştirmenler tarafından görmezden gelinerek de yok sayılmaya çalışıldılar. Ancak tarih gösterdi ki aynı yıllarda “odun-kömür parası” için ödül verilen bazı yazarların bugün esamisi bile okunmazken dönemin eleştirmenleri tarafından yok sayılanlar ise dimdik ayakta.

Orhan Duru, Demir Özlü, Ferit Edgü, Sevim Burak ve Bilge Karasu'nun yanı sıra yukarıdakine benzer eleştirilere maruz kalan yazarlardan biri de Leylâ Erbil'dir. Bazı söyleşilerinde kuşak kavramının kendisi için çok da bağlayıcı olmadığını ifade etse de 1950 Kuşağı yazarları arasında gösterilen Leylâ Erbil, ilk öykü kitabı Hallaç'tan (1960) itibaren dilde ve kurgudaki yenilikçi tutumuyla kuşağının diğer bazı yazarlarından farklılaşır. Bu aykırı ve yenilikçi tutumunu ilk kitabından son kitabı Üç Başlı Ejderha'ya (2005) kadar ısrarla ve istikrarla sürdüren Erbil'in, günümüz edebiyatına da yön verdiğini, kuşağını da aşan bir yazar olması itibariyle rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat en başından beri o, yürüdüğü yolun meşakkatli bir yol olduğunun da farkındadır: “Alışılmadık bir iş yapmakta olduğumu biliyordum ve ilgi beklemiyordum zaten.(1)

Sait Faik - Leylâ ErbilÖzellikle Kadıköy Kız Lisesi'nin son sınıfından itibaren şiir ve öyküyle giderek daha içli dışlı olmaya başlayan Erbil, aynı yıllarda ablası Mürvet Bilgin'in arkadaş grubundaki Metin Eloğlu, Selahattin Hilav ve Nevzat Özmeriç gibi sanatçı ve aydınlarla da tanışır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi'nde eğitimini sürdürdüğü 1950'li yıllardan sonra ise bir yandan edebiyat çevreleriyle olan dostluklarını yoğunlaştırırken bir yandan da öyküler yazmaktadır. “Sait Faik'le tanışması, dostluğu da bu döneme rastlar ve Sait Faik'in 1954'teki ölümüne kadar devam eder.”(2)

Erbil, 1951 yılında ise, evliliği nedeniyle öğrenimine kısa bir süre ara verir. Ancak ilk evlilik uzun sürmez ve bir süre sonra da tekrar okuluna ve edebiyatçılar arasındaki hareketli yaşamına döner.

“Sevmedim insan sevgisi yok onda”

İlk kitabı Hallaç'ın ikinci bölümünü ithaf ettiği Sait Faik ile Leylâ Erbil'in dostluğu, elbette hayranlığından beslenen bir dostluktu. Açtığı yoldan “arz-ı endam” ettiği ve kaynaklarından biri olarak gösterdiği Sait Faik, ilk hikâyelerini övüp onu yüreklendirmiş, kararını düzyazıdan yana koymasında etkili olmuştur: “Ben onunla tanıştığımda (953 sonu-54 başı olmalı) hayranlığım doruktaydı. Utana sıkıla kendi şiir ve hikâyelerimi okudum.(3)Birçok yazar: benim kuşağım ve daha sonra yazanlar; Nedim Gürsel, Selim İleri, Oğuz Atay, Tezer Özlü vb. daha da yeni kuşaklar, genç yazarlar, ondan az ya da çok etkilendik, insanın bilmediğimiz yanlarını öğrendik, sevdik!..(4)

İnsanın bilmediğimiz yanlarını görme/göstermekteki ustalığı Sait Faik'in, katıksız hümanizminden güç alır elbet. “Şu insanlara hiçbir şey çok değil!” (“Tüneldeki Çocuk”) diyen yazarın güç aldığı insancıl damar öylesine derindedir ki, “Çağdaşları kadar keskin sınıfsal kavramlarla sosyalist görüşü benimseyip onları sanat düzeyinde gerçekleştirme çabasına da özenmedi ”.(5) Ama “arkadaşlarının arasında bulunamayışının, dışlanmışlığının acısını da derinden yaşadı…(6)

Zihin Kuşları | Leylâ ErbilÖte yandan 1970'li yıllara gelindiğinde Türkiye'de garip bir tartışma da almış başını yürüyordur. Sait Faik'in açtığı yoldan ilerleyen bazı yazarlar için “Sevmedim insan sevgisi yok onda, sümüklü bir çocuğun yanağını öpemez o.(7) diyerek hüküm bildiren Ortodoks solun kalemşorları her zamanki gibi sapla samanı birbirine karıştırarak onlar gibi düşünmeyen/yazmayan bazı Marksistleri ötekileştirmeye çalışıyordu.

Sait Faik'in aksine, benimsediği Marksist görüşü hem bazı eserlerinde sanat düzeyinde hem de eylemlilik, tavır koyma, aktif siyasal yaşamın gerekliliklerini yerine getirme anlamında muhalif bir yazar olarak çıkar Leylâ Erbil karşımıza. Ama solculuğu hümanizmle karıştırma gafletindeki “sümüklü çocuk” sömürgenlerine karşı da tavrı nettir bu yüzden. Çünkü “antikçağda bile en azından bir başkaldırma öğesi taşıyan bu görüş giderek yozlaşıma uğramış ve bugün artık çağın devrimci anlayışı tarafından yutulmuştur.(8)

“En önemli kaynaklarım erken karşılaştığım komünist insanlar”

Konunun burasında, hem dönemin ruhunu hem de Leylâ Erbil'i daha iyi anlamak için sosyalizm tartışmalarının Türkiye gündemini meşgul ettiği 70'li yılların biraz öncesine gitmek gerek tabii. 27 Mayıs 1960 öncesi giderek güç kaybeden Menderes'in, içerdeki faşizan uygulamaları dışarıya (ABD'ye) karşı da güven bunalımıyla –ABD'ye karşı Sovyetler Birliği kozu– eşleşince malum güç tarafından biletinin kesilmesi kaçınılmaz oldu. Darbenin ardından hazırlanan yeni anayasa ise sonraki ikisinin aksine özgürlükleri genişletmesiyle dikkat çekicidir. Böylece daha sonra içinden Dev-Genç hareketini de doğuracak olan TİP kuruldu.

“Leylâ Erbil, [de] 1961'de kurulan Türkiye İşçi Partisi'ne üye olur ve burada Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan ve Nazife Cemgil, Moiz Gabay, Yunus Koçak ve Cemal Hakkı Selek gibi aydınlarla tanışma fırsatı bulur. Bir süre sonra da, partinin Sanat ve Kültür Bürosu'nda, Fethi Naci başkanlığında, Edip Cansever ve Ahmet Oktay gibi arkadaşlarıyla birlikte çalışmaya başlar.”(9)

TİP içindeki aktif sürecinin yanı sıra 1968'e gelene kadar kâtiplik, çevirmenlik ve sekreterlik gibi çeşitli işlerde çalışan Erbil, aynı dönemde Edebiyatçılar Birliği yönetim kurulunda da görev alır. İkinci öykü kitabı Gecede (1968) yazar açısından çok iddialı bir çıkıştır. Çok ses getireceğine inandığı için de Sait Faik Hikâye Armağanı yarışmasına gönderir. Ama kazanamaz. Çünkü o yıllarda toplum gerçekçi edebiyat zirvededir ve Türkçe edebiyat böyle bir yeniliğe henüz hazır değildir. 1968'de Orhan Kemal ile Faik Baysal arasında paylaştırılan ödülden sonra bir daha hiçbir yarışmaya katılmama kararı alan yazar, bu tavrını günümüzde de sürdürmektedir.

Yukarıda Leylâ Erbil'in edebiyatının beslendiği kaynaklara değinirken sadece Sait Faik'ten bahsetmiştik. Ancak Sait Faik'ten önce okuduğu etkilendiği yazarlar da var: Dostoyevsky, Kafka, Sartre, Shakespeare vb... belki bunlar kadar beni etkileyen başka şeyler: mahallemizde çocukluğumda hep rastladığım bir deli kadının bağıra çağıra tekrarladığı sözler, bir magician'ın elime geçen defteri, küçükken karşılaştığım ve dayanmakta zorluk çektiğim korktuğum buyrukçu, yasakçı insanlar (bunlar daha sonra örneğin yürüyüşlerde, Sivas'ta ve mecliste seyrettiğim kana susamış adamlardı) var. Neyse ki dünyamı ısıtan şairler şairler şairler!.. Belki en önemli kaynaklarım erken kar­şılaştığım komünist insanlar, arkadaşla­rım ve iki imza; Marx ve Freud!(10)

Gecede | Leylâ Erbil“Ben onlar için kendimi ateşe atarken, onlar benimle eğleniyorlar”

Marks ve Freud Gecede'de çokça belirirken, bu kitabındaki “Ayna” öyküsü bu açıdan özellikle üzerinde durulmaya değerdir. Kendini ve çevresini aristokrat biri olduğuna inandırmaya çalışan yaşlı ve bunak kadın, netameli geçmişini gizlemek için de büyük bir çaba sarf etmektedir: “… soylu bir aileyiz biz, iki göbekten istanbulluyuz, daha öncesini bilemeyeceğim, onun kollarında vals yaparak buralara geldim ben,”.(11) Evde kalmış bir kızı ve üniversiteyi yeni bitirmiş bir oğlu olan yaşlı dul, hayatını adeta pırlantasını korumaya adamıştır. Aklı gidip gelmekte, bu yüzden etrafındaki –kızı dahil– herkese kuşkuyla bakmaktadır: “… yüzüğü çaldın oradan, gözlerim görüyor benim, körmüşüm sanıyorlar, kızıma da öyle yapıyorum, gözlerimin önünde ağı şişesini boşaltıyor yemeğime,”.(12) Tabii öykünün anlatıldığı dönem tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de gençliğin antiemperyalist isyanını yükselttiği yıllardır. Nitekim oğlu da birkaç Amerikalı öldürmek için güney Amerika'ya gitmiş, ama çok geçmeden ölüm haberi gelmiştir. Oğlu gittikten sonra, yaşlı kadının kızıyla baş başa kaldığı evinde geriye dönük hatırlamalarıyla devam eden öykünün en dikkat çekici yeri, hem oğlunu hem de kızını çocukluklarında oynadıkları cinsel oyunlardan ötürü yaralamış olmasıdır. Bu durum hem yasakçı cinsel eğitimi gözler önüne sermesi hem de çocuğun ruhsal gelişiminde cinselliğin etkisini göstermek açısından Freud'un libido kavramına götürür bizi. Çünkü Freud'a göre cinsel içgüdü ergenlikten değil, doğuştan itibaren kesin bir şekilde vardır. Ve çocuklukta ket vurulan ya da yanlış yönlendirilen cinsel dürtüler bireyin gelecekteki yaşamını olumsuz anlamda etkiler. Aynı şekilde yaşlı kadında simgeleştirilenin de kapitalizm olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Bu yolla da Marks'a yaklaşırız.

Aynı kitaptaki kısa öykülerden biri olan “Hokkabazın Çağrısı” da hem bireyler arasındaki gelir uçurumunu ve yoksulların içinde bulunduğu sefaleti hem de bilinçlere kazınan Amerikancılığı, batı özentisini ve özgüvenini kaybeden genç Cumhuriyet'i aynı oranda göstermesi açısından ilginçtir. Çünkü bir yandan çocuklar, “… baba ekmek açız!” diye çırpınırken bir yandan da bizzat “… tanrının ve Amerika Halk Cumhuriyetleri Birliği Birleşik Devletleri Başkanı yardımıyla(13) gecekondular yapılmaktadır. Ve Türkiye'nin emperyalizme adım adım peşkeş çekildiği bir dönemde, tek dost olarak belletilen Amerika'nın yanı sıra, artık sadece tanrısı kalmıştır halkın. Öyküdeki hokkabazın da sık sık tanrısına ve dostu “Amerika Birleşmişler başkanı sayın baya” yalvarmaktan başka çaresi yoktur. Böyle bakıldığında, bu öyküde de antiemperyalist Marksist açıdan açık bir sistem eleştirisinin varlığından bahsetmek mümkün olacaktır.

Umut söz konusu olduğunda, halkta yaratılan sahte/boş umutlarla kahramanlık olgusu üzerinde yükselen beklentinin, kendi gücüyle değil, ama bir kahramanın marifetiyle kurtulabileceğine dair hayalin abartıldığı durumlarda ortaya çıkabilecek absürtlükleri göz önüne sermesi açısından “Vapur” da gözden kaçırılmaması gereken ironisi güçlü bir öyküdür. Gecede'nin ilk öyküsü olan “Vapur”, küçük bir kızın gözünden aktarılmaktadır. Demirli olduğu Beşiktaş'taki iskeleden bir gece tamamen kendi marifetiyle uzaklaşan ve bir daha da hiç kimseyi yanına yaklaştırmayan vapur, bir süre sonra halkın gözünde efsaneleşip kahramanlık mertebesine yükselir, ancak kahramanların da işi zordur. Her an ilgiyi üzerlerinde tutmaları gerekmektedir. Bunun için de hiçbir gösteri fırsatını kaçırmaz öyküdeki firari vapur. Ama bu gösterilerin de halk açısından bir süre sonra eğlenceye dönüşmesi kaçınılmazdır. Öyküde, “… ben onlar için kendimi ateşe atarken, onlar benimle eğleniyorlar,(14) diyerek vapurun kahramanlığını sorguladığı bölüm, hem beklentileri hem de hayal kırıklıklarını yansıtması açısından ilginçtir. Tabii konunun burasında dünyadaki 68 rüzgârını da hatırda tutarsak, o yıllarda kahramanlara/kahramanlığa duyulan ilgiyi daha iyi anlarız.

“Acaba halkımı çok sevdiğim için mi bu yola koşmaktayım”

Gecede kitabı yayımlandıktan sonraki dönemlerde de örgütlü mücadele içinde aktif bir yazar olarak çalışmalarını sürdürür Leylâ Erbil. Örneğin, “1969 yılında Bulgaristan Yazarlar Birliği'nin çağrısıyla Sofya'da konuk edil[ilir], orada Bulgar yazarlarıyla ve Türkiye'den kaçmak zorunda kalan Fahri Erdinç ve İbrahim Tatarlı ile görüş[ür].”(15) Yazar/sanatçı örgütlerinde daima öncülüğü üstlenen Erbil, 1970 yılında da genel başkanlığını Orhon Murat Arıburnu ile genel sekreterliğini Aydın Hatipoğlu'nun yaptığı Türkiye Sanatçılar Birliği'nin kurucu üyeleri arasında yerini alır.

Tuhaf Bir Kadın | Leylâ ErbilTürkiye'de 1970'li yıllara gelindiğinde ise '60'ta biçilen anayasanın artık bol geldiği ve daraltılması gerektiği görüşü birtakım karanlık odaklarda ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yüzden solun ve örgütlü mücadelenin önünde yeni önlemler kapıdadır. Bundan ülkedeki tüm antiemperyalist muhalif kesimle birlikte TİP de nasibini alacak ve 12 Mart 1971 muhtırasından sonra 21 Temmuz'da kapatılacaktır.

Çeşitli dönemlerde kendi içine kapandığı ve hesaplaşma sürecine girdiği solun yenilgi dönemleri, bugüne kadar pek çok açıdan ele alındı. Roman, öykü, anı-belgesellerin yanı sıra sinema da bu konuya sıkça el attı. 1970'lerde örgütlü mücadele içinde aktif siyaset yürütenler de muhtıra sonrasında ya özeleştirilerini yapıp biraz güç topladıktan sonra kaldıkları yerden devam ettiler ya yeni sisteme adapte olma yolunu seçtiler ya da saplandıkları yerden bir türlü çıkamayarak siyasi intihara yöneldiler.

Birçok yan okumaya açık olan Leylâ Erbil'in Tuhaf Bir Kadın (1971) isimli romanı da başkarakteri Nermin nezdinde yenilgi sonrası Türkiye'deki solun durumuna odaklanmaktadır. Kapitalist sistem karşısında güvendiği yoksul halkı kazanamamış olan solun parodileştirildiği romanda, örgütlü mücadeleye katıldıktan sonraki Nermin'in gecekondu macerası tam bir kara mizahtır örneğin. Sola ilgi duyan genç bir kız olarak tanırız romanda önce Nermin'i; çevresi ve ailesiyle uyumsuz, arayış içinde, haksızlık, baskı ve tabulara boyun eğmeyen. Bu yüzden de “onun gibiler için” canını vermeye bile hazırdır. “Bana doğru geleni yapacağım. Onlardan olacağım ben de. Bizden öncekilere, ablalarımıza benzememek için her şeyi göze alacağım.(16) Fakat başta toplum yaşamına sinmiş tabular, ailesi ve polis olmak üzere, “onlar gibi” olmak yolunda pek çok engeli vardır Nermin'in. Tanıştığı aydın ve yazarların kadınlık kimliğine yönelttikleri cinsiyetçi saldırılar ise ayrı bir sorundur. Kadının, hem kadın hem de solcu bir kadın yazar olarak erkek yazarların arasında yer alması bu nedenle neredeyse imkânsızdır. Denizci bir baba ile ev hanımı bir kadının kızı olan Nermin, hasta babasını yatağından kaldırıp sol için oy kullandıracak kadar da ideallerine bağlıdır. Ancak Taşlıtarla deneyiminden sonra, “Acaba halkımı çok sevdiğim için mi bu yola koşmaktayım, yoksa ötekilere olan öfkem mi beni buraya itiyor(17) diye kendini sorgulamadan da edemez. Romanda buna dair açık bir ifade olmasa da solun 1971 yenilgisi Nermin'in kişisel tarihinde somutlaşmaktadır bizce. Yenilgiden elbette bir ders çıkarmıştır sol, fakat çıkış yoluna da henüz çok uzaktır; çünkü “Bu insanların içerilerine yüzyıllardır biriken güvensizliği silip atmanın, sosyalistlerin ne kadar çıkarsız olduğuna onları inandırabilmenin bir başka, kolay bir yolu olmalıydı mutlaka, mutlaka mutlaka olmalıydı.(18) Ama ne?!

12 Mart'tan sonra da yine örgütlü mücadele içindeki yerini alır Leylâ Erbil. Nitekim 1974'te kurulan Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kurucu üyeleri arasında yine onun adını görürüz.

Eski Sevgili | Leylâ Erbil7-8 kişi tarafından anlaşıldığında mutlu olan yazarlar da var

İlk romanından sonra, 1977 yılında yine bir öykü kitabıyla çıkar Leylâ Erbil okurlarının karşısına. Üçüncü öykü kitabı Eski Sevgili'de tıpkı Gecede'de ve Tuhaf Bir Kadın'da olduğu gibi eleştirel/muhalif üslubu hâkimdir yazarın. Fakat bu kitabında konu olarak biraz eskiye döndüğü “Bunak” isimli öyküsü, hem Gecede'deki “Ayna”nın devamı gibi okunabiliyorken hem de kahramanlık olgusuyla tekrar yüzleştirmektedir bizi yazar. Bazı gerçek olayları anıştırmasıyla dönemine de ışık tutan bir öykü olan “Bunak”ta, yoğun bir çatışmayla karşı karşıya kalırız. Bu öyküde, devrimci oğul nezdinde kapitalist sistemin çürümüşlüğü, ahlaki erozyonu ve çıkışsızlığı söylemleştirilirken yaşlı ve bunak kadının nezdinde ise halk için kahramanlığa soyunmanın boşunalığı ve çıkışsızlığı sergilenmektedir. “Aaa, delimi ne, Adile orospusunun torunu ne olacak, ona çekmiş işte... Vatanı kurtaracağız diye aklını bozmuştu resmen... Sen kim vatanı kurtarmak kim... […] Bu vatanı zaten Atatürk kurtarıp tekmil düşmanlardan, teslim etmedi miydi bize?(19) Arkadaşıyla birlikte kuşatıldığı evde polis ve askere direnen oğluna karşı sarf ettiği bu sözlerinde kadının, anne olarak rolü cesaretle didiklenirken, annelikle birlikte cinsellik ve inanç sorunu, diğer yapıtlarında olduğu gibi “Bunak”ta da baskın bir öğe olarak karşımıza çıkar.

Çekinmesizce ele aldığı konuları, elbette alışılmadık bir üslupla yansıtan bir yazardır Leylâ Erbil. Bu nedenle dilin, kurgunun ve metnin olanaklarını genişletmek için giriştiği yeni bir deneydir her kitabı. Kendi ifadesiyle, her ne kadar deneyselliği sonraki eserlerinde Hallaç'taki kadar zorlamasa da, 1985'te yayımlanan Karanlığın Günü ile Cüce (2001) ve Üç Başlı Ejderha'da (2005) da içerikle birlikte biçime yoğunlaşmış bir yazar olarak okuruz Leylâ Erbil'i. 1988 yılında yayımladığı Mektup Aşkları ise daha klasik biçimiyle diğerlerinden ayrılırken içerik olarak yazarın aşk, cinsellik ve inanç sorununu yine cesaretle ele aldığını söyleyebiliriz.

Muhalif/mücadeleci, siyasi yanına geri dönersek, 1996 yılında F-tipi cezaevlerine karşı sürdürülen ölüm oruçlarında yine aktif tavrıyla öne çıkar Leylâ Erbil. Bu sürecin sona ermesi için kaleme alınan bildiride imzası olan yüz yazar ve şairden biri olan Erbil'in, aynı zamanda bildirinin kaleme alınmasında da aktif bir rol üstlendiğini söylemek gerek.

Sonuç olarak dilde ve kurgudaki yenilikçi tutumlarıyla, simgesel anlatıma yoğunlaşmış 1950 Kuşağı'nın bazı muhalif yazarlarına getirilen eleştirilerden biri olan halkla kopuşma, bunalım ve kaçış edebiyatı, metinleri doğru okunduğunda hiç de bu eleştirileri karşılamadıklarını görebiliyoruz. Evet, anlaşılmak için okurdan biraz daha çaba bekledikleri kesin, ama Karanlığın Günü'ndeki Neslihan'ın diliyle söylersek; 7-8 kişi tarafından anlaşıldığında mutlu olan yazarlar da var. Ve Leylâ Erbil'i doğru anlamak, ancak metinlerindeki tüm katmanları detaylı bir incelemeyle mümkündür.

Bazı eserleri ve biyografisi etrafında, Leylâ Erbil'in Marksist/muhalif tutumu üzerinde durulmaya çalışıldı bu yazıda; elbette eksik bir inceleme olduğu baştan kabul edilerek.
~~~

Dipnotlar:
(1) Leylâ Erbil'de Etik Estetik, Yayına Hazırlayan: Süha Oğuzertem, Kanat Kitap, Nisan 2007, s. 14.
(2) a.g.y., s. 13
(3) “Öyküde 1950 Kuşağı: Leylâ Erbil”, Hazırlayan: Yılmaz Varol, Düşler Öyküler, Sayı 4 Mayıs 1997.
(4) Zihin Kuşları, Leylâ Erbil, İş Kültür Yayınları, Ocak 2010. s. 71.
(5) a.g.y., s. 75.
(6) a.g.y., s. 75.
(7) a.g.y., s. 165.
(8) a.g.y., s. 168.
(9) Leylâ Erbil'de Etik Estetik, Yayına Hazırlayan: Süha Oğuzertem, Kanat Kitap, Nisan 2007. s. 14-15.
(10) “Öyküde 1950 Kuşağı: Leylâ Erbil”, Hazırlayan: Yılmaz Varol, Düşler Öyküler, Sayı 4 Mayıs 1997.
(11) Gecede, Leylâ Erbil, YKY, Ağustos 1998, s. 30.
(12) a.g.y., s. 29.
(13) a.g.y., s. 40.
(14) a.g.y., s. 21.
(15) Leylâ Erbil'de Etik Estetik, Yayına Hazırlayan: Süha Oğuzertem, Kanat Kitap, Nisan 2007, s. 16.
(16) Tuhaf Bir Kadın, Leylâ Erbil, YKY, Ocak 1998, s. 19.
(17) a.g.y., s. 127.
(18) a.g.y., s. 133.
(19) Eski Sevgili, Leylâ Erbil, Adam Yayınları, 1977, s. 39.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 20/12/2010

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics