MaviMelek
"Olabilir desinler; ama olur demesinler." Cicero

"Metruk Evde Cinayet" | Hasan Uygun

Metruk Evde Cinayet

"BAŞKA BİR PASAPORTU YOKTU HAYATIN"

Ogün sıradan bir gündü. Yani herkes için olduğu kadar. Aslında o günlerde, günlerin de bir anlamı yoktu. 'Cumartesiyi pazardan pazartesi salıdan ayıran en belirgin fark ne?' diye sorsanız, hiç kimse cevap veremezdi. Hatta onun için hiçbir zaman günlerin anlamı olmamıştı. Her şey sıradan bir döngünün isli kara parçası, evrende birbirini çekip iten milyarlarca, belki de milyar katı milyarlarca atomun ateş dansıydı sadece. Bir anda birbirlerinin çekim gücüne kapılıp yaklaşan, ancak yakıcı bir ateşin itmesiyle uzaklaşan biçare atom yığınları. Küçük bir birleşme anının yaratacağı güçten kendileri de korkuyor olacak ki alabildiğine birbirlerinden uzak... Ve sıradanlığın mikrobu yayılmak için herkesin kapısındaydı sanki…

Neyse uzatmayalım. Metin de o sıradan günlerin sıradan bir insanı olduğu için etrafında olup biten şeylere pek aldırmazdı. Hafta sonu mahmurluğunu henüz üzerinden atamamıştı ki pazartesi olmuştu. Varsa yoksa sevmediği, gıcık olduğu, hatta kıl kaptığı tek şey pazartesi günüydü. Bir tek bunu sindiremiyordu içine. Ona kalsa pazartesi günlerini takvimden çıkaracaktı. Ancak dedim ya, biçare kendi yolunu yürürdü. Ona çizilen labirentin dehlizlerinde çıkış yolu aramaktan sıkılmış, olduğu yerde yaşlılığını süren bir çınar gibi yapraklarının dökülmesini, dallarının kurumasını bekliyordu. Bazen de içinde bir şeylerin devindiğini, devinen şeylerin bir anlamı olduğunu düşünmüyor değildi ya, yorulmuştu. Daha önce çıkardığı anlamlar onu çıkışa götürmemişti. Belki o an beliren şeyler de, yalancı bir bahardı ve onu erken yakalayıp tüm çıplaklığıyla vücudunu yakacaktı. Bu durumda o da yüz yıllık bir çınar olmanın ihtiyatıyla gelen şeyin suretini iyice görmeye çalışacak, emin olduktan sonra onunla ahbaplık kuracaktı.

Oturaklı bir insandı Metin. Herkes onu sert mizacı, kararlı görünümüyle tanırdı. Ona şaka yapılmazdı. O da kimseye yapmazdı.

Metin, o gün yine küçük dünyasının hayal aleminde, kurulmamış daha sonra kurulmak üzere ertelenen düşleri eşliğinde, 'bozulan görüntümü bir anten yardımıyla düzeltebilir miyim' düşüncesiyle işyerinde bütün gün uyuklamış önüne konan işleri ise bir robotun mekanik devinimiyle bitirmeye çalışmıştı. Ama dünya hali işte, iş bitmiyordu. Gerçi o da elinden geleni yapıyordu, ama o kadardı işte. Makine değildi ya! Onun da bir canı vardı.

Akşam saat 7.30 gibi işyerinden çıktı. Evine gidecekti. Karısı bekliyordu. Evliydi anlayacağınız. Henüz çocukları yoktu, ama kısmetse olacaktı. Allah kime vermemiş ki? İstedikten sonra... İstemeyi ve mütevazı olmayı bilmekti aslında her şey.

Metin'in düşündüğü tam da buydu işte. Asansörde inerken saçını başını düzeltmeyi de ihmal etmedi. Malum, insanlar ne derdi sonra? Her şey bir suret değil miydi hayatta? Kim kendi suretini daha iyi sunabilirse o kazanmıyor muydu? Bu düşüncelerle sokağa çıktı.

Kafasını kaldırdı, önünde sarmaş dolaş ilerleyen bir çift kumru gördü. Bunlar büyük bir ihtimalle üniversite öğrencileriydi. Çünkü giyimleri ancak bir üniversitelinin olabileceği türden hırpaniydi. Yani okul bittikten sonra asla takınılmayacak bir suret... Özgürlüğün son günleri. Kravat-ceket ya da tayyör uzun topuk ayakkabı diktatörlüğünün arifesi, ana rahminden çıkacak uysal çocuğun gebelik hali.

Aralarında bir şeyler fısıldanarak minibüs durağına doğru hızlı adımlarla yürüyorlardı. Metin, tekrar kafasını kaldırıp onlara arkadan baktığında, kadında değil de erkekte bir çekiciliğin büyüsünü fark etti. Tam ara sokağa sapıp gözden kaybolacaklardı ki, Metin adımlarını hızlandırdı. Caddenin orda, trafik ışıklarında, hem de kırmızıda yakaladı onları. Erkek olanın kadından daha uzun, beline doğru arkadan lastik tokayla toplanmış gür ve siyah saçlarının altında yine siyah bir tişört, daha da altında ise rengi iyice beyaza çalan bir kot pantolon vardı. Genç kızın üzerinde ise rengi griye çalan batik işi bir elbise vardı.

Yayalar için yeşil ışık yandığında onlar yine önden yürüyordu. Hayret, galiba aynı minibüse bineceklerdi. Halbuki onun evine giderken kullandığı minibüs hattında bu tiplere daha önce hiç rastlamamıştı. Kaç yıldır bu yolu kullanırdı. Tabii canım, bunlar yeniydi.

Metin, bir ara nasıl olduysa onların yanından sıyrılıp öne geçti. Neyse ki minibüs vardı. Ve henüz kimse binmemişti. Her zaman olduğu gibi hemen arka koltuğa, en sola, cam kenarına oturdu. Tabii oturmadan önce parasını şoföre uzatmayı da ihmal etmedi. Daha sonra hiç uğraşamazdı. Ne gariptir ki çoğunlukla da bindiği bütün minibüslerin arka tarafına kimse oturmazdı. Sanki orası kendisine ayrılmış bir makam koltuğu gibiydi. Uğraşamazdı canım. Orta taraflarda oturup başına iş mi açacıktı. Parayı şoföre uzat. Para üstünü geri gönder. Arada birilerinin arkadan dürtüklemelerine maruz kal. Ya da sen dürtüklemek zorunda kal. Zaten herkesin işi başından aşkındı. Bütün günün yorgunluğu üzerine bir de bu çekilmezdi canım!

Sanki bütün tesadüfler bu güne toplanmıştı. Derken öğrenci tipli çift onun tam önüne, ikili koltuğa oturdu. Şimdi gencin tam arkasındaydı. Simsiyah gür saçlarına bir daha baktı. 'Ulan bizdeki de saç mı!' diyerek iç çekti. Ancak minibüs hareket edince genç adamın büyüsünden sıyrılıp dışarıyı seyre daldı. Kent güne yorgun düşmüş, dağılan pazar yerlerinin telaşıyla herkes bir yerlere, güvenli sığınaklarına gitmeye hazırlanıyordu. Fakat yine sabah olacak. Yine herkes dışarı çıkmak zorunda kalacak. Yine akşam olduğunda herkes sığınağına koşacaktı. Bu ne kadar sürecekti? Bir dahaki bombardımana kadar.

Minibüs sıkışan trafikte dura kalka ilerlerken, bir anda yolda yürüyen insanların yüz ifadeleri dikkatini çekti Metin'in. Ve sonra fark etti ki herkesin bir bakışı vardı. Hiçbirinin bakışı öteki birine benzemiyordu. Kendinden emin, her şeyi ben bilirim havasında; zavallı, paranoyak; gülümseyen, sırıtan, somurtan, bütün maskelerin ardında; küçücük renkli ya da kocaman siyah gözler... Ortalık yerde öylece savunmasız. Her yere oradan girilir, oradan çıkılırdı. Başka bir pasaportu yoktu aslında hayatın. Bazen pasaporta bile gerek duyulmaz, ısrarcı bir bakış gözlerinin derinliğinden beyninin kıvrımlarına kadar kafanda olan biten her şeyi kendi egemenliğine alır, diktatörlüğünün keyfini çıkarırdı.

Kendi bakışını merak etti Metin. Acaba onunki nasıldı. Aynada gördüğü bakış kendisine mi aitti? Tabii canım bundan kuşkusu yoktu. Aynalar yalan söyler miydi? Söylemezdi tabii. Onunki en iyisiydi. Bir bakışı evrendeki tüm nesneleri eritebilirdi. Değil bir beynin hududunu yarıp başka bir beyne girmek, binaları bile delip geçebilirdi.

Metin, kafasında gezinen tilkilerin beyninin kıvrımlarını ezen fillere dönüştüğünü hissettiğinde inmesi gereken durağa yaklaştığını gördü. Oturduğu yerden kalkıp kapıya yaklaştı. Söylemesi gereken cümleyi düşündü bir an. Öyle ya klişe cümleler sıkardı onu. Mesela, şoföre müsait bir yerde inmek istediğini söylese acaba şoför onu hangi müsait yerde indirirdi. Belki son durak şoför için daha müsaitti. İnmesi gereken durağın adını düşündü bir an. Neyse ki imdadına üniversiteli genç sevgililer yetişti. Erkek olanı 'müsait bir yerde' inmek istediklerini söyleyince şoför yolun sağına yanaştı. Doğal olarak önce onların inmesini bekledi. Metin'in bir ayağı asfalta değdiğinde şoförün de gazladığını gördü. Az kalsın yere yığılıyordu. Gerçi ilk kez başına gelmiyordu. Hemen hemen her akşam aynı sahneyi yaşıyordu. Tam ağzını açıp ana avrat düz gidecekti ki indikleri yerde etrafa şaşkın ördekler gibi bakınan gençleri fark etti tekrar. Sözcükler çiğnenmemiş bir lokma gibi boğazına oturdu.

Sokağın aşağısına doğru adımını atmıştı ki erkek olanı elinde tuttuğu bir kâğıdı Metin'in burnuna dayayarak bir adresi aradıklarını ve bilip bilmediğini, eğer biliyorsa tarif etmesini rica etti. Önce çocuğun yüzüne sonra da elindeki kâğıda baktı. Ah evet, burayı biliyordu. Oturduğu evin bir sokak aşağısındaydı. Ama hayret, gitmek istedikleri yer mahallede adı pek de iyi anılmayan şaibeli metruk bir evdi. İki yıldır o eve giren çıkan kimseyi görmemişti. Ama geceleri el ayak çekildikten sonra evin içinden birtakım garip seslerin geldiğini, hatta ara sıra da ışıkların yandığını yine mahalleliden duymuştu. Netameli bir yerdi sonuçta, adresini sordukları. Bir an için ürperdi Metin.

'Hadi hayırlısı,' dedi içinden ve belli belirsiz bir el hareketiyle onu takip etmelerini işaret etti. O önde, gençler peşi sıra eve yaklaştılar. Kısacık yolda gençlere karşı iş çıkışından beri duyduğu gizli ilginin anlamını çözmeye çalışırken, şimdi onlardan kurtulacağına seviniyordu.

"Gençler ev burası, hadi bana eyvallah!" diyecekti ki bu kez kız cilveli bir edayla, "İçeri buyurup bir kahvemizi içmez misiniz?" şeklinde garip bir soru yöneltti.

Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak, "Ama burası terk edilmiş bir ev, iki yıldır buraya kimsenin girip çıktığını görmedim. Hem şimdi siz sanki yıllardır burayı kullanıyorsunuz gibi sakin bir ifadeyle beni kahve içmeye davet ediyorsunuz. Bunu anlamını çıkaramadım. Sonra, madem siz evin yolunu biliyordunuz, niye bana tarif ettirdiniz?" diye soruya soruyla karşılık verdi Metin.

Bunun üzerine erkek olanı araya girip açıklama yapma gereği duydu: "Affedersiniz beyefendi, bizi yanlış anlamayın bu evde birkaç gün öncesine kadar yatalak durumdaki dayım kalıyordu. Ancak ölünce ev bize miras kaldı. Hani kahve dediysek de belki evde hiçbir şey yoktur. Bizimki sadece medeni bir teklifti. Siz bilirsiniz."

"Tabii," diye destekledi kız arkadaşı. "Zamanınızdan çalmak istemiyoruz. Düşündük ki belki bu mahalle hakkında bize biraz bilgi verirsiniz."

Hayatta kimseye 'hayır' diyemediği için gençlerin bu ısrarına boyun eğen Metin, "Peki ama sadece beş dakikalığına, karım merak eder sonra," diyerek yıllardır etrafında bir sürü entrikanın döndüğüne inandığı evin taş merdivenlerini gençlerle birlikte tırmanarak kilidi pas tutmuş kapıdan içeri girdi. Daha kapıdan içeri adımını atar atmaz kesif bir koku burnunu sızlattı. Salona girdiklerinde üzerlerine örtü geçirilmiş mobilyalar dikkatini çekti. Sanki yıllardır kimse girmiyordu içeri. Etrafı örümcek ağları kaplamıştı.

"Dayım," dedi genç kız, durumu açıklamak istercesine "son on yılını yatalak geçirdiği için aslında evin sadece yatak odasını kullanırdı."

Metin, üzerindeki örtülerden birini çektiği koltuğa oturmaya çalışırken kafasına takılan soruyu kıza sormadan edemedi: "Peki ama bahsettiğiniz adam sizin değil arkadaşınızın dayısıydı hani?"

"Amaan beyefendi, ne fark eder ki, kocamın dayısı benim de dayım olur. Siz karınızın dayısını dayı olarak kabul etmiyor musunuz?"

"Ah tabii, özür dilerim," diye düzeltti Metin böyle düşündüğü için kendinden utanırcasına.

Aslında bütün açıklamalara rağmen ikna olmak da istemiyordu. Bir ara cüzdanını yokladı Metin. Maaşını yeni almıştı.

Ortama bir anlık bir sessizlik çöktü.

Genç adamın ne zaman arkasına geçtiğini görmediği için sırtına inen bıçağın ışıltısını da göremedi Metin. Sadece acı bir çığlık çıkabildi ağzından.

Bir hafta boyunca çalmadık kapı bırakmayan zavallı karısı, sekizinci günün sabahında günlük bir gazetenin üçüncü sayfasında manşete çıkarılmış bir haberi okuyunca anladı acı gerçeği.

"Yıllardır kimsenin kullanmadığı metruk evde bulunan bir cesedin kimliği araştırılıyor. Mahalle sakinlerinin evin içinden duydukları garip kokunun nedenini araştırmak için kapıyı kırıp içeri girmeleriyle ortaya çıkarılan esrarengiz cinayetin failleri..."

 

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics