MaviMelek
Hermes Kitap
"Yaşamımızın sonu son kitaptır." Cool Anılar / Jean Baudrillard

Mavi Kitaplık

Önceki 1      2 Sonraki     Listenin tamamı…

"Edebiyat Nedir"

Edebiyat Nedir | Jean-Paul Sartre Jean-Paul Sartre | Çeviri: Bertan Onaran / Can Yayınları - Deneme; 173 s.
Edebiyat Nedir, 20. yüzyılın en etkili düşünür ve yazarlarından Jean-Paul Sartre'ın 1940'ların sonlarındaki kültleşmiş kitaplarından. Kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştiren, yazar-aydın kimliğiyle yaygın bir etki uyandıran Sartre, döneminde tartışmalara yol açan bu kitabında edebiyat kavramını 'yazar', 'yazarın görevi' ve 'okurun konumu' üzerinden üç ayrı kategoride ele alıyor. Yazarı, çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydın olarak görüyor. Bireyin kökten özgürlüğünü savunan varoluşçuluğun bu büyük sözcüsü, okurlarını da özgürleşme sürecine taşıması gereken aydının görevini 'yazarken değiştirmek, yazarken özgürleştirmek' diye tanımlıyor. Edebiyata 'bağlanma' kavramı açısından yaklaşırken, Aydınlanma Çağı'nın gününün tanığı aydınını övüyor, 19. yüzyılın burjuva ahlâkını dayatan gerçekçi yazarlara ateş püskürüyor. Sartre'ın edebiyatı olduğu kadar yazarı da sorgulayan bu kült metni, her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur' diyen Dostoyevski'nin sözlerini doğruluyor. (Arka kapak) [Başa dön]

"Arabölge"

Arabölge | William S. Burroughs William S. Burroughs | Çeviri: Fahri Öz / Ayrıntı Yayınları - Dünya Edebiyatı, Roman; 217 s.
J. G. Ballard'ın "İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin en önemli yazarı" olarak tanımladığı, Beat hareketi yazarlarının da büyük hayranlığını kazanmış William S. Burroughs'un ilk dönem yapıtlarından oluşan Arabölge, yazarın edebi evrenine eşsiz bir girizgah niteliğinde. Burroughs cinsel konularda sözünü sakınmaması, uyuşturucu bağımlısı olarak deneyimlerini açıkça anlatması nedeniyle "katışıksız deneyim edebiyatının peygamberi" olarak kabul edilir. Büyük ölçüde özyaşamına dayanan Arabölge'nin ilk iki bölümünü oluşturan Öyküler ile Lee'nin Günlükleri'nin anti-kahramanları, içinde yaşadıkları gerçeklikle gelecekte yeni bir hayat düşü arasında sıkışıp kalmış, sürekli çuvallayan, her daim kaybeden üçkağıtçılar, fahişeler, kaçakçılar, hırsızlar, uyuşturucu müptelaları, kısacası bir bekleme odası olarak Arabölge'nin müdavimleridir. Bu "yeraltı" insanları, kökleri muğlak mülksüzler olarak hareketsizlikte, pasiflikte ya da dumur halinde asılı kalmış, her gün yeniden üretilmesi beklenen sistemin uyumsuz, "arızalı" parçalarıdır. Yazarın geleneksel roman biçimine yıkıcı bir müdahale olarak dili görsel imgelerle tahrif eden üslubu, saplantılı öfkesi kitabın son bölümü Kelimeler'de en üst noktaya ulaşır.
Cinsellik konusundaki gözüpekliğiyle Marquis de Sade, uyuşturucu bağımlılığını ortaya dökmesi açısından Thomas de Quincey ve yazınsal deneysellik anlamında James Joyce ile derin bağlar kuran yazar, "20. yüzyıl uyuşturucu kültürünün Poe'su, Artaud'su, Baudelaire"i olarak nitelenir.
Arabölge "Konuşmak yalan söylemektir" diyen, 20. yüzyılın en avangard yazarlarından biri olan Burroughs"dan kelimelerin kifayetsizliğine inananlar için çarpıcı bir yapıt. (Arka kapak) [Başa dön]
Daha detaylı bilgi için: http://www.mavimelek.com/william_burroughs.htm

"Yürüyen Kelimeler"

Yürüyen Kelimeler Eduardo Galeano | Çeviri: Bülent Kale / Çitlembik Yayınları - Öykü; 320 s.
Yakından bakınca kimse normal değildir."
"Guaraní dilinde ñe'e aynı zamanda hem 'kelime' hem de 'ruh' anlamına gelir.
Guaraní yerlileri, yalan söz söyleyenlerin ya da boş konuşanların ruhlarına ihanet ettiklerine inanırlar." Yürüyen Kelimeler, Latin Amerikalı damarlarından alabildiğine beslenen Eduardo Galeano ile Brezilyalı tahta baskı ustası Josè Francis Borges'in eşsiz işbirliği sonucu ortaya çıkan bir başyapıt. Köklü bir öykücülük geleneğinin izlerini taşıyan Yürüyen Kelimeler'de Galeano, yalın diline karşın şiirsel bir anlatım ile Guaraní Kizilderililerinin inançlarının, Kabala'nın, Hıristiyanlığın ve Latin Amerikan folklorünün izlerini sürüyor.
Meseller, halk öyküleri, masallar, taslamalar, tarih, rüyalar ve şiirlerle harmanladığı ve tarzlara meydan okuyan eserleriyle Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler'de okuyucuya büyülü bir dünyanın kapılarını aralarken, bir yandan da yaşamın farklı alanlarına açtığı pencerelerle, öykü sanatının baş döndürücü varisi konumuna yükseliyor. (Arka kapak) [Başa dön]
Daha detaylı bilgi için: http://www.mavimelek.com/yuruyen_kelimeler.htm

"Las Vegas'ta Korku ve Nefret"

Las Vegas'ta Korku ve Nefret Hunter S. Thompson | Çeviri: Nur Kasapoğlu / Stüdyo İmge - Roman; 192 s.
Gizemli Doktor ve Raoul Duke, Las Vegas'ta düzenlenen bir motosiklet yarışını izlemek ve haber ulaştırmak için görevlendirilmiş bir gazetecidir. Las Vegas çöllerinde aynı arabada Raoul ve avukatı Dr. Gonzo çok miktarda uyuşturucu almış şekilde yol almaktadırlar. 1972 yılında Nixon Başkan'dı ve Amerikalı gençler Vietnam'da ölüyorlardı. Raoul Duke denen adam ise yol arkadaşı ile birlikte tüm bunların üstesinden bildiği tek yöntemle gelmeye çalışıyordu.
Vegas'a gelirler. Fakat yarışı izlemek yerine otel odalarını harap etmek ve devamlı uyuşturucu kullanmaya devam ederler. Bu sırada ikili içlerinde bir garson, bir otoyol görevlisinin olduğu birçok kişi ile karşılaşırlar. Bir taraftan da uyuşturucu kullanmaya devam ederken gördükleri halisinasyolarla artık gerçek ile hayal dünyası arasındaki farkı anlayamaz hale gelirler.
"Yanımızda iki torba ot, 75 adet meskalin hapı, 5 çarşaf kurutucu asit, yarısı kokain dolu bir tuzluk ve bütün bir galaksi dolusu çığlık ve kahkaha arttırıcı ve zıplatıcı vardı! Ayrıca çeyrek galon tekila ve rom ve 1 koli bira, bir parça da ham eter ve iki düzine amilimiz vardı… Beni üzen tek şeyse eterdi. Çünkü dünyada hiç bir şey eter alemine takılmış bir adam kadar sorumsuz ve ahlaksız olamazdı." (Arka kapak)
Daha detaylı bilgi için: http://www.studyoimgekitap.com/khakkinda.php?kitap=64 [Başa dön]

"Evvelotel"

EvvelotelAyfer Tunç | Can Yayınları - Öykü; 222 s.
Ayfer Tunç 1989'da yayınlanan ve aynı yıl Yunus Nadi Öykü Armağanı'nı kazanan ilk kitabı Saklı'nın öykülerindeki temaların ve/veya karakterlerin bir çıkış noktası oluşturduğu yeni öykü kitabı Evvelotel ile yaklaşık üç yıl aradan sonra okurun karşısına çıkıyor. Edebiyatımızda pek örneğine rastlamadığımız türden bir çalışma olan Evvelotel'in koyu öyküleri, Saklı'nın öykülerinin devamı değil; ancak, yazarın Kapak Kızı adlı romanının sonunda da vurguladığı gibi, yazarın zihninde karakterlerin yaşamayı, temaların kendini üretmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. İlk kitabı Saklı'yı da içeren Evvelotel, Ayfer Tunç'un yapıtları içerisinde yepyeni bir doruk. Gerek çok katmanlı yapısıyla, gerek öykücülüğümüze getirdiği açılımlarla, gerek yapıtın gerçekte tamamlanmamış bir süreç olduğunu hatırlatışıyla Evvelotel, çok konuşulmaya aday. (Arka kapak) [Başa dön]

"Syd Barrett Kenardaki Dahi"

Syd Barrett Kenardaki DahiSabri Kaliç | Stüdyo İmge - Biyografi; 148 s.
- Syd, gerçekten çok etkileyici bir adamdı. Daha 14-15 yaşlarında bile yolda yürürken kızlar birbirine onu gösterip "Bak, bu geçen Syd Barrett" derlerdi.
Dave Gilmour

- Syd, rock müziğini İngiliz aksanıyla söyleyen gördüğüm ilk insandı. Benim üzerimdeki etkisi çok büyük olmuştur.
David Bowie
- Syd'le iletişim kurmak tamamen olanaksızdı. Rotterdam'da aynı otelde kalırken diğerlerini Syd'e söylemek istediklerini küçük notlar halinde yazarak verdiklerini görmüş ve şaşırmıştım.
Keith West
 - Syd, şarkı yazarı olarak benzersizdi. Onun çılgın iç dünyasına ve algılarına hiçbir zaman ulaşamadım.
Roger Waters
 - Benim her ne olduğumu sanıyorsanız, ben o değilim!.
Syd Barrett
(Arka kapak) [Başa dön]

"Aslan Asker Şvayk"

Aslan Asker ŞvaykYaroslav Haşek | Çeviri: Celâl Üster / Can Yayınları - Roman; 708 s.
Dünyanın belli başlı bütün dillerine çevrilen ve birçok ülkede oyunlaştırılarak sahneye de konan Aslan Asker Şvayk destansı bir romandır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Slav insanı simgeleyen yapıtın kahramanı Şvayk, doğup büyüdüğü topraklara olan özlemi ve acı çekenler karşısında derinden etkilenmesiyle halktan biridir. Şvayk sağduyusu ve kurnazlığıyla savaş sırasında aldığı emirleri öyle bir titizlikle yerine getirir ki, bu emirlerin saçmalığı kendiliğinden ortaya çıkar. (Arka kapak) [Başa dön]

"Guguk Kuşu"

Guguk KuşuKen Kesey | Çeviri: Aziz Üstel / Merkez Kitaplar - Roman; 292 s.
Guguk Kuşu, günümüz insanının toplumla çelişkilerini ortaya koyan bir roman. Kimin dediği olacak? Toplumun mu, gönlüne göre yaşayanın mı? Bir akıl hastanesindeki özgür ruhlarla disiplin sağlamaya çalışan yönetim arasındaki mücadeleyi olağanüstü bir ustalıkla anlatan Ken Kesey, bu ilk yapıtıyla Amerikan 'karşıt-kültürünün' efsanelerinden biri oldu. Roman 1975 yılında Milos Forman tarafından sinemaya aktarıldığında, başta delişmen dalavereci McMurphy rolüyle şeytani ve karizmatik oyunculuğunun temellerini atan Jack Nicholson ile katı ve sadist ruhunu taş bebek güzelliğinin altında saklayan Büyük Hemşire Ratched'ı canlandıran Louise Fletcher olmak üzere, film 5 Oscar ödülü kazanarak, bir başyapıt haline geldi. (Arka kapak) [Başa dön]
Daha fazla bilgi: http://www.mavimelek.com/gugukkusu.htm

"Tarihi Yargılıyorum"

Tarihi YargılıyorumGündüz Vassaf | İletişim Yayınları - Çağdaş Türkçe Edebiyat; 158 s.
Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz. Çoğumuz, geçmişin elbiselerini günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt bile edemiyoruz.
Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiğim bu kitapta kendimizi yargılamamızı yargılıyorum. Tarihimize bakıp "Biz buyuz," diye sunulanları sorguluyorum.
Asırlardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızdan kurtulup, tarihten özgürleşip, kendimize farklı bakmaya başlamamızla, nereden gelip nereye gittiğimizin serüveninde, yaşadığımız tarihin de yolunu değiştirebiliriz. (Arka kapak) [Başa dön]

"Yavaşlığın Keşfi"

Yavaşlığın KeşfiSten Nadolny | Çeviri: Tevfik Turan / Kıyı Yayınları - Roman; 331 s.
Kırık Ense'deki evin arkasındaki bahçe masasına oturdular. Bir sessizlik oldu, çünkü ikisi de nasıl başlayacağını pek bilemiyordu. Dr. Orme "rahatlık sağlamak üzere küçük bir hikaye" anlattı. İyi bir öğretmendi işte.
 "Achilles, dünyanın en hızlı koşucusu, o kadar yavaşmış ki, yarışta kaplumbağayı geçememiş." Sustu, John bu savın saçmalığını iyice kavramasını bekledi. "Archilles kaplumbağaya avans vermiş. Aynı zamanda koşmaya başlamışlar. Achilles kaplumbağanın koşuya başladığı noktaya geldiğinde beriki daha ilerde bir yere varmışmış. Achilles ardından koşmuş, ama oraya ulaştığında kaplumbağa gene biraz daha ilerdeymiş. Sayısız kereler tekrarlanmış bu böyle. Araları hep azalıyormuş, ama hiç yetişememiş Achilles hayvana." John gözlerini kısıp düşündü. Kaplumbağa mı? diye düşündü. Dr. Orme'un pabuçlarına bakarken. Achilles? Uydurmuştu muhakkak. Öğretmen gülmeden edemedi. Küçük, eğri kesici dişlerinden biri eksilmişti.
 "Önce bir içeri girelim" dedi, "ben bu arada tabiat araştırmasında biraz ilerledim." İçeride oda kapılarından birini açtı. Girerlerken John kolundan tuttu ihtiyarı: "O yarış hikayesini olsa olsa kaplumbağa anlatmış olabilir!" (Arka kapak) [Başa dön]

"Ve Eşek Meleği Gördü"

Nick Cave | Altıkırkbeş Yayınları - Roman; 425 s.
Lanetli bir kasaba, Peygamber olduğuna inanan ermiş g.tler, kutsal orospular, cehennemî ayyaşlar, İsa'nın tüm yaraları ve kutlu bir katır arasında "fantastikleşen" bir yenidünya romanı. Şiddetli bir argoyla anneye saldıran Cave'in aslında çoktan ölmüş annesini biran evvel "öldürmek" isteminin esrikliğini göreceksiniz. İncili ile beraber yaşayan bir Avustralyalı, tanrısal buyruğun şiirsel diliyle bezediği bu sarsıcı kitapta "nasıl olup da böylesi şarkılar yazabiliyor bu adam" sorusuna da daimi bir cevap getiriyor.
Altıkırkbeş Yayın, sanılanın aksine, her mağaranın bir çıkışı olamadığını bilen okurlarını, karanlıkta biten bir okumaya davet ediyor. Unutmayın orada sadece boşluğun karanlığına gülümseyebilirsiniz… Ölü ikiziyle birlikte bir hurdalıkta doğan Euchrid, daha anne rahminde anlatmaya koyulur soluksuz yaşam hikâyesini. Metaforlar ve psikanalist çözümlemeler gerektiren sonsuz bir imgelem dünyası… Üstbilinç ile bilinçaltının arasındaki bıçak sırtı çizgiyi ortadan kaldırarak… İster ödipal ister anti-ödipal tezlerle yaklaşın, babayı olabildiğince pasif bir figür haline getiren ve şiddetli bir argoyla anneye saldıran Cave…
22 Eylül 1957'de Avustralya Warracknabeal'da Nicholas Edward Cave isimli bir bebek dünyaya gelir. Kütüphaneci bir anneye, İngilizce öğretmeni bir babaya sahip olan Cave, ileride çalışmalarında İncil'in belirgin etkisine yol açan Anglikan eğitimini bu iki insanla temellendirir. Eğitimi için gittiği Melbourne'de "The Boys Next Door"un üyeleri Mick Harvey, Tracy Pew ve Phil Calvert ve yazın hayatını da tetikleyecek olan; "yaşamımın aşkı" dediği Anita Lane ismi ile tanışır.
Caulfield Teknoloji Enstitüsü'nün Sanat Bölümü'nde 2 sene okur ve bu deneyimlerini albüm kapaklarına ve kitaplarına dek taşır. İkinci "Nick Cave and the Bad Seeds" albümü "The Firstborn Was Dead" albümü "Ve Eşek Meleği Gördü" romanının tohum düşüncelerini içinde barındırmaktaydı. Romanın yazımı esnasında yapılan parçalar da kitap ile paralellik içermektedir.
Kitap hâlâ Cave'in tek düzyazı eseridir, yazar eserin büyük bir kısmını Berlin'de kaleme almıştır ve 1989 senesinde de yayımlamıştır. Kitabın adı Mezopotamyalı Bilge Balaam'ı İsrailoğullarını kutsamaya ikna eden eşekle ilgili ayete göndermedir. Zaten Eski Ahitle tek bağlantısı da bu değildir kitabın, Cave yer zaman direk olarak yaptığı alıntılarla ve de Ahidin diline benzerlikler barındıran üslubuyla eser boyunca kutsal metin formundan bir anlamda hiç uzaklaşmamaktadır. Bir diğer anlamda ise kutsal metni kendi bilinçaltına göre yeniden kurguladığını söylemek mümkündür. Buradan da pay biçerek Cave'in kutsala olan yaklaşımının Ortodoks bir yapı değil de Heterodoks bir yapı olduğunu söylemek doğru olacaktır.
Cave "Ve Eşek Meleği Gördü" eserinden okumalarla oluşturduğu bir de albüm kaydetmiştir. Bu albümün müziklerini Mick Harvey yapmıştır. Sonrasında ise sınırlı sayıda bir baskıya da dönüşecek olan tek gösterimlik (bir kukla ile de desteklenen) teatral bir sunumu yapılmıştır.
Kitabın genel gidişatı içsel bir sesleniş tarzındadır, eserde sonuna dek bu monolog havasını korur Cave. Amerikanın medeniyete uzak topraklarında bir doğum anlatısıyla hatta doğumun öncesinin aktarısıyla başlar kitap, başkahraman Euchrid Eucrow sapkın ilişkiler ve alkolle harmanlanmış bir aile yapısının ürünü zekâ özürlü, doğuştan dilsiz ve epileptik sanrılarla boğuşmakta olan bir erkek çocuğudur. Tanrısal olduğuna kanaat getirdiği nebisel güdülerini bulunduğu yoz ve cehennemi ortamda salt kendi içinde saklı tutmakta ve Tanrısının kendisini "kurtaracağı" anı beklemektedir. Eser ilerledikçe tanrısal görevine giderek daha fazla inanan ve bağlanan kahraman yaşadığı çeşitli sanrısallıklar ve kurgularla bir tür "tanrının kılıcı" formunu almaktadır. Eser başından sonuna değin fantastikleşen grotesk ve sadist unsurlarla muazzam şekilde bezenmekte ve okuyucuyu soluksuz bir metnin içine saplamaktadır. (Arka kapak ve basın bildirisinden) [Başa dön]

"Kaybedenler Kulübü"

Kaybedenler KulübüRichard Perez | Çeviri: Nur Nirven / Say Yayınları - Roman; 240 s.
Yazar Martin Sierra, hayatını kazanmak için sevmediği bir işte çalışmaktadır. Sistemle uyum içinde yaşayamaz, ama gerçek bir başkaldırıda da bulunamaz. Onun yerine New York'un gece hayatında kendini unutmaya çalışır. Yazdıklarını bir türlü yayımlatamaz. Yayınevlerinden gelen ret mektupları koleksiyonuna her gün bir yenisi eklenir. Yalnızlığını kişisel ilanlarla giderir. Tuhaf ilişkilerde kendini kaybeder. Rüyalarının kadınıyla tanışır, ama bir türlü aşkını itiraf edemez.
Bukowski tadında, aykırı, enerjik, mizah dolu, tüm dünyada yankılar uyandıran bir roman. Hayatın kıyısında yaşayanların, kaybedenlerin öyküsü.
Okur Yorumu:
Kitabın yazarı, bizi hiçbir kitabını yayımlatamamış bir yazar olan Martin Sierra'nın dünyasına dahil ederken, aslında modern dünyanın materyalist kültürüne ayak uyduramayan bizlerin yaşamına da bir pencere aralıyor. Martin Sierra'yı kaybedenler kulübünün daimi bir üyesi yapan sadece hayatının her alanındaki başarısızlıklarının yayınevlerinden gelen ret mektupları gibi üst üste yığılması değil, kendisiyle yaşadığı dünya arasında bir bağlantı arayıp bulamayışıdır. Bu bağlantıyı sağlayabilmek için kendisine yakın bir ruh, hayatta neyin gerçekten önemli olduğu konusunda onunla aynı görüşte olan bir dost ihtiyacında olduğunu hisseder. Fakat aradığı aşkın telefonu hep meşgul çalmaktadır. Martin Sierra gibi aşkı arayan, aşkı bulan, aşkı bulduğunu sanan, aşkı bulma umuduyla yanıp tutuşan herkesin katıldığı bir kulüptür bu. [Başa dön]
Kaynak: http://www.saykitap.com/BSWeb/KitapDetay.aspx?kID=92283#

"Netame"

NetameSadi Güran - Deniz Cuylan - Senem Akçay | Alef Yayınları - Grafik/Roman/Albüm; 152 s.
Dünyada ve Türkiye'de çok az denenmiş çarpıcı bir tür olan grafik roman türünde cesur bir deneme. Kitap, illüstrasyonların müzikle ve her ikisinin de öykülerle örtüştüğü sinematografik bir tat barındırıyor.
Üç disiplinin birbiri içine geçtiği bu grafik roman/albüm, aynı hikâyeleri, yetkin oldukları farklı dillerde anlatan üç arkadaşın ürünü. İllüstratör Sadi Güran, Portecho ve Maya gruplarından bildiğimiz müzisyen-prodüktör Deniz Cuylan ve mimar-yazar Senem Akçay'ın ortak bir çalışması.
İhtişamlı, karanlık ve kalbi kırık bir şehirde geçen, gerçek dışına kayan ama gerçekten beslenen bu hikâyeler, kitaptaki resim ve müziklerden ilhamını alıyor.
Eser boyunca müzik, metin ve illüstrasyonlar, cümleleri tek başlarına kurmak yerine birbirlerine boş alanlar bırakarak, hatta zaman zaman kendilerini unutturarak ilerliyorlar. Tüm anlatıları birleştiren ortak duygu ise tekinsizlik.
Netame, okuyucuyu iç yolculuğa sürükleyen bir kitap, kendisi de bir yolculuk hikayesi. Genelden çok detaya yönelen, karakterlerin etraflarına sıradan hayatlarını örmek yerine bir anda onları yaşadıkları tekinsiz bir duruma indirgeyen. Bu da onu alışıldık bir roman/hikâye betimlemesinin dışına itiyor.
Alef Yayınevi bu özel çalışmayı yayınlayarak grafik roman türünde Türkiye'de önemli bir ilke imza attı.
Bant Dergisi, Eylül sayısında Netame'ye geniş yer ayırdı. Çeşitli yayın organlarından sanatçıların kitapla ilgili söyleşileri ve şehrin iki yakasında düzenlenecek tanıtımları takip edilebilir. (Basın Bülteninden)

"NETAME"Lİ BİR RUH ÜÇLEMESİ
İlüstratör Sadi Güran, müzisyen Deniz Cuylan ve mimar/yazar Senem Akçay 'Netame' adlı bir kitapla huzurlarımızda! Yeteneklerinden, hayattaki meselelerinden ortaya çıkardıkları, birleştirdikleri bir ruh üçlemesi 'Netame'. Kitap Alef Yayınları'ndan çıktı. Netame: Tekinsiz, çok dilli, zamansız ve mekânsız, yalnız bir kahramanın sözü, müziği, resmi. Sadi Güran, Deniz Cuylan ve Senem Akçay'la buluştuk, kitabın öyküsünü onların ağzından dinledik.
"Netame"ye start verdiğiniz ilk anı hatırlıyor musunuz?
Deniz Cuylan: Bir keresinde evimde buluştuğumuzu, hikâyeler şöyle olsun, şöyle bir havaya sahip olsun, müzikle ilüstrasyonu nasıl bir araya getiririz diye konuştuğumuzu hatırlıyorum. Aklımızda bir kitap, bunun içine de bir CD koymak yoktu. Hoşumuza gidenin daha çok hikâye yazmak olduğunu anladık. Bir şehri kurgulamak, bir karakteri düşünüp konuşturmaktan hoşlanıyoruz.
Çizginin, notaların, sözcüklerin yola girmesi, hikâyenin şekillenip vücut bulması, olgunlaşması, bir kitap-CD haline dönüşmesi tam olarak nasıl oldu?
D.C.: Bütün o kafamızdaki eskizleri somutlaştıran güç, onu hemen yapma isteği, birbirimizi mutlu etmekten geçiyor. Sadi'nin ilüstrasyon yapma heyecanını yükseltebilmek için hemen o müziği ortaya çıkarmak istedim. Dolayısıyla kitabı oluşturma süreci birbirimizi heyecanlandırmaktan ibaret.
Söz/yazı hangi aşamada devreye girdi?
Sadi Güran: Başından beri çok içgüdüsel olarak ilerliyorduk, bizi tatmin eden, olması gereken son hali değildi.
D.C.: İnsanlardan, hatta yayınevlerinden şöyle sorular geliyordu: 'Şimdi insanlar CD'yi koyup, play'e basıp, aynı anda da kitabı okumak zorundalar mı?' Hayretler içinde kalıyorduk. Bu soruların sonunda anladık ki, bizim için çok bütün olan bir dünya, aslında dışarıdan 'Netame'ye bakan için o kadar da bütün değil. İnsanların kafası karışıyordu. Müzikle ilüstrasyonu bir araya getirmesi için de, yazılı bir metne ihtiyaç duyduk.
Senem Akçay: Aslında Sadi'yle Deniz'den bana gelen bir teklifti bu. Üçümüz de bir arkadaş grubu içinde birbirimizi etkileyen karakterler olarak varolduk hep. Hikâyeleri yazmaya başladığımda da hiç zorlanmadım, konu hiç yabancı değildi. Sanki o dünyada yaşıyor gibiydik.
Sadi ve Deniz sana ne anlattılar, önüne nasıl bir dünya koydular?
S.A: Bu yazılar alışılageldik bir formatta değil, roman değil, hikâye değil. Onlardan aldığım duygulara hitap ediyor. Ortaya çıkan şehir de bir fondu benim için. O fon bir şekilde beni sınırladı, ama söylemek istediklerim için de bir şehir yaratmışlardı.
Peki netameye, bu tekinsizlik meselesine nasıl takıldınız?
D.C.: Kuramsal altyapısından çok, teknik bir problem olarak ortaya çıktı. Çünkü farklı disiplinlerden insanlar bir araya geldiğinde ortak bir nokta bulamazlarsa eğer, bütün işler zorlama geliyor kulağa da, göze de. Bu zorlamayı aşmak için tutunacak bir direk lazım. Herkesin de o direğe kendini bağlayarak işlerini yapması gerekiyor. Bu direğin ne olacağını düşündük diyebilirim. Bütün bu hikâyeleri birbirine bağlayacak olan ne? Bir müzik yaparken temelinde düşündüğüm duygu ne olacak? İşte Sadi'yi Sadi yapan bu proje ne? Ortaya biraz gotik, biraz da tekinsiz hikâyeler çıktı. Hikâyelerin tertemiz olmayan, ters köşeden vuracak, biraz da acı tarafları olmalıydı. Rahatsız hissettiren, sıkıntıyı derinden veren hikâyeler… Etrafında döneceğimiz duygumuz tekinsizlikti. O yüzden de çok güzel bir kelime olduğu için 'netameli'den 'Netame' ortaya çıktı.
Zamansız ve mekânsız bir anlatım söz konusu.
D.C.: Bu aşamada kendi karakterlerimizden bahsetmek gerekiyor. Çocukluğumun bir bölümü denizde, teknede geçti ve bir denizci için, herhangi bir liman onun evi gibi olur. Annemden ve babamdan öğrendiğim de bu. Dünya vatandaşı olmak, hiçbir yere ait olmamak, aynı zamanda bir yerden çıktığını da hafif hafif bilmek, köklerini çok da derin derin bir yere salmamak, bunları öğrenerek büyüdüm.
S.A.: Hiçbir zaman çok büyük bir aidiyet duygusu duymadım, hiçbir şeye. Hep tekildim. Bunun sıkıntısı da, tekinsiz bir his. Ait olmamak tekinsizlik veriyor.
Şarkıların adları İngilizce… İngilizce o yersiz yurtsuzluğu karşılıyor mu?
S.A.: Bir yere ait olmamakla ilgili.
D.C.: Sadece İngilizce olsa bunu söylemek zor olabilir. Senem yedi yıl, lise hayatı boyunca İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Ben Fransız lisesinde okudum, Türkçe konuşana eşek kulağı takılırdı. Etkilendiğimiz kültürlerde, Türkçe kadar İngilizce ve Fransızca da konuşuluyor.
'Netame'nin kahramanı Maketçi tekinsiz, telaşlı biri.
D.C.: Maketçi'nin hikâyesi aslında 'Netame'nin hikâyesi.
S.G.: Evet, kıpır kıpır, huzursuz, altında sanki hep bir çivi var. Maketçi'nin hareketliliği tekinsizliğinin ifadesi.
Maketçi güvenilir biri mi? Diğer yandan büyük bir özgüveni de var.
S.A.: Üretiminin getirdiği bir tekinsizlik gibi. Karakterleri konuştururken, şöyle bir cümle geçiyor aralarında: Ya size yazılan ezgi hoşunuza gitmediyse…
D.C.: Maketçi güvenilmez olduğunu biliyor, kendine güveni olmasa o netameyi oluşturması mümkün değil. Ayrıca bu kitabı oluşturması, bu yazıları yazması, müzikleri, çizgileri ortaya çıkarması mümkün değil. Evet, bunun altında çok büyük bir özgüven var. Kitap o yüzden, 'all i can say'le (bütün söyleyebileceğim bu) başlayıp, 'all i can do'yla (bütün yapabildiklerim) bitiyor.
Hiç profesyonel yardım aldınız mı siz?
S.A.: Bilmiyorum, çeşitli teşhisler konabilir tabii.
S.G.: Doktorunun sana ettiği bir laf vardı. Neydi o?
S.A.: Sizin gibi entelektüel tipler bunu bir yaşam biçimi zanneder, ama siz depresyondasınız.
Ayşegül Oğuz / Radikal Kitap / 31 Ağustos 2007 [Başa dön]

"Suskunlar"

Suskunlar İhsan Oktay Anar | İletişim Yayınevi- Roman; 269 s.
Eflâtun rengi hayaller kuran bir "suskun"un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin "gerçekliği"nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek. Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin "nefesini üfleyen" ve ona "can veren" bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar'ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır. Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi. "Suskunlar"ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de "suskunlar"dan biri olacaksınız… (Arka Kapak) [Başa dön]

"Köpek Suratlı Maymun"

Köpek Suratlı MaymunYaroslav Haşek | Çeviri: Ülkü Tamer / Merkez Kitaplar - Öykü; 111 s.
Kafka'nın çağdaşı, Çek edebiyatının mizahi yüzü, üretken kalemi Yaroslav Haşek'ten öyküler Ülkü Tamer'in enfes çevirisiyle Merkez Kitaplar'dan çıktı.
Sıradan insanın, sıra dışı hayvanların, Prag metropolünün, Doğu Avrupa kırsalının keskin bir zekâyla gözlenmiş, eğlenceli bir dille aktarılmış anekdotları. Otoritenin bönlüğü ve bürokrasinin saçmalığı karşısında gülümseten tavırlarıyla yankesiciler, ayyaşlar, dolandırıcılar… Unutulmaz Aslan Asker Şvayk'ın yanına eklenebilecek pek çok küçük insan portresi, gündelik hayatın saçmalıklarını yüzümüze vurabiliyorlar. Ülkü Tamer 'in enfes çevirisiyle…
"Haşek büyük bir humour ustasıydı. İleride belki de Cervantes ve Rabelais'yle aynı düzeyde tutulacaktır." - Max Brod
"Haşek' in anlatılarındaki neşe ve neredeyse küçümseye varan ironi, gerçekçiliğine ve kendi yaşamına yakından bağlıdır. Yaşam biçimi yazılarına ve kendini ifade ediş biçimine malzeme sağlamıştır." - Jan Culik [Başa dön]

"Gösteri Peygamberi"

Gösteri PeygamberiChuck Palahniuk | Çeviri: Funda Uncu Irklı / Ayrıntı Yayınları - Roman; 273 s.
Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı… Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk… Gösteri Peygamberi, yeni bir biryılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılğınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama…
Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri. Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak ve gerekli olduğunda ölmek. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor… Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı 'dış dünya'nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis'e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır… Ve 'intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.' Chuck Palahnluk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanın gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü'nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği. (Arka Kapak) [Başa dön]
Daha fazla bilgi: http://www.mavimelek.com/chuck_palahniuk.htm

"Baden Baden'de Yaz"

Baden Baden'de YazLeonid Tsıpkin | Çeviri: Kayhan Yükseler / YKY - Roman; 160 s.
Bu sıra dışı roman, adsız ama açıkça Tsıpkin'in kendisinden başkası olmayan Yahudi anlatıcısının Moskova'dan Leningrad'a 1970'lerdeki tren yolculuğu ile başlar. Orada hayranı olduğu Dostoyevski'nin son günlerini geçirdiği evi ziyaret etmeyi planlamıştır. Trende Dostoyevski'nin ikinci eşi Anna Grigoriyevna'nın günlüğünü okumaya koyulur. Yolculuk sırasında Tsıpkin'in düşüncesi iki paralel alanda ilerler. Ortaya çıkan iki katmanlı bir anlatıdır. Birincisi güçlü bir yaratıcı düş: 1867'de Dostoyevski ve Anna'nın yurt dışında geçirdikleri baharı ve yazı, özellikle Baden Baden'deki fırtınalı günlerini ve daha sonra Dostoyevski'nin Petersburg'daki ölümünü tahayyül. Diğeri Yahudi anlatıcı -yazarın kendi hikâyesi: 1934-37 Büyük Terör'ünden 1970'lere Sovyet gerçekliğiyle ve güçlü bir yaratıcı olduğu kadar bağnaz bir Yahudi düşmanı olan Dostoyevski'ye duyduğu hayranlıkla yüzleşmesi.
TADIMLIK
Ondan af dilemeye geldiği ve yüzmeye başladıkları geceleyin Fedya, onu bir tarafa sürükleyen karşı akıntıya yine kapıldı ve boğulacağını hissetti. Anna Grigoriyevna kâh ileri doğru yüzerek, ona bakarak, onu kendisini izlemeye davet ederek, kâh ona çok yakın yüzerek, gözlerinin içine bakarak, ona ellerini uzatarak, neredeyse onu tutarak, kâh yemyeşil suların diplerine dalıp, ortadan kayboluşuyla onu korkutmaya kalkışarak yardım etmeye çalışıyordu, - ama akıntı insafsızca ve müthiş bir hızla onu sürükleyip götürüyordu, - mücadeleyi hemen hemen bırakmıştı, - su daha da hızla üzerine kapanıyordu, dalgalanan yeşil su kütlesi içinden patlak, renksiz gözleriyle yayvan bir yüz belirmişti - bu yüz şişmiş, davul gibi olmuştu, şişirilmiş hava balonu gibi, kıpkırmızı, vaşak bakışlı çok tanıdık bir yüze dönüşerek, bir gün önce dağın eteğinde durarak, kahkaha atarak, kudurarak onu gösteren onlarca, yüzlerce el şimdi ona uzanmıştı, dev bir akrebin kolları gibi, - son, umutsuz bir çabaya girdi, ne ki bedeni iradesizce gevşedi, hızla ve kaçınılmaz biçimde dibe indi.
Kaynak: http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=2264 [Başa dön]

"Kardeşim Budala"

Kardeşim BudalaMichel del Castillo | Çeviri: Aykut Derman / Can Yayınları - Edebiyat; 290 s.
Bir deneme değil bu yazdığım, eleştirel bir inceleme de değil. Seninle karşılaştığımız günden bu yana, yüreğimden kopanı karşılıklı paylaştığımız heyecanlı bir içtenlikle kağıda döküyorum. Sana sesleniyorum, Fedor. İyi, güzel de, sana senin hakkında ne öğretebilirim ki? Şunu belki: Bir yazar hiçbir zaman kendine ait değildir; Sen, benim damarlarımda dolaşan kanda yaşıyorsun, sorduğun sorular sinir hücrelerime işlenmiş. Sen benim için, kendinden sonra gelenlere yapıtlarıyla yol gösteren bir usta olmakla kalmadan; bunun hep ötesindeydin; ciğerlerime çektiğim hava oldun. Ben, senin yarattığın kişilerden biriyim, Fedor. Kitaplarını yutarcasına okuyan o şaşkın çocuklardan biri olmakla başladım işe. Sana on üç-on dört yaşlarında Barcelona'da rastladım ve ilk bakışta tanıdım, çünkü doğduğumdan beri senin içinde yaşıyordum ben. Senin adını, Fedya, ilk romanımın, Çağımızın Çocuğu'nun ilk sayfasına yazdım. Beni senden daha iyi kim anlayabilirdi? Böyle sesleniyor Michel del Castillo, ustası Dostoyevski'ye 'Kardeşim Budala'da. Ve roman, eleştirel deneme, yaşamöyküsü olmayan, ama hepsinden izler taşıyan bu kitabı bitirdiğimizde, aralarındaki diyaloğun sona ermediğini, 'suçlarından' ve 'cezalarından' birbirlerine sonsuza kadar fısıldayarak söz etmeyi sürdüreceklerini hissediyoruz. Aralarına girmiş biz okurlara da kitabı kapatıp usulca geri çekilmek düşüyor. (Arka Kapak) [Başa dön]

"Lucifer'ın Bisikleti"

küçük İskender | Sel Yayıncılık- Deneme; 184 s.
Kenan Evren'e yazılmış sitem dolu mektuptan Bülent Ersoy'un acıklı konumuna, Orhan Veli'nin pardösüsünden gay jigololarla takılan banka müdürlerine, Burroughs'un karısını neden öldürdüğünden futbolun cinsel yorumuna, Kurt Cobain'in trajedisinden bar köşelerinde kendi kendine laflayan adamlara, bütün hepsinin hayatının bir kenarında
Lucifer bisiklete biniyor. Küçük İskender sizin için şeytanla konuştu. (Arka Kapak) [Başa dön]
Daha fazla bilgi: http://www.mavimelek.com/luciferinbisikleti.htm

"Ölüm Üzerine"

Ölüm ÜzerineElias Canetti | Çeviri: Gürsel Aytaç / Payel Yayınları - Deneme; 127 s.
"Bugün karar verdim: Ölüme karşı düşüncelerimi yazacağım, rasgele aklıma geldiği gibi, herhangi bir bağ kurmadan ve sıkı bir plana boyun eğmeden. Kalbimde ölümü zorlayan silahı bilemeden bu savaşın geçip gitmesine izin vermem. Bu silah acı verecek ve sinsi olacak, savaşa uygun olacak. Onu daha geniş bir zamanda, şakalarla ve cüretli tehditlerle atlatmak isterdim; ölümün yenilgisini bir maskeli balo gibi tasavvur ederdim; ve elli çeşit kıyafetle, bir sürü suikastçıyla ona yanaşmak isterdim. Günün peş peşe zaferleriyle yetinmeyip o, sağdan soldan girişti bana. Havayı ve denizi görüyor, en küçük şey gibi en büyük şey de onun için tanıdık ve geçerli, her şeyin birden üstüne yürüyor, hiçbir şey için kendine zaman tanımıyor. Böylece, bana da zaman kalmıyor. Ben de alimden geldiği gibi yakalamalıyım onu ve nerede olursa olsun rasgele bir yere çivilemeliyim. Ona şimdi tabutlar hazırlayamam, bunları hiç de süsleyemem, en azından süslü olanları sert, parmaklıklı anıtmezarlara koyabilirim.
Pascal otuz dokuzuna kadar yaşadı, ben yakında otuz yediyim. Onun kaderiyle hesaplarsak benim temiz iki yılım daha var. Ne acele! O, Hıristiyanlığın savunması için düzensiz fikirler bıraktı arkasında. Bense, insanın ölüme karşı savunulması üzerine düşüncelerimi toparlamak istiyorum. Eğer günün birinde olacaksa –demek ki olacak- kesinlikle olacaksa, o zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün başında ölmek isterim." (Kitaptan)

ANONİM ÖLÜM
Ölüm içimizde midir, yoksa ona dışarıdan maruz mu kalırız? Ölüme doğru ilerler miyiz yoksa ölüm mü bize doğru gelir? Canetti'ye göre, 'ölüm bize doğru gelir ve geriye itilmelidir'

"Hakkında konuşulamayan konusunda susmalı," der Wittgenstein. Ölüm de hakkında konuşulamayan bir yaşantı olarak susulması gereken bir konu mu o zaman? Öyle ya, onu deneyimlediğimiz anda her şey biter, ulaşıldığı anda yok olur, demek ki ölüm üzerine konuşulsa bile bu konuşma ancak onun çevresinde dolanan, ama ne yazık ki ona temas etmeyen bir konuşmadır.
Onu asla ölmeden yaşayamayız, yaşayanları seyrettiğimizde nasıl ölündüğü hakkında belki birtakım izlenimler ediniriz, ama asla nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz. Bu demek ki ölüm bize her zaman kapalı ve karanlık kalacak bir deneyim. Bunları ontolojik bir gerçeklik olarak öne sürdüm. Ama tabii ölüm aynı zamanda sosyolojik ve kültürel bir olgudur da. Değil mi ya, birçok kültürel olgu gibi ölüm de tarih boyunca şekil değiştirmiş, toplumdaki yeri ve algılanışı dönüşüm göstermiştir.
Örneğin şunu diyebilir miyiz acaba? Ölüm eskiden daha merkezi bir yer tutarken şimdi toplumsal yaşamdan iyice dışlanmıştır. Önceden ölüler yaşadığımız yere, örneğin evlerimizin bahçesine gömülürdü de daha çok iç içe olurduk ölüyle ve ölümle. Şimdi ise epey bir zamandır kentlerin dışına sürülen mezarlıklara yığıyoruz ölülerimizi. Bu, ölümden kaçma, onu göz ardı etme çabasıyla ölüm düşüncesinden kurtulma çabası olarak değerlendirilebilir mi? Aman, gözden uzak olsun da! Eskiden sadece kendi yakın çevremizdeki ölümlerle içli dışlı olurken, şimdi dünyanın her yanından ölüm görüntülerini görüyoruz, haberlerini işitiyoruz. Bu şu demek ki, eskiden ölüm daha niteliksel bir şeyken (yani daha gerçek, daha öze ilişkin bir şeyken) şimdi gelişen iletişim teknolojisi sayesinde daha niceliksel bir şeye dönüşüp gerçekliğini daha çok yitirdi; biçimsel bir jeste dönüştü. Ölüm her yerde, işte bu yüzden seyreldi, ağırlığını yitirip hafifleşti ve gerçek dışı bir kimlik kazandı.
1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olmakla kalmayıp aynı zamanda çok da iyi bir yazar ve dikine düşünen bir kişi olarak Elias Canetti, "Ölüm Üzerine" adlı kitabında, insanın en temel gerçeği üzerine düşüncelerini bir tür aforizmalar halinde okurlara iletiyor. Kitapta belirgin bir şekilde ortaya konan ve benim de çok uzun zamandır üzerinde düşündüğüm şey şu: Ölüm içsel bir yaşantı mıdır, yoksa bize dışarıdan gelen bir saldırı mıdır? Yani: Ölüm içimizde midir, yoksa biz ona dışarıdan maruz mu kalırız? Ölüme koşar mıyız, ona doğru ilerler miyiz, yoksa ölüm mü bize doğru gelir. Canetti'ye göre, "biz ölüme doğru koşmayız, fakat ölüm bize doğru gelir ve geriye itilmelidir." (s. 116) Ben bu konuda hâlâ kararsızım.
Ölümün beklenmedikliğidir de biraz onu korkunç kılan. "Her ölüm erken ölümdür" her zaman. Ani ölüm ile uzun süren yavaş ölüm üzerinde de çok düşünülmüştür. Kimi ani ölümle ölmeyi yeğlerken ben yavaş ölümü tercih erdim; hiç olmazsa yarım bırakmamak ve ölmeden önce tamamlamak için; aynı zamanda da ölüme hazırlanmak için.
Canetti, kitabı oluşturan notlarında, ölümün insanın kişiliğini ortadan kaldırıp kaldırmadığı üzerine de düşünüyor. Sağken her insan öyle ya da böyle bir kişiliğe sahiptir. Bir şey imler, temsil eder, hakikatte yer alır. Peki ama ölen insan hemen bir et yığınına dönüşüp anonimleşir mi? Zamanın ve tarihin ve tabii ki hakikatin dışına mı atılır? Gerçi insanoğlu buna karşı, mezar taşlarıyla, oraya kazıdığı isimle karşı durmaya çalışmıştır. Orada sadece bir ölü değil, bir zamanlar yaşamış olan ve belki de hâlâ hayallerimizde, sözlerimizde de olsa yaşamaya devam belirli bir kişi yatmaktadır. Mezar taşları anonimleşmeye karşı bir direnç olarak da okunabilir. Belki de insan öldükten sonra gerçek kimliği şekillenip varlık kazanır. Ölüler öldükten sonra da aramızda en azından belli bir süre yaşamaya devam eder. Daha sonra, birkaç kuşak sonra ise anonimleşerek yok olurlar. (Sanat bu yok oluşa karşı bir tür diklenmedir.)
Canetti'ye gelince, o, ölüme seksen yaşında şu satırları yazarak meydan okumayı sürdürüyordu: "Eğer bir gün olacaksa demek ki olacak, kesinlikle olacaksa, o zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün başında ölmek isterim."
Yaşam her şeye karşın ölüme karşı bir tehdit değil midir?
Osman Çakmakçı
Kaynak: http://www.karakutu.com/News4109/osman-cakmakci-anonim-olum-elias-canetti
[Başa dön]

 

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics