MaviMelek
"Niçin dünyaya geldiğini bilmiyor musun? Anlatmalısın, anlatmalısın, ayrıca acıkmalısın, susamalısın… sonun korkunç, sefil olmalı! Bunu bilmiyor musun?" - Pavese

[Öykü]"Mayhoş Bir Yosun" | Armağan Altay

Mayhoş Bir Yosun | Yusif Katanov

"HİÇBİR ŞEY OLMAK İSTEMİYORUM"

Bazen aklıma öyle apansız gelirdi ki, sanki göğsüme bir mermi saplanmış gibi gözlerimi sımsıkı yumar ve sessizce çekip gitmesini beklerdim. Yirmi senelik radyoda çalan bestesiz, güftesiz şarkıları dinlerken, yirmi sene önce okuduğum kitapları tekrar okurken gelirdi aklıma. Geldiği yer aklımda değildi sanki, birdenbire gözlerimin önünde toprak karası teni beliriverir, birlikte geçirdiğimiz zaman, hayatın birlikte öğrendiğimiz renkleri, bir hüzün alevi gibi bütün düşüncelerimi sarardı. Vaktinde gözlerimin önünden ayırmadığım, bir şah damarı mesafesinde seyrettiğim yüzü, siyah kirpiklerinin bir imparatorluğu sınırlarcasına çevrelediği gözleri, aradan hiç gibi geçen zamanla birlikte sislenmiş olurdu ve ben bu yüzden pişmanlıktan kahrolurdum. İkimize dair bütün kederleri sahiplenmeyi göze alarak, onun benimle tekrar konuşmasını isterdim. Ne olursa olsun, yeter ki bir şeyler söylesin derdim. Çünkü özlemiştim, çünkü yalnızdım. Çünkü çok acı çekmiştim ve çektiğim acı, kendisini yok edecek hiçbir bilgiyi bana getirmemişti. Kesin ve şüphesiz bir anlamsızlığa razı olarak, onunla, o sonbahar akşamı, o ıssız yolu, fazla konuşmadan, sözcüklere gerek duymadan, bir saniye sonrasını düşünmeden, sanki her an vahiyler alıyormuşçasına hareket ederek, öpüşerek, sarılarak yürümek isterdim.

Sonra gözlerimi yavaş yavaş açar ve gerçeği görürdüm. Uzaklaşmıştık. Aramızda bir çırpıda kat edebileceğimi sandığım ve katiyen yanıldığım, anılar dolusu mesafeler vardı. Onun “şimdi”sini merak ederdim. O zamandan bu zamanını değil, sadece “şimdi”sini. Sonra bu merakla birlikte sessizce çekip gider, beni yine bestesiz, güftesiz şarkılar ve defalarca okuduğum kitaplarla baş başa bırakırdı. Bir an, onu bana hatırlatan şeyin ne olduğunu düşünürdüm. Bulamazdım.

*

Sabah olurdu ve ben uyanırdım. Saat yedi buçuk derdim içimden, henüz vaktim var. Hiç konuşmadan, içimden hiçbir şey geçirmeden, şarkı söylemeden, küfür etmeden giyinir ve kendimi sokağa atardım.
Dışarıda Ankara bir şehir değil, bizzat kar olurdu. Pastaneye kadar zor yürürdüm. Ahbap olduğum fırıncıya bir selam verir, sonra gözlerimin kenarlarında katılaşan çapakları yıkamak için pastanenin lavabosuna giderdim. Her zaman oturduğum masaya oturduğumda, cebimdeki sigara paketini sanki havasız kalıp, ölecekmiş gibi masaya koyar ve beklerdim. Sonra garson önüme fırından yeni çıkmış poğaçaları bırakırdı. Yarım dakika sonra da çayımı getirirdi. Sırf tok karnına sigara içebilmenin özlemiyle, her sabah iki poğaça yer ve iki bardak da çay içerdim. Sigaramı yaktığımda düşünmeye başlardım, canım acırdı. Halime acırdım. Tanıdığım ve haline acıyabileceğim herkesin haline acırdım. Sonra saate bakardım. Dudaklarıma yapışan sigarayı rahatsız etmeden kalkar giderdim.
Yol boyunca bütün esmerler ona benzemeye başlardı. Hele fakülteye giden eski otobüsün içinde, neredeyse onu görür gibi olurdum. Olmasını istediğim her şeyle olan biten arasındaki fark, nasıl da utandırırdı beni. Bu yüzden hep susardım. Kimse beni tanısın istemezdim. Hatta tanıyanlar da unutsun isterdim. Savaşmak ya da vazgeçmek; ikisi de birbirinden zordu. Ağır belirsizliklerin, kirli kararsızlıkların arasında giderdim fakülte yolunu. Beni götüren de o kırmızı, eski otobüsler değil, alışkanlığımdı. Nefes almak kadar kötü bir alışkanlık.
Ümit etmek.

*

Ders başlar, öğrenciler dersliğe girerdi. Konuşamayacak denli yorgun görünürlerdi gözlerime. Ben de onlarla birlikte girerdim. Kimseyle göz göze gelmeden, kimseye selam vermek zorunda olmadan girerdim. Çünkü ben, olmak istediğim ben değildim, utanıyordum. Ben daha yorgundum. Sabaha kadar sorgulanmış, işkence edilmiş bir düşünce suçlusu gibi bitkindim. Üstelik o aklıma sokulup duruyordu. Hem de bunu kilometrelerce öteden yapıyordu.
Hevesli birkaç kız, birkaç oğlan, oyalardı hocayı. Müfredat, bir antikaydı ve bu yüzden değerliydi. Ben, önümde bir iki kitap ve defterden yaptığım uyduruk bir dekorun arkasında sessizce ve uyuyarak otururdum. Artık ilk günleri düşünmüyordum, bunu bana kimse itiraf ettiremezdi. Hevesli olduğum zamanları aklımdan bile geçirmiyordum. Güzel bir çocukluk yaşamıştım ve bunun bedelini ödüyordum. Zihnimdeki bütün büyülü çocukluk anıları silinene kadar acı çekmeye razıydım.
Üstad'ın da dediği gibi, hep okumasını umduğum üç beş kişiye yazmıştım. Ancak hiçbir zaman tanıyamayacağım başka üç beş kişi okumuştu yazdıklarımı. Mahvoluşumu yazdığımı düşünmüyordum artık; yazdıklarım beni mahvetmişti.
Ders biter, öğrenciler derslikten çıkardı. Kimisi başka bir derse gider, dersi olmayanlar da anasını bellediğim yerinde bir yerlere giderdi işte. Ben de olabildiğince gizemli bir suçlu gibi, atkımı boynuma sarar ve bir yere giderdim. Gözüm arada bir, bir yerden tanıdığım birilerine takılırdı. Yüksek sesle konuşuyor olurlardı bazen, bazen de kahkaha atıyor olurlardı. Hiç çekinmez, ben acı çekerken gülen herkesten kudurmuş gibi nefret ederdim. En azından, denerdim.

*

Bir gün karşıma çıkıverirdi. Ben eski bir dostla lak lak ederken, karşımdaki bankta otururdu. Güneş gibi taze olurdu. Yanaklarını görürdüm, söylediklerim manasını yitirirdi. Burnundaki gölgeleri görürdüm, gölgelere imrenirdim. O, bakışlarımda bir kin sezerdi, oysa ben ona bakmıyordum. Bunu hemen oracıkta anlatmak isterdim, ama o kulağını başka bir dudağa vermiş olurdu. Yanımda oturan ve beni dinleyen eski dost, beni asla doyuramayacak bir orospuya dönüşüverirdi. Tereddüt etmeden ondan da nefret ederdim. Yine de o kalkıp, arkadaşlarıyla benim asla giremeyeceğim Babil'e gidene kadar orada otururdum.
Karlar erirdi. Ben onların üzerine basarak yürürdüm. Eve gidene kadar içim içimi yerdi. Acaba zorbalık mı yapsaydım, diye düşünürdüm. Kalkıp yanına gitsem, üzerime çevrilmiş bütün şaşkın ve büsbütün suçlayıcı bakışları, Allah'mışım gibi hem korkutsam, hem sevindirsem. Ve onun elini tutup, “gel” desem. “Sana diyeceklerim var, yalnızca sana söyleyebilirim bunları. Kendime, kimseye bahsedemem. Daha önemli bir meselem yok benim. Başka hiçbir şey olmak istemiyorum. Gel.”
Sanki birileri bana bir tokat vururdu. “Sersem! Şu düşündüğün şeye bak. Sanki memleket meselesi.” Ben de ona bir tokat vururdum. Eve varıncaya kadar dövüşürdük. O kaçıp giderdi. Ben yatağıma uzanırdım. Sözüm ona toparlanamayacak kadar yorgun olurdum. Lakin asla uyuyabilecek kadar değil.
Tavanı seyrederdim. Selçuk'un para bandıyla tavana yapıştırdığı fosforlu yıldızların hafif hafif kımıldayışını seyrederdim. Posterler hep aynı olurdu. Yine Selçuk'un yazdığı yazıyı görürdüm duvarda; Selçuk'un kurşun kalemle yazdığı, çarpık bir yazı. Elle yazılmış bir “eleman aranıyor” ilanı gibi. Oysa o bir dizeydi:
“Sen,
her dem mayhoş bir yosun,
seviyorsun...”

*

Kaçak çay demlerdim. İçerken ağzımız buruşurdu. Pek aldırmazdık. Selçuk sabaha kadar bilgisayar başında oturur, çıldırmış gibi falına bakardı. Ben şiir yazardım, şiir okurdum. Aklıma bir şeyler gelir, bir şeyleri anımsar ve ağlardım. Durduk yere duygulanırdım. Sonra uyurdum. Ben uyurken Selçuk, belki yüzlerce kez izlediği porno filmleri izlerdi. Kötü çocuk olduğundan değil, Selçuk sadece gerçekti.

*

Sabah olurdu ve ben uyanırdım. Yine aynı başarısız şiiri yazar gibi çıkardım sokağa. Ankara, sulu kar olurdu. Üzerine basıp yürürdüm. Sabah namazından çıkmış bir ihtiyar selamlardı beni. Uzun ve dalgalı saçlarımı selamlardı. Başımı eğip homurdanırdım. Saat yedi buçuğu biraz geçmiş olurdu.
Paltomun kolları kirli olurdu, bir türlü yıkayacak cesareti bulamazdım. Sigara kokusuna gri bir kazak sinmişti, onu üzerime giyerdim. Paçalarımda rasgele çamurlar vardı. Otobüse binerdim. Otobüs beni hep bekletirdi, içimden şoförün anasına avradına küfrederdim. Elimde bir defter olurdu. Otobüste boş yer bulup oturduysam, yazdığım şiirleri okuyup sevinirdim. Elime para geçtiğinde o şiirleri yakıp, yerine yenilerini yazardım. Yine de o şiirlerin içinden kendimi çıkarabilmiş değilim.
Kütüphanenin raflarını anımsardım. Bir kitap olup, arkalara arkalara, gölgelere gölgelere gitmek, orada bir kitap olmak isterdim. Onun beni bulma ihtimali güçlenirdi. Kapağımı açar, beni saatlerce okurdu. Beni bulmazdı, okumazdı.
Aptalın biri yanımda saçma sapan konuşurdu. Ağzının orta yerine esaslı bir yumruk atmak isterdim. İstediğimle kalırdı. Ben de hiç kederlenmiyormuş gibi yürürdüm, bir masaya oturur, kaçak çaydan da beter çay içerdim. Şiir yazardım. Aklıma Selçuk gelirdi. Selçuk o sırada bir kahvehanede yasadışı bir işin arifesinde, voliyi vurmayı planlıyor olurdu. Oysa benim planlarımda Selçuk'la tanışmak dahi yoktu. Sanki bu yüzdenmiş gibi, Selçuk'un planları hep suya düşerdi. Ben pişman olmazdım, o da olmazdı. Ona hiç kızmazdım. Küçücük bir şaka yapsam, geberip giden annesini bile unutur, dünyalar onun olurdu. Konuşurdu da konuşurdu. Ben, elimde kâğıt ve kalem yokken dahi şiir yazardım.
Bana, “Sen harbi şairsin” derdi. “Öyle böyle değil vallahi, senin gibisine rastlamadım. Burada harcanacaksın, kaybolacaksın, bu gerçek. Bunlar da olmalı. Ama sen harbici şairsin. O Yüksel Caddesi'nde elinde kitaplarla dolaşan adam gibi değilsin. Ne işin var burada bilmem.”
Ben de bilmezdim. Kaçak çay demlerdim. İçerken ağzımız buruşurdu. Aldırmazdık. Selçuk'un beni şair gördüğü kadar kimse göremezdi, bunu biliyordum. Yeni yazdığım bir şiiri ilk ona okuduğumda, beni yüzünde belli belirsiz bir tebessümle dinler, şiir hakikaten iyiyse, “Allah!” diye bağırır, aşka gelirdi. Kimse benim için Selçuk kadar iyi bir şiir otoritesi olamadı, şiirlerimin nasıl şeyler olduğunu bana sadece o anlatabildi. Bu yüzden o öldükten sonra kimseye şiir okumadım. Bu bir yemindir.

*

Pastaneye bir kız gelmişti. Kasaya bakardı. Adı Pınar'dı. Onu sadece Selçuk bilirdi. Boylu poslu, manken gibi bir şeydi. Kısacık siyah saçları vardı. Önümden, alakasız bir zamanda aklıma gelen ama elime kalem aldığımda asla hatırlayamadığım bir mısra gibi geçerdi. Çayımı içerdim. Onu seyrederdim. Aklıma ansızın gelen toprak yüzlüye ihanet ederdim. İyice saçmalardım, çirkinleşirdim.
Akşamları sevgilisi alırdı Pınar'ı. Metroya binerken görürdüm. Oğlan hıyarın tekiydi. Yüzünde hep salakça bir tebessüm olurdu. Benim gibi sert sert, yabancı yabancı bakmazdı. Benim bildiğim kadar bilmezdi hiçbir şeyi, belki ondan böyleydi. Belki de ondan unuturdum mısraları. Pınar, onu kestiğimi anlardı. Hoşuna giderdi. Sevgilisinin yanında beni gördüğünde utanır, başını önüne eğerdi. Yanındaki salağın şakalarına gülmezdi. Pınar'la tek kelime konuşmuş değilim, isterseniz bulup kendisine sorun.
Hayır hayır, yalan söylüyorum.
Ankara, kuru toprak olunca ben direnmeyi bırakırdım. Alem cümbür cemaat yaşardı. Ben basıp giderdim. Selçuk benimle vedalaşamazdı. Ben de bir türlü hiçbir şeyle vedalaşamazdım. Bu tuhaf hikâye hiç bitmezdi.
Azalırdı ama bitmezdi.

~~~
Sayı: 42, Yayın tarihi: 15/11/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics