MaviMelek
Hermes Kitap
"Bazen bir rüzgâr eser / Ve senle ben aşk içinde yüzeriz / Ve sonsuza dek karanlıkta öpüşürüz. Ve aşkın gizemleri ortaya çıkar."Mysteris of Love/ David Lynch

[Sinema-Müzik]"Yedinci Sanatla İkinci Sanatın İzdivacı: David Lynch & Angelo Badalementi"
Emre Karacaoğlu - Hikmet Temel Akarsu

1920'li yıllar sinema

"KİMİ YÖNETMENLERLE KİMİ MÜZİSYENLERİN ADI BİRBİRİNDEN BAĞIMSIZ OLARAK ANILAMAZ"

19. Yüzyıl'ın sonlarında ortaya çıkan sinema, 1900'lü yılların başına kadar sessizdi. İzleyiciler mütevazı sinema salonlarında toplanır, ekranda hızlı bir şekilde hareket ettirilen selüloid resimlerin oluşturduğu sessiz görüntüyü izlerlerdi. Ancak bu görüntüler, zamanla –izleyicilerin de sinemanın ilk başta yarattığı şaşkınlığa alışmalarıyla– yönetmenin hissettirmek istediği duyguyu ortaya koymakta yetersiz hale geldi. Ve sonunda, sinema tiyatrosu sahipleri o dramatik duyguyu ekleyebilmek için salonlarına müzisyen kiralamaya başladılar. Kimi zaman bir piyanist, kimi zaman bir orgcu ve hatta kimi zaman da bir orkestra, filmin o anki hissiyatına uygun bir müzikle eşlik etmeye başladı. 1920'lerin başlarında da filmler, sinema salonları sahiplerine, yanlarında filmle eşzamanlı çalınacak müziğin notalarıyla birlikte gelmeye başladı. Yedinci sanat olan sinema, kendisi gibi, “süre” olayını baştan yaratıp “uzay”ı “zaman” içinde yeniden oluşturan ikinci sanat müzikle böylelikle buluşmuştu.

1920'lerin sonlarına doğru filme konuşma, müzik ve ses efekti iliştirme teknolojisi (yani “soundtrack”) de ortaya çıkınca sinemayı müzikten ayrı düşünmek neredeyse olanaksız hale geldi (Dogma 95 akımını hariç tutalım). Müzik, yönetmenin elinde, kamera açıları, ışık ya da senaryo kadar güçlü bir silah oldu. Artık yeni bir sanatsal alan ortaya çıkmıştı bile: film müziği besteciliği. (Halihazırda okulu bile olduğunu belirtelim.)

Ve bu noktadan sonra kimi yönetmenlerin kariyerleri boyunca bazı müzisyenlerle ortaklık yürüttüğünü gözlemliyoruz. Bu ortaklıklardan en önemlileri arasında David Cronenberg'in ürkütücü ve gizemli karakterlerini tamamlayan müzikleriyle Howard Shore'u, Emir Kusturica'nın dışlanmışlık hikâyelerindeki kimi eğlenceli, kimi hüzünlü, kimi vurdumduymaz havasını betimleyen Balkan ezgileriyle Goran Bregoviç'i, Sergio Leone'nin Spaghetti Western'lerindeki anti-kahramanlık sekanslarını besleyen ürpertici besteleriyle Ennio Morricone'yi, Hollywood'un yüksek bütçeli Steven Spielberg ve George Lucas yapımlarının görkemini taşıyabilecek epik çalışmalarıyla John Williams'ı örnek gösterebiliriz. Bu sayılan örnekler çoğaltılabilir. Hatta, bir noktadan sonra kimi yönetmenlerle kimi müzisyenlerin adı birbirinden bağımsız olarak anılamaz hale gelmiştir. Bu ilginç sanatsal koalisyonların en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur David Lynch - Angelo Badalamenti beraberliği.

David Lynch

Avangard sinemayla ilgili olup da David Lynch'i bilmeyen yoktur. Çizdiği gerçeküstü, rüya/kâbusvari imgelerle insan ruhunun karanlık ve çorak bölgelerinde izleyiciyi irkilten keşiflere zorlayan Kaliforniyalı yönetmenin eserleri her zaman anlaşılması, analiz edilmesi zor filmler olmuştur. Bu yönüyle David Lynch, her zaman eleştirmenlerin ve entelektüellerin ilgi odağında olmuştur. 1977'de yayımladığı ilk uzun metrajlı filmi “Eraserhead”den 2006 çıkışlı “Inland Empire”a kadar da filmlerindeki atmosferi yaratan yenilikçi ses tasarımları, enigmatik karakterleri ve tavizsiz senaryolarının yanında müzik her zaman önemli bir öğe olmuştur. 1986 senesindeki “Blue Velvet”a (Mavi Kadife) kadar filmlerinde belirleyici bir müzikal ortaklığa girmeyen Lynch, bu filminde –bütçesinin de el vermesiyle– sanatsal kaygılarını karşılayabilecek çapta bir müzisyenle işbirliği yapabilmek için adımlar atma fırsatını buldu. Karşısına çıkan kişi kariyeri boyunca pek çok filmde beraber çalışacağı Sicilya asıllı Angelo Badalamenti'ydi.

Badalamenti'nin kariyerinin Lynch'le birlikte zirveye çıktığını belirtmek yerinde olur. O zamana kadar “Goldon's War” ve “Law and Disorder” gibi pek sükse yapmamış filmlerin müziklerini yapan besteci, “Blue Velvet”la başlayan serinin devamında kazandığı popülariteyle birlikte dünya çapında şöhrete ulaşmıştır.

İkilinin tanışması 1986 senesine, “Blue Velvet”ın çekim dönemine denk geliyor. Tanıştırıldıkları akşam, Lynch, Badalamenti'den, zamanında Tony Bennett'ın ünlendirdiği “Blue Velvet” parçasını filmin başrol kadın oyuncusu Isabella Rossellini'ye öğretmesini ister. Badalamenti'nin kabul etmesi üzerine Lynch'le gelen prodüktörler, besteciden film için bir de şarkı yazmasını isterler. Badalamenti “Yeni bir şarkının ancak müziğini besteleyebilirim, şarkı sözü yazamam,” deyince, Lynch ona sonradan Julee Cruise'ün seslendireceği “Mysteris of Love”ın sözlerini yazıp getirir:

Angelo Badalementi“Sometimes a wind blows
And you and I float in love
And kiss forever in a darkness
And the mysteries of love come clear
And dance in light, in you, in me
And show that we are love”

(Bazen bir rüzgâr eser
Ve senle ben aşk içinde yüzeriz
Ve sonsuza dek karanlıkta öpüşürüz
Ve aşkın gizemleri ortaya çıkar
Ve ışığın, senin, benim içinde dans eder
Ve âşık olduğumuzu gösterir)

Çevirisinden de görülebileceği gibi Lynch'in sanatsal düzeyini yansıtmaktan oldukça uzak bu şiiri eline alıp okuduğunda neler hissettiğini, Badalamenti, bir röportajında, gülümseyerek şöyle anlatır: “Kâğıtta hiçbir işime yaramayacak sözler vardı, ama yine de David'e ‘tamam, bu iyi,' dedim,” der. Badalamenti, Lynch'e ayrıca ne tarz bir müzik istediğini sorar. Lynch'in bu tasviri, Badalamenti'nin nasıl iyi bir iş çıkardığının göstergesidir adeta: “Kozmik bir şeyler olsun. Rüzgâr gibi, deniz gibi, dalgalar gibi... Sonsuz olsun, zamanla birlikte kayıp gitsin.” Ayrıca o aralar Shostakovich dinleyen yönetmen, bu Sovyet dönemi bestecisi gibi yazıp yazamayacağını sorar. Badalamenti “Ben Shostakovich'in yarısı bile olamam ama yine de denerim,” diye yanıtlar. “Mysteris of Love”ın klavye yüklü atmosferinin arkasındaki orkestral düzenlemelerin Shostakovich'i andırması buradan gelmektedir.

Blue Velvet

Badalamenti'nin notalarını dizmeden önce yönetmenlere sorduğu bu tek soru Lynch'in filmlerinde yarattığı müzikal atmosferi anlamamızda yardımcı olacaktır: “Seyircinin o sahnede ne hissetmesini istiyorsun?” Lynch'in filmlerini ya da “Twin Peaks” (İkiz Tepeler) dizisini izleyenler bilir; yönetmenin beyaz perdedeki imgelerle dimağlarda bıraktığı tat hiçbir zaman hoş değildir. Ayrıca, senaryonun hiçbir yerine oturtamadığınız, filmden sonra bile kafanızda soru işaretleri bırakan sekanslar ve görüntüler de izleyicide bir “Rorschach mürekkep testi” etkisi yaratır (Psikolojik terapilerde kullanılan, kâğıt arasına rastgele dökülen mürekkebin ortaya çıkardığı şekli yorumlama testi). Olay örgüsüne herhangi bir katkısı olup olmadığı belli olmayan bu sahneler kimi zaman sadece bir atmosfer, bir etki yaratmak için ordalarmış izlenimini verir. Ve işte başta bahsettiğimiz hoş olmayan tatların yanında, bu garip ve çözülemez etkiyi yaratmada Badalamenti'nin yeteneği etkin rol oynar. “Blue Velvet”ın introsunu düşünün: minör gamlardaki hüznün ve orkestral düzenlemelerdeki senfonik görkemin yanında disharmonik notaların yarattığı esrarengiz hava daha filmin en başından sizi kıskıvrak yakalar. İsmini koyamadığımız, konuşma/yazma dilinde karşılığı olmayan, ancak “garip, gizemli” diyebileceğimiz duygular içine girersiniz. “Blue Velvet”ın girişinden sonra “Lost Highway”daki (Kayıp Otoban) ana karakter Fred Madison'ın iktidarsızlığını andıran sıkıntılı ve rahatsız edici saksofon solosunu hatırlayınız. Soundtrack'te “Bats With Red Teeth” (Kırmızı Dişli Yarasalar) olarak geçen şarkı, vurdumduymaz ve cool edasıyla şık bir caz standardıdır. Shostakovich etkili bir orkestrasyondan sonra modern bir piyano-davul-bas üçlüsüyle de çekilen filmin dönemine uygun bir şekilde aynı hissiyatı yakalayabilmekte Badalamenti.

Bu anlatımsal birlikteliğin, bu sanatsal empatinin nasıl oluştuğuna dair bir anektodu da burada anmakta yarar var. Bir röportajında Badalamenti, Lynch'le yarattığı uyumu yüzünde bir gülümsemeyle şöyle anlatır:

Twin Peaks“David'le anlaşmamız çok kolay oldu. Odamda bir Fender-Rhodes klavye vardı. Başına geçtim, David'i de sağ tarafıma oturttum ve yanımda getirdiğim kasetli kayıt aletimi çalıştırdım. David anlatmaya başladı: ‘Evet, Angelo. Şu anda senle karanlık bir ormanın içindeyiz. Etrafımızda sadece ağaçlar ve tepemizde Ay var... Kulaklarımızda da sadece rüzgârın uğultusu ve bir baykuşun gugukları... Ancak ileride ağaçların arasında güzel bir yeni yetme genç kızın yürüdüğünü görüyoruz.' O bu cümlelerle betimlemeye başlayınca ben de ilk akorları dizdim piyanoda. Hikâyesi geliştikçe ağzımla bir melodiyi de mırıldanmaya başladım. O anda David, ‘Oh, Angelo, mükemmel. Bunu devam ettir' dedi. Sahneyi anlatmaya devam ederken ‘biraz daha yavaşlat' ya da ‘tonu kalınlaştır', diye ekler yaptı. Bense onun direktiflerine göre piyanoda temalar üzerinde geziyordum... O konuşmaya devam etti, ben de piyanodaki yürüyüşlerime. Söylediklerine göre yükseldim, parçayı doruğuna çıkardım. Ve en sonunda da bitirdim. Bitirdiğimde David'in gözlerinde yaşlar vardı. Bana kolunu göstererek ‘Angelo, bu çok güzeldi. Bütün tüylerim diken diken oldu, bak,' diyordu. İşte “Twin Peaks”i böyle yarattık.”

Beraber ilk çalışmaları olan “Blue Velvet”taki neo-noir havayı sadece karanlık ve ürkütücü orkestrasyonla değil, Roy Orbison'ın “In Dreams” ya da “Blue Velvet” gibi vintaj, romantik pop şarkılarının yarattığı kinayenin yanında bir de Julee Cruise'ün seslendirdiği “Mysteries of Love”ın modern, New Age etkisiyle de sağladılar. “Twin Peaks” dizisindeyse pop/caz/country temalarını müziğine yedirmesiyle, Badalamenti, Lynch'in çizdiği resimde yine istediği etkiyi yakalıyordu. Amerika'daki varsıl banliyölerin azametli huzurunu, düzenini ve güvenli atmosferini bu temalarla tasvir ederken, arka planda yaşanan karanlık ve dizinin sonunda bile net bir şekilde çözülemeyen olayları yine bilindik, kendine özgü, tedirgin edici gerginliğiyle anlatıyordu. Yaşadığımız dünyanın en sofistike yaşamının sürdüğü Amerikan banliyösündeki günlük hayat betimlenirken, buna kontrast teşkil edecek olaylar dizisi ve ana karakterin rüya/kâbus sekansları Badalamenti'nin müziğiyle etkisini katlıyordu. “Lost Highway” ve “Mulholland Drive”da (Mulholland Çıkmazı) yönetmenle müzisyenin sanatsal işbirliği daha gelişkin ifadeler bulur. Her ne kadar başta “Lost Highway” olmak üzere birden çok filminde dönemin majör müzik sanatçılarının (Trent Reznor, David Bowie, Marilyn Manson, Smashing Pumpkins, Rammstein gibi) eserlerini kullansa da Lynch, leitmotif müzikal öğe olarak Badalamenti'nin eserlerini tercih etti.

Badalamenti, Lynch'in filmlerine çok şey kattı. Lynch, Badalamenti'nin müziğine bir mecra oldu ve onun yolunu bulmasını sağladı (Kimi şarkılarda beste kısmında ikisinin ismi birlikte geçer). Neticede ortaya çıkan eserlerden, birinden birini çekmeye kalktığınızda elinizde, “Lost Highway”deki Mr.Eddy'nin giriş müziği ya da “Blue Velvet”taki Jeffrey ile Dorothy'nin sevişme sahnesindeki ezginin gerginliği gibi aynı etkiyi yaratan şaheser sekanslar olmayacaktır.

Sanırız, sinema sanatı söz konusu olduğunda yönetmen-müzisyen işbirliğine verilebilecek en iyi örneklerden birini teşkil etmektedir, Lynch & Badalamenti. Ortaya çıkan eserlerin görkemi bunun en somut kanıtıdır.
~~~

Emre Karacaoğlu & Hikmet Temel Akarsu
emrekaracaoglu@hotmail.com htakarsu@gmail.com

Sayı: 37, Yayın tarihi: 04/05/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics