MaviMelek
Hermes Kitap
"Geçmişteki hayalleri yeniden görmek imkansız. Ancak özgürleştirerek geleceği kurtarabiliriz..." Pascal Quignard

[Gökçeyazın] "Hiçliğin Aynasıydım Ben" | Hasan Uygun

Hiçliğin Aynasıydım Ben

“HİÇLİĞİN AYNASI”NDA KAYIP BİR GÜLÜŞ

Her canlının hayata bir başlama biçimi vardır. Yaşamın olgunlaştığı öznel ve nesnel koşullar olarak da adlandırılabilir bu. Nasıl ki hepimiz bir ağacın dalıysak, meyveye durur bir zaman sonra o dallardan tomurcuklanan çiçek. Her çiçek yeni bir yaşamdır aslında; meyve verir, döl verir balçığa. Ve bu öyle bir döngüdür ki, geçen her saniye yeni bir yaşamın filizlendiği, yeni dalların tomurcuklandığı andır insanoğlunun hafızasında.
Saniyelerle ölçüldüğünde hiçbir şey sığmaz aslında insanoğlunun hafızasına. Çünkü çoğumuz günlerle, haftalarla, aylarla, yıllarla ve belki de sadece on yıllarla yaşıyor ve öyle algılıyoruz milyonlarca yıl öteden kayıp gelen yıldızları. Ortak hastalığımızdır belki de hepimizin hafızasızlık. Ayda yılda bir, çok özel anlarımızda bakarız ilkokuldaki fotoğraflarımıza, yıllarca hiç bakmadığımız bile olur bazen. Öyle bir önümüze koyarız ki geleceği dünü unuturuz adeta.
‘Her canlının hayata bir başlama biçimi vardır' demiştik girişte. Tohum balçığını seçemez çünkü. Hangi aralıktan filizleneceğini, boy vereceğini hayata hiç bilemez. Zaten hangimiz seçebiliriz annemizi, babamızı, doğacağımız yeri; kentimizi, kasabamızı, mahallemizi, sokağımızı, çocukluk anılarımızla dolup taşan evi? Bir yerde doğarız, annemiz-babamız, evimiz, mahallemiz memleketimiz olur. Sonrası başka tabii. Ya hep birinden biri ya da birkaçı hep eksik, hatta tam olabilir hayatımızda: belki de sırf bu yüzden ‘öznel ve nesnel koşullar'dır bugün ve yarın. Yarın ya da bugün. Peki ya dün? Mesela sadece soluk renkli bir ilkokul fotoğrafı mıdır dün?
Annemizin özenle elimizden tuttuğu çıtı pıtı bir çocuk, henüz yürümeyi yeni öğreniyor. Ya da kundakta hâlâ, minicik ağzında yalancı emziğiyle. Nasıl da sıcak, mutlu ve mesut, gülümseyerek bakıyoruz hayata. Sanki yarın, bir sonraki gün yani gelecek hiç yokmuş ve hiç olmayacakmış gibi. Oysa daha ‘anne' derken, ‘baba' derken, ilkokul, lise, üniversite derken ne de çabuk düşeriz sokaklara. Sokaklar nehirdir, seldir, çağlayandır her gün çırpındığımız; ve tüm sokakların bittiği eşiklerdir kafa kafaya omuz omuza çarpıştığımız.
İş vardır mesela hayatta, bir de işsizlik. İş vardır, yıllarca onun için didinir, okullar, kurslar bitirir; diplomalar, sertifikalar ediniriz uğruna. İşsizlik vardır bir de, kâr etmez hiçbir diploma, sertifika. Şanssızlık vardır belki de gerçekten. Her adımda bir kör kuyu. Ne öldürür ne de kaldırır ayağa. Hep emekletir hayatın peşi sıra. ‘Şanssızlık' demiştik; gülünüp geçilesi. Belki de ağlanılası. Ancak bir şey var ki, karanlık dehlizlerin içinde, tedirgin bir bakışla solur burnundan kaybolduğu labirentte. Bir deney faresi misali; o vakit şans da, şanssızlık da biter aynasında. Hiçlik olur kaybolur, yol olur biter, deniz olur kurur.
Hiçlik var mıdır peki? Ve olmayan şeyin yansıması? Bu konuda filozoflar tartışadursunlar onu bilemeyiz elbette, ama “Hiçliğin Aynasıydım Ben” diye bir roman var. Hem de hayatının ilk yarısını 10-0 gibi feci bir skorla kaybetmiş bir roman kahramanının, parantez içinde, maceralarının devamı niteliğinde bir roman. Genç yazar Fatih Kaynak tarafından yazılmış ve ortalık yerde aşkla başlayan roman türevlerinin peynir ekmek gibi sattığı bir dönemde, yine parantez içinde, kimsenin pek de tamah etmeyeceği bir iddiayla ‘hatırı sayılır' bir yeraltı edebiyatı romanı olma iddiasıyla yazılmış. Peki bu iddianın içini doldurmuş mu? Bu sorunun da cevabını edebiyat eleştirmenlerine bırakıp bir kitap tanıtım yazısı içinde bahsedebileceğimiz oranda biraz da kitabın konusundan bahsetmek düşer bize de.
Stüdyo İmge'den yayımlanan ilk kitabı “ilk yarı 10-0”la adından söz ettiren Fatih Kaynak biraz uzun denilebilecek bir aradan sonra nihayet şimdi de “Hiçliğin Aynasıydım Ben” adlı kitabıyla yine okurlarının karşısında. Üniversite son sınıftayken karıştığı bir eylem sonrası, bir süre cezaevinde yatan bir gencin, kitabın arka kapağındaki tanımıyla, “Kimi zaman umutsuz kimi zaman sebepsizce mutlu... Kadınlar, alkol ve üçüncü sınıf işler arasında yaşamla boğuşurken kimi zaman ayakta kalabilme mücadelesine dair...” bazen komik, bazen de trajik olabilen, ama her seferinde hayatta kalmak için mücadele etmekten vazgeçmeyen bir gencin hikâyesi “Hiçliğin Aynasıydım Ben”.
Hikâyeyi böyle özetleyince bir azmin, başarma tutkusunun romanı gibi algılanabilir elbette “Hiçliğin Aynasıydım Ben”. İşin aslı astarı öyle mi, değil elbette! Dedik ya roman ‘bir yeraltı edebiyatı klasiği' olma iddiasında. İddia bu olunca da yaşamın bütün dehşetini, savunmasız çıplaklığını, varoluş kaygısını tüm satır aralarında görmek mümkün. Ve aslında hayata karşı o kadar umarsız duran kişinin umarsızlığı, aldırmazlığından değil de yaralarının ha bire kabuk bağlamasından ya da doğrusu artık düpedüz kabuk bağlayacak bir yaranın da olmamasındandır. Yazar ısrarla vurguluyor bunu.
Şimdi zamanı, hafızayı, şansı, şansızlığı, bugünü ve yarını bir tarafa koyarsak; evet gerçekten de samimi duygularla yazılmış bir roman duruyor karşımızda. Romanın başından sonuna kadar bir çocuğun hüznü sinmiş tüm satırlara. Bir çocuğun bütün umutları ve umutsuzluğuyla hayata başladığı yerden belirsiz sonuna... Başa dönersek eğer, elbette ‘her canlının hayata bir başlama biçimi vardır, tıpkı hepsinin yine farklı bir devam biçimi olduğu gibi.

Hiçliğin Aynasıydım Ben / Roman
Fatih Kaynak

Başa dön

 

Gökçeyazın

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics