MaviMelek
"Nice gün'ler geçip gitti, gidecek, bir gün GÜN bile olmaktan çıkacak, öyleyse bu çabanın anlamı ne? Yok anlamı." – "Mızıkalı Yürüyüş" / Vüs'at. O. Bener

[Öykü] "Memur" | Emirhan Burak Aydın

Alex Bramwell

"SANKİ DEV BİR CÜMLE VARDI ORTADA, HERKES KENDİ PAYINI SÖYLÜYORDU"

Onu kutsayın, ona acıyın, ondan korkun lütfen. Dikkat edin, bak orada işte. Aklı karanlıkta. Masasının arkasında duruyor. Elleri gökyüzüne açılmış. Boynuna kadar çekilmiş kravatının siyahlığında kaybolun, ceketi hemen yanda. Kahverengi. Gözleri kapanmış, dua ediyor sanki. Soğuk odada, milyarlarca labirentin ortasında, oksijenin gerçekliğinin şüpheli olduğu bu yerde, sandalyesinin üstünde oturuyor. Pencereler kapalı. Memur nefes alıp veriyor hızlıca. Ses mi çıkıyor ağzından? Konuşabiliyor mu o?
“Parmak uçlarımda yılanlar hissediyorum.”
Elleri uyumuş olmalı. Peki telefon bu konuda ne düşünüyor? İşin doğrusu Memur, telefonun umurunda bile değil. Telefon sadece çalıyor. O kadar. Sesi yankılanmıyor bile bu odada. Kaynağından kaçtıktan sonra anında yutuluyor.
“Açmalıyım telefonu değil mi?”
Kendi kendine sorular sormaya alıştı Memur. Herkesin ona bir şeyler sorduğu bir dünyada o kendisine soru niye soramasın? Dua eder gibi kaldırdığı ellerini masaya indiriyor. Minik bir pat sesi yayılıyor etrafa ve paramparça oluyor. Telefonu açıyor. Heyecanlı bir ses hemen başlıyor konuşmaya. Memur ise gözlerini kırpıp duruyor. Işığa alışmamışlar. “Ne kadar zamandır gözlerim kapalı?” diye düşünüyor. Telefonun öbür tarafında kusar gibi konuşan kişi susmuyor. Kadın mı erkek mi o bile belli değil.
“Alo?” diye araya giriyor Memur.
Ses gelmiyor telefondan. Hiç çalmamış mıydı acaba? Memur gülüyor. “Yok artık” diye düşünüyor. “Duydum çaldığını…” Bu duruma sıkıldığı yüzünden belli. Suratının ortasında bir kara delik büyüyor ve bütün ışığı içine çekiyor gibi. Masanın üstünde duran ellerine bakıyor şimdi. Parmak uçlarını, tırnaklarını inceliyor. Ellerinin altında bir kâğıt var, sağ elinin olduğu tarafta birkaç dosya duruyor. Sol elinin olduğu tarafta ise bir masa lambası. Masasının önünde iki tane sandalye var. Duvarlarda resim yok. Griye boyanmışlar. Memur tam karşısında duran kapıya bakıyor. İçi gidiyor bu görüntü karşısında. Ona ulaşmak istiyor. Kapının yanındaki duvar saati ise kötü kötü bakıyor suratına. Gözünü ondan kaçırıp tekrar kapıya bakıyor Memur.
“Ne kadar da güzel…”
Kapı aniden bir adam doğuruyor. Sinirli birisi bu adam. Kıpkırmızı suratı ve burnunun altında bekleyen bir bıyığı var. Bağırmaya başlıyor. Oda korkudan titriyor.
“Bana baksana sen tembel herif!”
Memur, zaten ona bakıyor. Adam ise yüksek sesteki tiradına devam ediyor. Yaptığı işe âşık bir opera sanatçısı gibi gururlu, bütün sinirini bırakıyor Memur'un yüzünün hemen önüne. O ise sadece oturup dinliyor. Suratında hiçbir ifade yok. Oda da sakin sanki şimdi.
“Bana hemen o belgeyi bul! Belgeyi bulamazsan da…”
Bir süre susuyor. Bir tehdit gelecek belli. Memur içinden saymaya başlıyor. Altıda bağıran adam sessizce devam ediyor.
“Kendini git kaybet!”
Geldiği anilikte gidiyor. Bir belge kayıp. Memur'un canı sıkılıyor bu duruma. Sandalyesiyle arkaya dönüyor. “Karnım aç” diye düşünüyor. Belge. Hangi belgeydi ki bu şimdi? Nasıl bulacaktı onu?
“Dışarı çıkmam gerekebilir...”
Yüzü gülümsüyor. Bu binadan, bu odadan dışarı çıkabileceği gerçeği… Beyninin her kıvrımının içinde milyarlarca gökkuşağı intihar ediyor sanki, aklı rengarenk bir boya cümbüşüne dönüşüyor. O kadar çok istiyor ki gitmeyi…
Hayal ediyor. Saate bir zafer edasıyla bakarak, kapıdan dışarı çıkıyor bu hayalde. Koridoru geçiyor, birkaç kişi onu izliyor. Suratlarında kıskançlık var. Aralarında konuşuyorlar sinirle.
“Biz buradayız, o nasıl çıkar?!”
Memur ise gülümsemiyor bile, yüzünde bir gurur yürüyor koridordan. İnsanlar belki de biliyorlar onun belgenin tekini kaybettiğini. Bu yüzden onu bu kadar kıskanıyorlar belki de... Bu binada hata yapmak kadar imkânsız başka bir şey yoktur çünkü. Bir de dışarı çıkmak belki. İkisinin bağlantılı olduğunu düşünüyor ilk defa Memur.
“Hata yaparsan, binadan da çıkabilirsin.”
Sonra asansöre biniyor. Asansör de hayal tabii ki. Memur hatırlamıyor odanın dışının nasıl olduğunu. Sadece tahmin yürütüyor. Hem hayal bu yahu? Kim karışabilir! Asansörde yanında bir kadın var. Kadın ona bakıyor gözlerinin ucuyla. Anlıyor. Kesinlikle anlıyor onun dışarı gideceğini. Memur ona bakmıyor bile. Kadın ağzını açıp bir şey soracak gibi oluyor. Kokusu bile burnunda neredeyse… Toplanmış saçları, vücuduna oturan tek parça elbisesi, ciddi bakışı, hepsi gerçek gibi. Bir hayal bu kadar gerçeğe benzeyebilir mi? Belki de şu an hayal kurmuyordur, gerçekten odanın dışındadır.
Gülüyor. Tabii ki hayal bunlar. Ama olmayacak hayaller değil. Bu odadan gerçekten çıkabilir. Çünkü bir bahanesi var artık. “Belge kayıp” Bahanesini dini yapıyor Memur, adeta belge bir tanrı, o da tanrısını arayan peygamber!
“Hadi bakalım…”
Ayağa kalkıyor. Sandalye ağlamaya başlıyor, masa gelecekten korkar hale geliyor, duvarlar irkiliyor. Memur bu odadan çıkacak. Hayal falan değil, gerçekten çıkacak. Ayakta durmak. Bu hissi özlediğini fark ediyor Memur. Ayaklarına bakıyor. Çok uzak geliyorlar ona.
“Orada duruyorlar öylece.”
Yürümeye başlıyor. Ayak sesleri yok gibi. Alışamadı daha. Belki de koridorda duyacak onları. Kapıya doğru geliyor. Saat nedense yenilmiş gözükmüyor. Gözleri üstünde Memur'un. Gülümsüyor hatta sanki.
“Bakma bana öyle…” diyor Memur farkında olmadan.
Saat ise ukala bir şekilde cevap veriyor ona.
“Kafanın zirve noktasından, minik ayak parmağına kadar her yerindeyim Memur. Benden kaçmak mı istiyorsun? Bu imkânsız hayatım…”
Memur rahatsız. “Bu kadar kendi kendime konuşmam yeter” diye düşünüyor. Saate son kez bakıyor. Normal bir saat işte. Kapıdan çıkıyor. Yelkovan hareket ediyor. Tik.
Koridor sessiz. Kapılar sonsuz. Birkaç kişi dolanıyor sadece dışarıda. Bazıları ellerinde sigaraları, düşünceli düşünceli yürüyorlar. Hepsi ölümün gerçek olduğunu yeni öğrenmiş çocuklar gibi yorgun suratlara sahip. O da yürümeye başlıyor. Bazı kapılar aralık. İnsanları görüyor. Kimsenin ona baktığı yok. Memur da zaten kendisini odada hissettiği kadar nedense iyi hissetmiyor. Hayal ettiği gibi bir gurur da yok üstünde. İçinden “Hep saatin ukalalığı yüzünden” diye geçiriyor. Oysa saat konuşmamıştı ki.
“Belki de hiç hayal etmemeliydim dışarı çıkmayı, sadece kapıyı geçip adımımı atmalıydım buraya. Hayal iyi bir şey değil ki.”
Sigara dumanı içinde yürüyen bu insanlara çarpmadan yürümeye başlıyor Memur. Ne olursa olsun dışarı çıkacaktı. Belge önemli değildi, ama bu binadan çıkmak her şeydi. Derken o geliyor yanına. Üstü başı dağınık bir adam. Bir şeyler demeye çalışıyor.
“Eebegeblalbe.”
Anlamaya çalışıyor Memur. Çözülecek gibi değil oysa karşısındakinin sözleri. Ayrıca kokuyor bu adam. Bok, sidik, kusmuk kokuyor. Üstünde beyaz bulutların olduğu bir kravat takan başka bir memur yaklaşıyor yanlarına.
“Odadan çıktığına göre, bu görüntülere alışman gerek…”
Memur ona bakıyor. Bay Bulutlu Kravat devam ediyor.
“Dışarıda her şey daha gariptir...”
Memur tek kelime etmiyor. Kafası iyice karıştı onun. Ellerinden belli. Parmak uçlarında yılan taşıdığı o eller. Gülüyor Memur.
“Evet, biraz garip burası.”
Kravattaki bulutlar hareket ediyorlar. Memur uzaklaşıyor onların yanından. Neden bir pencere yok bu aptal binada? Duvarların tamamen gri olmasa daha iyi olmaz mıydı yani? Herkes böyle mutsuz işte. Hem o deli nasıl olur da dolaşabilir böyle elini kolunu sallaya sallaya! Bir güvenlik sistemi yok mu burasının?
Aklında binlerce düşünce birbiriyle kavga halinde sarmaş dolaş kahkaha atıyor. Koridor ise bitecek gibi gözükmüyor. Memur yorulmaya başladığını hissettiğinde aklına odasındaki saati geliyor. Şimdi nasıl da mutludur o şeytani zaman makinesi! Kapılardan birisi de tam o sırada açılıyor işte.
İçeriden alevler içinde bir adam çıkıyor. Gayet sakin. Evrenin normal kuralları içinde yaşıyor sanki. Oysa yanıyor o. Memur duraklıyor. Yanan bir adamı görünce herkes böyle yapar değil mi? Yanan adam konuşmaya başlıyor. Sözleri karşısındaki insanın içini ısıtıyor nedense.
“Belki de yandığından ısınıyorsundur” diye düşünüyor Memur.
“Sigarayı tam beş yıl önce bıraktım” diyor Yanan Adam.
“O kadar mutluyum ki. Hayatımda her şey tam istediğim gibi gidiyor. Daha taze yaşıyorum. İşime çok daha iyi verebiliyorum kendimi…”
Memur'un ise suratında korku ifadesi var.
“Ama yanıyorsunuz?”
Yanan Adam ise alınıyor bu sözden sanki.
“Bu yaptığınız çok terbiyesizce bir davranıştı. Karşınızdakinin her özrüyle dalga mı geçersiniz siz? Çok üzücü…”
Odasına giriyor. Memur absürd bir suçluluk içinde. Gömleğinin ilk düğmesini açıyor. Nefes almak istiyor. Oysa bu koridor onu gittikçe boğmaya başladı. Asansörleri de bulamadı daha. Belki de asansör yok, belki sonsuza kadar giden katlar var sadece ve hiçbir bağlantı yok aralarında…
“Asansörleri mi arıyorsun?” diye soruyor yuvarlak gözlüklü dazlak bir adam.
“Evet.”
Adam kapısının önündeki sandalyeye oturuyor sonra. Elinde sigara var. Bu koridorda herkes bir şey bekliyor ve neredeyse herkes sigara içiyor.
“Aşağıya inmeye bu kadar hevesli olan başka birisini görmemiştim.”
Memur gülümsüyor mu boğuluyor mu belli değil. Karıştırıyor duyguları zihni. Ruhu yorgun onun. Burada neden yürüyor? Neden kendisini bu kadar kötü hissediyor? Yuvarlak gözlüklü, kel adam ona bakıyor. Gözleri Memur'un beyninin derinliklerinde dolanıyor sanki.
“Neden?”
“Bilmiyorum,” diyor Memur.
“Hiçbir şey doğru gibi değil. Bütün gün o odada oturuyorum. Sadece oturuyorum. Bazı kâğıtlar geçiyor önümden, bir şeyler yazıyorum. Kendi cümlelerim değil bunlar. Ellerim sadece mahkûm o kelimelere. Saat karşımda durup benle dalga geçiyor. Duvarlar çok gri. Hiçbir şey net değil burada. Duman, renkler, insanlar, dedikleri… Anlayamıyorum. Hiçbir şeyi anlamıyorum ben! Sadece… Sadece bir kere bile olsa kendimle ilgili o netlik duygusunu, o berraklığı, o kabulleniş hissini yaşamak isterdim…”
Adam gözlerini kapatıyor kısa bir süreliğine.
“Kendini sevebilmek isterdin…”
Yere çöküyor Memur. Koridorda, adam sandalyesinde otururken, o yerde bağdaş kuruyor. Adamın elindeki sigaranın dumanı yükseliyor. Hiçbir yerde pencere yok ki. Nasıl nefes alabiliyorlar burada?
“Çok soru var, hiç cevabım yok. Hayır bazen kızıyorum da kendime… Neden böyleyim? Kâğıt üstünde hiçbir sorunum olmaması gerek benim. Normal bir hayatım var, yaşıyorum işte. Kim bilir daha kimler vardır benden kötü durumda olan? Ama niye böyle? Niye mutsuzken bile bu halimden suçluluk duyuyorum? Cevabın var mı bunlara!”
Gözlerini açıyor adam. Tekrardan bakıyor dünyaya. Sigarasının külü düşüyor.
“Beklemekten yorulmuşsun…”
“Yoruldum” diyor Memur.
“Ve sinirliyim. Çok sinirliyim… Büyük bir insan olmadığımı anladım, büyük bir yeteneğimin olmadığını! Vasat olduğunu anlamak kadar korkunç bir şey yok biliyor musun? Oysa ben… Ben ‘özel' olabilmek isterdim. Hani vardır ya bazıları… Bir ışık vardır o insanlarda. Kıskanırsın cümlelerini, duruşlarını, yaşayışlarını… Farklıdırlar onlar. Gözlerinin içinde başka bir bakış vardır. Parmak uçlarında hayvanat bahçeleri yetiştirir onlar... Oysa ben sadece o sinsi yılanları hissediyorum. Sanki yukarı doğru çıkıp, boğacaklar bileklerimi… Yaşamımı yutacaklar, derilerinde bir desen olacağım en sonunda… Öylesine, belki sonrasında atılıp değişecek bir deride desen. Milyonlarcası içinde hiçbir yere değmeden kendi kendine dönen bir çark. Körler evindeki karanlık. Etkisiz eleman. Ben işte…”
Susuyorlar şimdi. Oysa konuşmalılar. O kadar çok kelime tıkanmış ki boğazlarında, nefes alamıyor onlar.
“Gidebilecek misin?”
“İstiyorum.”
Yuvarlak gözlüklü, kel adam, ayağa kalkıyor. Sigarasını yere atıp üstüne basıyor. Sandalyesini odasına götürüyor. Kapıyı kapatmadan önce son kez Memur'a bakıyor.
“Yanlış yöne yürümüşsün… Buradan geriye doğru devam et. Asansörleri göreceksin. Hiçbir umut taşıma kafatasının içinde. Sadece yürü. Göreceksin...”

İşte şimdi ne yapması gerektiğini öğrenen bir öğrenci oldu Memur. O yüzden yürüyor bu koridorda. Geldiği yolları geçiyor, kendi odasını görüyor. Kapısı kapalı. Devam ediyor yine de yoluna. Bir kere daha görüyor konuşamayan o adamı. Bu sefer ona hiç dikkat etmeden, sadece yürüyor.
“Hiç rüya görür müsün?” diye soruyor bir süre sonra yanına gelen yelekli bir adam.
“Görürüm tabii,” diyor Memur.
Adam gülüyor. Kahkahalar atıyor. Durmuyor bir türlü.
“Neye gülüyorsun böyle yahu!” diye bağırıyor Memur.
Adam aniden ciddileşiyor. Elini Memur'un omzuna koyuyor.
“Sana rüyamı anlatayım mı?”
Anlatıyor:
“Odamda uyuyakalmışım rüyamda, önümde bir rapor var. Kayıp bir belgeden bahsediyor rapor. Hiçbir şekilde umursamıyorum. İmzayı basıp onaylıyorum kayıplığını belgenin. Sonra oturuyorum. Saatlerce hiçbir şey yapmadan. Bir anda dışarı çıkmak istiyorum. Öyle aniden yerleşiyor içime bu his. Çıkıyorum odadan dolaşıyorum koridorda. Sonra birisini görüyorum. Yürüyor. Etrafına bakıyor, ama gözleri hayalet gibi. Nesnelerin, olayların içinden geçiyor, dokunamıyor onlara. Yanına gidiyorum. Beni fark etmiyor bile. ‘Hiç rüya görür müsün?' diye soruyorum ona. Bir an irkiliyor ve oldukça ciddi bir ses tonuyla ‘Görürüm tabii' diyor. Bu bende bir önceden yaşanmışlık hissi yaratıyor nedense… Gülmeye başlıyorum. Deli gibi ama. Gözlerimden yaş gelecek neredeyse… Oysa neyin komik olduğunun bile farkında değilim… Sonra bana ‘Neye gülüyorsun böyle yahu!' diye bağırıyor. O zaman duruyorum. Komik değil aslında. Hiçbir şey komik değil. Tam tersi belki de. Acınası bütün bunlar… Üstüme sorular düşüyor yağmur gibi, tenimin üstüne yapışıyorlar. Elimi omzuna koyuyorum… “Sana rüyamı anlatayım mı?” diye soruyorum. Sonra anlatmaya başlıyorum. Odamda uyuyakaldığımı, önümde kayıp bir belgeyle ilgili bir rapor olduğunu söylüyorum…Sonra ise tam rüyamı anlatmaya devam edecekken lafımı kesi…”
Araya giriyor Memur burada. Aynı anda konuşuyorlar Rüyabaz adam ile.
“Ne dediğinin farkında mısın sen?”
“Ne dediğinin farkında mısın sen?”
Adam tekrar gülmeye başlıyor.
“Ne garip değil mi?” diyor.
“Ne dediğimin farkında olup olmadığını soruyorsun… Sonra da uyanıyorum.”

Memur karşısındaki adama bakıyor. Gözleri kapalı. Sabit. Sadece duruyor olduğu yerde. Onu sarsmıyor, dokunmuyor bile. Bir heykel gibi bırakıyor olduğu yerde.
“Asansörü bulmalıyım,” diye düşünüyor.
“Belge'yi bulmalısın!” diyor uzaktan bir ses.
“Belki de belge yoktur...” diyor kapılar ardından başka biri.
“Onunla oynuyorlar mı ki sizce?” diye fısıldıyor bir kadın sesi.
Gülüşüyorlar. Aynı anda, yankılanıyor sesleri. Memur duyuyor onları.
“Susun!” diye bağırıyor.
Oysa onlar zaten susuyor şimdi. Memur ise korkuyor. Koşmaya başlıyor koridorda, etrafındaki kapıların görüntüsü silikleşene kadar koşuyor. Hızlandıkça hızlanıyor. Çarpıyor insanlara, üstündeki elbiseleri parçalayana kadar koşuyor… Görüntü bulanıklaşıyor iyice, ama sürat var. Hissetmiyor hiçbir şeyi. Ayakkabılarının seslerini duyabiliyor. “Ne harika bir ses bu…” diye düşünüyor. Mutlu oluyor. Asansörleri bulacak. Koştukça koşuyor. Düştüğünde bu yüzden ilk defa acıyı hissediyor. En azından fiziksel acıyı. İlk defa kanı tadacak ağzında. Kırmızıyı görecek ilk defa.
“Hey çocuk! İyi misin sen bakalım?” diyerek yanına çöküyor bir tane yaşlı adam. Mavi tulumlu olduğuna göre bir temizlikçi o. Memur temizlikçilerden korkuyor, o yüzden geriye çekiliyor. Onlar esrarengiz ve korkunç insanlardır. Haklarında duyduğu o korkunç hikâyeler hâlâ aklında. Kim anlatmıştı sahi bunları?

Mesela bir gün Temizlikçi, suda boğmuştu sırf üstü kirli diye birisini. Bir tanesi de bileklerini kesip, her yere kan dağıldığı için ağlaya ağlaya dolaşmıştı kaç gün koridorlarda. O kanın değdiği yerlerde yanık izleri kalmış diyordu anlatanlar…
Anlatanlar vardı tabii. Konuşurlardı sürekli. Ciddi konuların arasında küçük kelimeler eklerlerdi. Sanki dev bir cümle vardı ortada, herkes kendi payını söylüyordu. Sonra dinleyen kelimeleri birleştiriyor ve konuyu anlıyordu. Bulmacanın içinde, siyah boşluklarda bekliyordu Memur, ve kulağını çevresindeki beyaz boşluklara dayamış, dinliyordu işte.

Ancak bu temizlikçi iyi birisine benziyor. Mavi renk de güzel bir renktir hem. Ayağa kalkıyor Memur. Kravatı bozulmuş, onu düzeltiyor, ceketini hatırlıyor o anda, odasında unutmuştu. Ceketini özlüyor. Kahverengi ceketi.
“Al bakalım, ceketini geçen gün bulmuştum ben de…” diyor adam.
Şaşırıyor Memur.
“Teşekkürler...”
Birbirlerine bakıyorlar. Sonra Memur soruyor:
“Asansörler ne tarafta acaba?”
Temizlikçinin gözleri buğulanıyor. Bir hüzün çöküyor işte üstüne.
“Hiç diğer katlara gittin mi?” diye soruyor.
Memur boş bir yüz ifadesiyle bakıyor ona. Adam gülüyor.
“Tabii ki gitmedin… Gitsen istemezdin ki bir daha gitmeyi…”
Memur bu cümleye sinirleniyor.
“Ne demek istiyorsun sen be adam! İşim gücüm var benim.”
Adam bunu zaten biliyormuş gibi kafasını sallıyor.
“Bir keresinde diğer katlardan birisinde beş dakika durmuştum. Yanlışlıkla asansöre girmiştim o gün. Belki de meraktandı, bilmiyorum. Ama asansöre bindiğim an pişman olmuştum. Asansör aşağıya doğru inmeye başlamıştı, bir an durdu. Kapılar açıldı, gözlerimi kapadım. Sanki görürsem orayı kötü şeyler olacak gibiydi. Kapılar tekrar kapandı ve asansör geri hareket etmeye başladı. ‘Eski kata dönüyor!' diye sevindim…”
Memur sordu.
“Eee?”
“Dönmüyormuş, buradayım işte… Belki de ilk gözlerimi kapadığım zaman kendi katımdaydım…”
Yaşlı adam ağlamaya başlıyor. Memur bu konuşmadan rahatsız oldu zaten olacağı kadar. Adamı omuzlarından sarsıyor ve soruyor tekrar.
“Asansörler nerede?!”
“Burada!” diye bağırıyor uzaktan birisi. Bırakıyor Temizlikçi'yi Memur. Çeviriyor bakışlarını sese doğru. Bir adam, vücudunun yarısı koridorda, yarısı asansörün içinde duruyor.
“Gelecek misin birader!” diye bağırıyor adam bu sefer.
Temizlikçi Memur'un koluna yapışıyor.
“Yapma, bir seçimin var bak. Gitmeye çalışma!”
Memur çekip kurtarıyor kendisini. Cevap bile vermiyor. Aklında her şey net. “Benim için burada hiçbir şey kalmadı artık” diyor. Belge'yi bulacak, neresiyse oraya verecek sonra da kaçıp gidecek buradan.
“Hatta bana ne belgeden yahu!” diyor kendi kendine. Bir taraftan da koşuyor. Yine de belgeyi bulması gerekmiş gibi hissediyor. Odasındaki saatin akrebi oynuyor o gittikten sonra kim bilir kaç kere. Asansörün karşısına geliyor Memur. Az önce ona seslenen adam içeri giriyor. Kapı kapanacak az sonra. Şimdi içeride Memur. Asansör hareketleniyor.
Metal duvarlarda ayna yok, müzik yok. Üzerindeki sayıların, yazıların silindiği düğmeler var, kötü bir koku var. Dört kişiler asansörün içinde. Bir tanesi Memur'a seslenen adam. Kimsin sen?
“Benim bir işim var. Bekliyorum. Ya da nasıl diyelim? Bekliyordum. Bugün istifa etmek istedim. Kırk altı yıldır, bir telefonun başında bekledim, durdum. Görevim buydu. Çalacaktı. Telefoncu diyebilirsiniz bana. Nefret ediyorum ama diyecek başka ne var ki? Kendi kendime bu duruma girdim ben, kimse zorlamadı. Sadece bekledim. Amir gelmişti. Karşımda duruyordu. Bana bir amaç verdi. Bu sistemde önemli bir noktaydım ben. Biliyor musunuz önemli olmamanın yarattığı o duyguyu? Amaçsızlığı! En korkuncu budur. Bu hayatta neye tekâmül ettiğini bilmemek… Sadece, bildiğin üzücü.”
Bir diğeri ise üstünde yağmurluğu olan birisi. Suratında nedense sinsi bir bakış var. Onun yanında duran sarışın adam, bu bakışı görüyor. Düşünüyor. Yağmurluklu'nun tekin olmadığını anlıyor. Niye tekil değil ki?
“Dışarıdan geliyor çünkü. Bu o kadar belli ki. Biliyorum, burada yıllardan beri çalışıyorum. Bu adam kesinlikle dışarıdan geliyor. Hem niye gidiyor ki yukarıya? Tabii ki bu adam üst düzey pisliklerden. Biliyorum bunu. Üstünde yağmurluk var yahu! Kim giyer burada yağmurluk. Of suratına bir yumruk atsam ne mutlu olurdum biliyor musun? Çok güzel olurdu. O zaman bu rezil yere daha fazla dayanabilirdim belki. Asansörlerden nefret ediyorum… Bu binadan ise iğreniyorum… Bana Z. diyebilirsiniz. Her şeyin sonuna geldim çünkü. Dibe vurdum. Öleceğim bugün. Yeni öğrendim. Yan ofisteki arkadaş öğrenmiş. Anlatmışlar ona Anlatanlar. O yüzden bu saçma asansördeyim. Ölüm gelmez buraya gibi geliyor bana. Hiç ceset gördünüz mü? Bir kere gördüm ben. Arkadaşım…”
Telefoncu Memur'a bakarken, işini anlamaya çalışıyor. O neyi bekliyordu acaba? Onun işi yoksa daha mı gerçekti? Belki de cidden önemli birisi bu adam. Ama hayır. Şu yüzdeki bakışa baksana… Bildiğin yenilgi bu. O kadar. Düşünüyor kendi yenilgisini Telefoncu böylece.
“Beklemek… Saçma. Hiç gelmeyecek bir telefon. O kadar. Ne kadar rezalet değil mi? Saçma bu. Yıllarımı harcadım yahu, o kötü sandalyede oturdum. Kötü çaylar içtim, berbat espriler dinledim, Anlatıcılar'ın rezil hikâyelerini dinledim. Neden? Niye bu saçma binada kaldım bu kadar yıl boyunca? Olmayacak bir telefon konuşması için.”
Memur susuyor. İçeridekilerden birilerinin konuşacağına inanıyordu aslında. Kötü, vasat, gereksiz bir konuşma olacak gibi geliyordu ona. Oysa sadece sessizlik var burada. Hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor sanki. “Yağmurluklu hariç” diye düşünüyor. “O adam sadece değer vermediği için konuşmuyor kimseyle.” Rahatsız hissetmiyor. Tam olması gereken yerde olduğunu biliyor Memur. Burada, nereye gittiğini düşünmeden bekleyecek ve asansörün kapısı ilk açıldığında inecek. O kadar. Belge'yi arayacak. Buralarda bir yerlerde olmalı. Nerede olacak başka? “Bu binada bir taraflara sıkışmıştır kesin.” Sonra da istifasını verecek ya da gerekmeden kovulacak. O zaman ise…
“Özgürlük” diyor çok sessiz bir şekilde.
Utanıyor, etrafına bakıyor. Herkes olduğu gibi duruyor. “Duymadılar” diye düşünüyor. “Duymadılar…”
“Duydum” diye düşünüyor Z. “Ben her şeyi duyarım… Seni çaylak. Ölümü bile duydum da kurtardım paçamı akıllı! Seni mi duymayacağım? Komik. Bir de sisteme bak lütfen, onu da duydum. Anlatıcılar her şeyi anlatılar bana. Bekletiyorlar, yıllarca, bir adam duruyor öylece olduğu yerde. Bir telefonun karşısında. Sadece. İşi bu yahu adamın! Sonra arıyorlar onu. ‘Şu şu numarayı lütfen arayın ve karşıdaki kişiye hayatının bittiğini belirtin' diyorlar. Bu kadar. Nokta. Bu kadar aptalca ve saygısızca bir şey olabilir mi? Sonra da ölüyorsun işte…”
Yağmurluklu ise gülümsüyor…
“Aslında öyle değil o uygulama… Bir adamı bekletirsin, adam yıllarca durur. Bir oyundur bu, bir iddia. Adamın ne kadar süre bekleyeceği üstüne bahse girersin. Adam bekler bekler, sonra bir gün o telefonun başından kalkar. Tabii oyunun iyi sürmesi için hemen pes edecek adamlar seçilmez. En az on beş yıl dayanacak tipler buluruz. Sonra bu adam telefonun başından kalkar, kaçar yani. Ne kadar komik değil mi? Geri zekâlının teki bilmem kaç yıl bekler o telefonun çalmasını, sonra da bir gün kalkar gider. Biz de bu arkadaşın kalkıp gideceği gün Anlatıcılar'ı gaza getiririz ve yıllar önce seçtiğimiz kurbana öleceğini söyleriz. Aranacağını ve hayatının bittiğinin söyleneceğini anlatır bu Anlatıcılar. Alakası yok aslında sadece kurbanı korkutup harekete geçirmek içindir bu. Asansör'de hem Bekleyen hem de Kurban ile bahsi kazanan buluşur sonra işte. Ben bildim. Kırk iki dedim. Kırk iki yıl sonra bu adam işini bırakacak ve Z.'yi öldürmeye gideceğim. Bekledim. Şanslı birisi değilimdir. Bu ilk kazandığım iddia. İlk defa Azrail olacağım. Geçen yıl bir arkadaşım ardı ardına üç kere Azrail'lik yapma hakkı kazandı. Şanslıydı ama bana bu da yeter. Bu da güzel… Bir tane olsun öldüreceğim kişi. Yeterli benim için… Bundan sonra kazansam bile gitmem herhalde. Özel kalsın. Bugün.”
Asansör sonunda duruyor ve kapılar açılıyor. Memur son kez içeridekilere bakıyor; [Telefoncu işini bıraktığı için özgür, Z. ölümden kaçabildiği için mutlu, Yağmurluklu Adam ise, Azrail olacağı için canlı hissediyordu kendisini], sonra da asansörü terk ediyor.

Danışma'nın karşısında duruyor şimdi. Burası ilk kat mı acaba? Giriş katına mı geldi? Etrafta bir kapı filan da görmüyor, sadece dört tane koridorun tam ortasında duran bu danışma masası var. Soruyor.
“Kaçıncı kattayız acaba? Giriş katı mı burası?”
Masanın ardında oturan yaşlı kadın yorgun gözlerle ona bakıyor.
“Etrafına bak, burası giriş katına benziyor mu?”
Memur bu karşılık yüzünden biraz utanıyor ama yine de sorularına devam ediyor.
“Ben arşivi arıyordum…”
Kadın sağındaki koridoru gösteriyor. Konuşmuyor, tek kelime etmiyor. Memur da bir şey demeden o tarafa doğru yürümeye başlıyor. Sonra dönüyor bir şey diyecek gibi oluyor ama kadın ondan önce davranıyor.
“Giriş katına ineceksen, çıktığın asansöre geri dön.”
Memur bunu er ya da geç yapacak. Şu belge konusunu başından bir atsın.
“Niye taktım ki buna bu kadar? Sonuçta gitmeyecek miyim buradan? Ne gerek var belgeyi bulmama…”
Alışkanlıkları belki de kolay kolay yok olmuyor insanın. Ayrıca merak var nedense içinde. O belgede önemli bir şeyler olduğunu hissediyor. Ama bu Bina'nın ona işini yapması için yansıttığı bir his de olabilir tabii. Kafası karışıyor iyice Memur'un. Karnının acıktığını hissediyor. O sırada koridorda yerlerde yatan o insanları görüyor. Yaşlı adamlar, çocuklarını emziren kadınlar var burada. Sakat bir adam geçiyor karşısına Memur'un…
“Açız…”
Memur anlamıyor. Ne işi var bu insanların burada? O sırada kolundan çekiyor bir başkası. Bu yukarıda gördüğü üstü başı dağınık adam. Buraya ne zaman inmiş?
“Gebelebebelele” diyor.
Çekiyor kendini daha önce yaptığı gibi Memur. Yürüyor bu zavallı insanların arasından hızlı hızlı. Yüzlerine bakmıyor ama duvarlar da pis, tavan ise uzak. Yer çekimi duygusunu kaybeder gibi oluyor ilerledikçe. İnsanlar da zaten azalıyor gittikçe. Sonunda bir meydana geliyor Memur. Ayakları yerden yükseliyor. Büyük bir kubbenin altında, sonsuz sayıda dosya var burada. Bağırıyor.
“Arşiv burası mı acaba?!”
Sesi havada çok ileri gitmiyor. Hava yok gibi zaten burada. Memur uykusunun geldiğini fark ediyor. Dosya raflarından birisine yanaşıyor, karıştırmaya başlıyor körlemesine. O sırada durduruluyor üç dört kişi tarafından.
“Aradığın şey burada olsa, seni onu araman için yollamazlardı değil mi?” diyor bıyıklı bir adam. Yere indiklerinde, nefes almaya başlıyor Memur. Sonra siyah saçlı, bıyıklı bu adama teşekkür ediyor.
“Peki nerede bulacağım?”
Adam omuz silkiyor.
“Benim sorunum değil, o senin işin…”

Kendisini dört koridorun birleştiği o kesişme noktasında bulduğunda danışma masasındaki kadına bakmadan giriyor koridorlardan birisine. Duvarları sırılsıklam burasının. Bağırışlar var içeride. Bir kadın “İmdat!” diye haykırıyor. Memur sakin sakin yürüyor. Artık acelesi yok. Üstünde garip bir ruh hali var. Rüyadaymış gibi. Sonunda kadını görüyor, bir gölün içinde.
“Bir binanın içinde göl olabilir mi?”
Bu soruya cevap aramıyor ve suya atlıyor. Kadını çekiyor kıyıya. Bir kadınla bu kadar yakın olmamıştı hiç. Şimdi ikisi sarmaş dolaş gölün kıyısında duruyorlardı öylece.
“İyi misiniz?” diye soruyor Memur.
Kadın başını sallıyor.
“Hayatımı kurtarmamalıydınız. Ölmeliydim ben...”
Memur'un yine aklı karışıyor. Aslında onun zihninin tamamen net olması gibi bir şans yok. Her zaman kaybolmuş ve yenilmiş hissedecek kendisini. Her zaman köşeye sıkışmış olacak, hiçbir zaman kurtaramayacak kendisini, kendi kurduğu tuzaktan.
“Neden böyle bir şey diyorsunuz?”
Kadın gülüyor ve ayağa kalkıyor.
Memur devam ediyor sözlerine.
“Hem o zaman niye ‘imdat!' diye bağırıyordunuz?”
“Haklısınız” diyor Kadın.
“Korktum. İşte asıl bu yüzden ölmeliyim. Hak etmiyorum yaşamayı. Bir yerim yok bu dünyada, bir etkim yok hiçbir şeye. Yok olup gitmeliyim ama onu yapacak da cesaretim yok. Kendi isteğimle koynuna girdiğim ölümden, korkarak yardım dileniyorum. Değersizliğin dibine kadar batmışım…”
Gözleri mavi, simsiyah saçları sırılsıklam, üstündeki tek parça siyah elbisesiyle o kadar güzel ki bu kadın. O an onu öldürüp saklamak istiyor Memur. İçinde, bu kadar çok vahşet ve sevgiyi aynı anda ilk defa hissediyor, farkında. Damarları katılaşıyor, içi şehvet doluyor.
“Değersiz değilsin. Beni etkilemeyi başardın. Aynı durumda kayıptım ben. Ben seni değil, belki de sen beni kurtardın az önce.”
Kadın ise kahkahalarla gülüyor.
“Bizim için kurtuluş yok anlıyor musun?”
Ve bedeni minicik parçalara dağılmaya başlıyor.
Bir anda toz parçaları içinde kalıyor Memur. Az önce olanı zihni algılayamıyor. Çığlık atıyor zoraki bir dehşet duygusuyla. Sesi sırılsıklam duvarlara çarpıyor ve geri dönüyor. Üstündeki panik teninden içeriye sızıyor. Geriye döndüğünde, başka bir koridorda başka bir odada buluyor kendisini.
Dağınık bir yatak ve bir bebek var. Ağlıyor.
“Babasıyım” diyor yanına gelen bir adam. Yüzü kırışıklarla dolu. Sesi hırıltılı.
“Annesi kaçtı gitti, tek başınayım artık. Yalnızlığı bilir misin? İnsanı tanrı olmaya zorlayan o tekliği yaşadın mı hiç? Ben her rezil günde, bu betonların içinde, sürekli ağlayan bu çocukla o hissi sonuna kadar yaşıyorum işte!” Bir sessizlik oluyor. “Onu öldüreceğim sanırım” diyor adam.
Memur kaçıyor. “Belge nerede?” tek düşünce aklındaki. Başka bir şey düşünürse delireceğinden korkuyor. Onun gerçekliğe tutunması sadece bu görev sayesinde mümkün. Korkuyor çünkü. Bu bir ilk onun için.
Asansör gelmiyor.
“Merdiven niye yok burada!” diye bağırıyor Memur.
“Ama var…” diyor danışmadaki kadın.
“Çoğu kişi bilmez ama var, asansörün hemen yanında, duvarı ittir, acil merdivenlerine varırsın, oradan gidebilirsin.”
Merdivenleri buluyor Memur ve yürümeye başlıyor. Aşağıya doğru. Kurtulacak buradan. Belge'yi bulacak ve kurtaracak. Belge çıkış yolunu gösteriyor. Buna inanıyor artık. O yüzden amiri zaten o kadar sinirlenmişti. Tırabzanlara tutunarak iniyor, parmak uçlarında binlerce his birbirini boğazlıyor. Yılanlar geliyor aklına yine.
“Çok korkuyorum Hocam” diyor.
Hoca bir adam. Resmi vardır bazı yüksek mevkii yöneticilerin odalarında. Sinirli bir şekilde bakar, simsiyahtır gözleri, sakalı yoktur, yüzü yara doludur. Yine de yardım isterler ondan bütün çalışanlar. Saygı duyarlar. Belki gerçekte yaşamıyordur bile bu adam. Yine rivayetler vardır. Anlatıcılar Hoca ile ilgili çok öykü anlatırlar.
Onun binanın kuruluşunda bizzat bulunduğunu ve tam on bin tane at öldürerek buranın temelini attığını söylerler. At kanıyla bulanmış bir zeminin üstünde yükseldiğinden Asil'dir şirketin adı zaten. Hoca büyük bir adamdır.
Bir başka rivayet de bir gün başka bir Memur'un kılığında binaya gelip, teftişe çıkacağıdır. Hatta bazıları bunun her yıl iki üç kere olduğunu bile düşünür. O yüzden gelen her çaylağa iyi davranılır burada. Her yeni memur alımında, işler daha düzenli yürür binada. Düzen neyse tabii ki.
Memur artık sistemin, işinin ne işe yaradığını anlayacak durumda değil. O sadece yürüyor. Merdivenlerde, mezar taşları var. Ceset kokuyor burası zaten. Bazı zamanlarda ayaklarına kemikler dolanıyor. Yürüyor Memur. Odasından çok uzakta, gerçeklikliğinin sınırlarını aşmış bir adam olarak kaçıyor adeta.
Kaçıyorsanız, mutlaka bir kovalayan olacaktır. O yüzden başka adım sesleri de gelmeye başlıyor yukarıdan. Hızlanıyor Memur bu yüzden. Merdivenler bitene kadar koşuyor. Gözleri yanıyor hızından, belki de ağlıyordur. Farkında bile değil kendi bedeninin o. En küçük parçacığına kadar sorular ve cevapsızlıklarla dolu bir varlık Memur. Beyni sadece “Belge” diyor. Belge ise “Çıkış” diye bağırıyor hayalinden. Oysa peşindeler. Çünkü kaçıyorsanız, peşinizden gelenler olacaktır.
Aklından anılar geçiyor Memur'un. Odasına olduğu zamanlara ait günler. Çay içerken düşündükleri. Önünde duran bardak ve masanın o büyük uyumu. Sessiz, sıcak, kahverengi. Memur izliyordu çay bardağından yükselen buharı. Hoşuna da gidiyordu bu görüntü. Özlüyor mu o günleri?
“Evet. Özlüyorum. Basitti ama gerçekti… Şimdi ise, sadece hareket ediyorum, oradan oraya koşuyorum. Hatta ittiriliyorum. Kendi istediklerimi unuttum. Bir bilincim yok gibi. Belki de hiçbir yere değmeden dönen o çark olmak o kadar da kötü değildi. Özgürdüm, şimdi ise bir makinenin parçası oldum. Bir görevim var… Neden özel hissetmiyorum peki hâlâ?”
Çünkü özel değilsin. Bilemezsin bunu ama. Sadece hareket etmelisin, başka seçeneğin yok Memur. Ve böyle de oluyor. Kaçıyor onlardan, kovalıyorlar onu. Başka bir zamana gidiyor o zaman Memur. Buraya geldiği ilk günü. Odasına doğru yürürken herkesin ona yarı korku, yarı merakla baktıkları o günü.
Yanında Amir vardı Memur'un.
“Bu şirkette herkes birbiriyle bağlantılı Memur. Hepimiz tek bir varlığız aslında. Dikkat edeceksin kendine ve yaptığın işe. Bu hem senin, hem herkesin iyiliği için. Üç Silahşorları bilir misin?”
Bilmiyordu Memur. Hiç duymamıştı. Garip mi bu? Oysa konuşmanın bu noktasında gelecek cümleyi biz hepimiz biliyoruz. Gayet tahmin edilebilir bir motivasyon lafıdır bu. Dumas ağlar her kullanıldığında bu şekilde.
“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.”

Koşarken aklında bu var. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” Nefret ediyor bu sözden Memur. Tek olmak istiyor, nefes almak istiyor buranın dışında. Ayakları yere değiyor o anda. Merdivenler bitiyor işte. Çıkıp gidecek buradan sonunda. Önündeki kapıyı açıyor ve giriş katı karşısında. Derin bir nefes alıyor ama sonra fark ediyor garipliği. İnsanlar var burada, hepsi de cama yapışmış duruyorlar. Koşuyor onların yanına. Arkasından bağırıyorlar. “Belge ne olacak!”
Belgeyi o saniye düşünmüyor Memur ve cama yapışıyor. Hiçbir şey yok karşısında. Sadece buradaki giriş katının aynısı. Yanındakilere bakıyor, herkes kendi yansımasıyla karşı karşıya. Buradan cama dayananlar, diğer tarafta da varlar. Bir ayna mı bu?
“Ayna değil” diyor yanındakilerden birisi. “Orası gerçek… Bir dışarısı yok… Camı kırdı birisi, karşıdakiyle karşılaştıklarında tekrar düzelttiler durumu. Dışarısı yok, sadece bina var. Dışarısı da burası. Nokta. O kadar…”
Geri çekiliyor Memur o zaman. Kimse peşinde değil şimdi. Onun niye aynısından yok karşıda peki? Niye bir yansıması yok? Bir adam geliyor omzundan tutuyor o anda. Bir şeyler geveliyor ama Memur bakmıyor suratına. Sonunda dönüyor. Üstü başı dağılmış olan o adam var karşısında.
“Abebegebel…” diyor.
Memur anlıyor onu.
“Elelebegel.”
“Belelege” diyor adam.

“Belge...” diyor Memur karşısında duran kendisine. Düşünüyor.
“Belge falan yok…”

Ağzından sadece saçma sapan kelimeler çıkıyor. Etrafını sarıyor insanlar. Karşıdakiler ise oldukları gibi duruyorlar. İlk defa o ayna tekrarından çıkıyor oradakiler. O zaman gülerek bağırıyor Memur ve diğer Memur. Gururla. Kutsanmış bir ilahi güçle. Tanrı gibi, yılan gibi, bir taş gibi, sert, sakin, yorgun, bezgin ve bir peygamber gibi karışık, ağızlarından binaya anlaşılmayan dualarını salıyorlar.

Kalabalık sadece izliyor.
Memur kendi kendisiyle bağırıyor.

Aklında çay dumanının basit gerçekliği, ağladığını fark etmeden, ne dediğini bilmeden, kelimeler ve seslere tecavüz etmeye devam ediyor. Birisi tok bir sesle araya giriyor sonra. Amir değil bu. Daha büyük bir ses bu ses. Her kelimesi vahiy gibi kesin.

“Kapatın ışıkları. Mesai saati bitti. Paydos!”
Sonrası sessizlik.

~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 10/07/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics