MaviMelek
Hermes Kitap
"Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz; ama yıldızlara bakıyor bazılarımız." Oscar Wilde

[Öykü]"Nisyan" | Hasan Uygun

Nisyan

"KERPİÇ EVLERİN SARI IŞIKLARI"

Uyandığında yüzyıllık bir uykunun mahmurluğu vardı sanki yorgun gözlerinde. Üzerine koca bir tarih çökmüş gibi ağırdı gözkapakları. Unutulmuş bir emanet gibi, kumlar örtmüştü yarı çıplak bedenini. Bir silkiniş gibiydi uyanması. Kurumamak için uzun yıllar direndikten sonra, damarlarına yeniden su yürüyen bir ağaç gibi.
Onun açısından bakıldığında, aslında tam olarak uyanmak da denemezdi buna. Olsa olsa bayılmış olabilirdi. Ya da ölmüş de başka bir alemde yeniden dirilmişti sanki. Ancak daha çok, günlerce süren karanlık bir yolculuktan sonra ilk kez güneşe çıkmak gibi bir şeydi yaşadığı.

Sabahtan beri koyu mavi yağmur bulutlarının arasından, yeryüzüne ışığını vermek için çabalamış fakat bir türlü muvaffak olamamıştı güneş. O gün parçalı bulutlu, sağanak yağışlı bir hava hâkimdi o bölgede. Yağmur bulutları ancak öğleden sonra dağılmış, tüm canlılığı ve parlaklılığıyla yeniden tek hâkimi olmuştu dünyanın güneş.

İkindi üzeri güneşinde ılık ılık ısınan bedeni, kabuğunu yeni kırmış bir kaplumbağa yavrusu gibi tatlı bir uyuşuklukla kıpırdandı önce kumların içinde. Yüzlerce iğnenin battığı hissiyle kırpıştırdığı kirpiklerinin acıttığı gözlerini açtığında etrafını tanımaya çalıştı bir süre. Sağ eliyle kör kuyunun taşlarını yoklarcasına yokladı üzerini örten kumları. Midye kabuğu dolu sol avucunu sıktı bir süre. Dilindeki tuz tadını hissetti. Yosun kokusunu çekti burnuna. Neredeyse göğsüne dek uzanan gür sakalına balık kokusu sinmişti sanki.
Önce başını, sonra vücudunun gövde kısmını hareket ettirerek ve sağ eliyle de yerden destek alarak olduğu yerde bağdaş kurup oturdu. Hiçbir şey düşünemeden ufka baktı uzun uzun. Bir iz aradı sonra kendinden... Kendi geçmişinden.

Uzun bir yolculuk yapmış gibi hissetti, geçmişine dair anımsadıklarından. Bir yük gemisiyle çıktığı uzun bir yolculuktan kareler belirdi gözlerinin önünde. Bir isyanı hatırladı sanki. En azından kulağına üflenen bir sır, sihirli bir an, terennümü günah olan bir kelime gibi hatırladı bunları. Ancak sanki birisi belleğine kazıdıklarını zorla yerlerinden söküp almış, yerine kör kuyular bırakmış gibi anılarının izlerini bir lego seti gibi tekrar bir araya getirmeye çalışırken, hatırladıklarına dair yaşadığı çelişki, her biri bir tarafa savrulmuş görüntüler gibi üşüşüveriyordu şimdi kafasına. Ah, bu kadar mı acemi miydi, bu kadar dil, yol yordam bilmez!..

Bir sal parçası arandı gözleri, etrafını biraz daha tanımaya çalıştığında. Kırık bir tahta, bir can yeleği, filika ya da bir gemi enkazı. Her şey geçmişten o kadar uzaktı ki… Kimliksiz bir aidiyetle doğruldu üzerinde oturduğu kumdan. Onu öyle uzaktan görenler, ki gören olmuştur mutlaka, kıyıya vuran köpüklü dalgaların yıllarca ıslattığı bir ağaç gövdesi sanırdı elinde olmadan. Hatta birileri, yıllardır onun orada olduğuna dair yemin bile edebilirdi.

Kaç gün geçmişti acaba o uğursuz kazadan bu yana? Hangi ölüm uykusu avutmuş, kaç dalga savurmuştu onu, kucağında bir lanet gibi. Neden dalgalar bu sahile bırakmıştı peki?
Belki de hiçbir zaman bir gemi yolculuğuna çıkmamış, sürgüne gönderildiği bu kumsalda kendi ölümünü hazırlamış, ama becerememişti işte! Peki neden ölmek istemişti ki! Ölmeyi istemek için bir sebebi var mıydı acaba?

Umutsuz bir aşk, bir sevda izi aradı teninde. Bir kadını hatırlamaya çalıştı bir süre. Parmağında bir yüzük izi ya da onunla ilgili olabilecek bir dokunuş avucunda. Tatlı bir söz... Havva'nın Adem'in kulağına fısıldadığı türden. Bir vaat mesela… Bir yasak elma masalı.
Belki de yolculuk yaptığı bu gemide tanışmıştı o kadınla. İyi de neden sanki bir tek kendisi kurtulmuştu ki bu lanet kazadan? Bu aşkın ıstırabını, bu verilmiş sözün acısını nasıl taşıyacaktı şimdi yaralı kalbinde! Neden kendisi de ölmemişti ki!

Ölüm, diye düşündü; şu anda bir ölüden ne farkı vardı ki! Nedendi sanki bu tekrar köklerine yer arayışı, uzak topraklar üzerinde. Köklerinden sökülmüş bir ağaçtan ne farkı vardı ki şimdi? Nedendi bu suyu çekilip kurumaya yüz tutmuş dallarını canlandırma isteği…

Anılarının okyanusunda debelenip durması, bir yere çıkarmayacaktı anlaşılan onu, sürüklendiği dalgalardan… Bu yüzden biraz daha araştırdı etrafını. Olduğu yerde fır döndü birkaç kez. Umudunu kaybetmek üzereyken, bir umut ışığı belirdi uzaktan. Birkaç kilometre ötede hayal meyal seçilen bir köy vardı sanki… Yüksekçe bir dağın eteğinde. Yer yer evler yükseliyordu, ormanın bittiği yerden, dağın eteklerine doğru. Orada olmayı istedi bir an. Buradaydı besbelli belleğinin altın anahtarı.

Köye yönelmeden önce, özleyebileceği duyguları düşünerek son kez baktı güneşin yüzünü yasladığı ufka. Terk edip giden bir sevgili, onu hasır bir sepetin içinde nehrin sularına bırakan bir anne olmalıydı bir yerde. Belki de korsanlar kirletmişlerdi masum aşkını. O kaptanın karısına âşık olmadan önce. Bir an, onu orada, o sahilde kuma gömüp giden korsanları göreceği umudu doğdu içinde. Uzun uzun seyretti uzakları, ne bir gemi ne de bir balıkçı teknesi vardı görünür uzaklıkta. Sanki, denizin üstündeki her şey boşalmış, göz alabildiğine bir mavilik kalmıştı sadece geriye.

Gördüğü köyü düşündü ürpererek. Ya orası da boşaltılmış bir köyse. Kimse oturmuyorsa mesela.

Burada, bu kumsalda gördüğü, dokunduğu, hissettiği her şeyde bir ölüm kokusu vardı sanki. Dünya büyük bir felaket geçirmiş ve bütün canlılar yok olmuşken nasıl olmuşsa bir tek o kalmıştı sanki hayatta.

Birden bir yalnızlık alevi yaladı vücudunu. Lanetli yanını düşündü elinde olmadan. Kovulduğu toprakları özledi sonra… Geri dönme arzusuyla yanıp tutuştu bedeni. Nasıl bir evdi acaba oturduğu? Annesi babası, kardeşleri, akrabaları var mıydı mesela? Tabii canım! Soru mu şimdi bu da! O köyün, orman tarafındaki son ev onların eviydi. Hatırlıyordu. Karısı ayaklarına kapanmış 'gitme' diye yalvarmıştı yola çıkmadan önce. Anne babasıyla helalleşememişti bile, o kör gecede yola düşmeden önce. Bir kaçak gibi sıvışıp gitmişti, gölgesinden bile sakınarak.

'Ne olursa olsun gitmeliyim,' diye düşündü en sonunda. Kuyunun dibindeki Yusuf gibi hissediyordu kendini. Köyde babasıyla yüzleşecek ve kardeşlerinin marifetlerini sayacaktı bir bir. Ne alıp veremediği olmuştu ki kardeşleriyle. Bir Habil-Kabil masalı mıydı yoksa yaşadıkları?..

Günün geceye meylettiği akşam saatlerinde, rutin bir hareketlilik vardı köyde. Karanlığın kalın, kara bir gölge gibi köyün üzerine çöktüğünün hiç kimse farkında değildi sanki. Çobanlar koyunlarını ağıllara kapatıyor, kadınlar ağır plastik bidonlar içerisinde sütlerini mandıraya taşıyor, bütün gün ormanda balta sallamış köyün gençleri ise köy çeşmesinin etrafında su almaya gelen kızları kesiyordu günün son etkinliği olarak.

Köyün kahvesinde pinekleyen birkaç yaşlı, akşam ezanın okunmasıyla birlikte hareketlendi. İki adımlık yerdi zaten cami. Namazlarını kıldıktan sonra akşam yemeği için evlerine koşturacak, çocukları, gelinleri, torunlarıyla birlikte şükredeceklerdi onlara bu nimeti verene.

O gün köylüden hiç kimse hiçbir şeyden kuşkulanmamış gördükleri, duydukları her şey sıradan bir döngü olarak yansımıştı hayatlarına. Ne bütün gün köpeklerin huysuz bir şekilde havlamaları ne de sabahleyin her zamanki saatlerinden önce horozların ötmesi… Sadece çobanın biri, bir saatten sonra ulumaları iyice çekilmez hale gelen uyuz köpeğine bir temiz sopa çekmişti susması için. Onun dışında hiç kimse bu uyarıcı seslere aldırış etmedi.

Uzaktan onlarca ateşböceği gibi ışıldayan tek katlı kerpiç evlerin sarı ışıkları çoğaldıkça, köye de yaklaşmıştı neredeyse. İyice karanlığa kalmadan köye girmek en iyisi olacaktı. Doğruca köy kahvesine gitmeyi planlıyordu. Muhtara mı gitmeliydi yoksa! İyi de ne gerek vardı sanki bütün bunlara, doğruca kendi evine de gidebilirdi pekâlâ. Yolu bilmiyor muydu zaten.

Hayır, bilmiyordu. 'Hatırlamıyorum,' diye tekrarladı kendi kendine. Gözlerini bağlamışlardı çünkü. Hafızasından silinmişti yürüdüğü tüm yollar. Patikaları izlemişti ormanın içinde tek başına kalakaldığında. Yorgunluktan bitip tükendiğinde ise uykunun kollarına bedenini teslim etmiş, sonra da bu sahilde uyanmıştı işte.

Köyün girişinde iki kara çoban köpeği, olağanüstü bir şeyin kokusunu almışçasına huzursuz bir şekilde toprağı kokluyor hırıltılarıyla bölüyorlardı sessiz geceyi. İki kara sfenks gibi köyün girişini tutmuş olan köpekler, binlerce yıldır orada duran tanrısal birer işaretti sanki.

Böyle bir şeyle karşılaşabileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Tabii ya, burası bir köydü en nihayetinde! Hazırlıklı olmalıydı köpeklere. Köpekleri görünce adımlarını yavaşlattı. Adımlarını yavaşlattıkça da içindeki tereddüt arttı. Geri mi dönseydi acaba? Hem ne malumdu burasının onun köyü olduğu. Köylüyle boşu boşuna yüz göz olmak da vardı sonunda. Soru dolu bakışların altında yerin dibine girmek istemiyordu köylülerin karşısında alçalarak.

En iyisi herkesin uyumasını beklemekti galiba. Gece yarısına doğru, herkesin ortalıktan çekildiği bir saatte, usulca köye süzülür doğruca evine giderdi böylece. Yatağı bile bir gün önce bıraktığı gibi sıcacık olabilirdi şimdi. Nasıl olsa karısına bir gün sonra geri döneceğini söylememiş miydi? Uykusunda girecekti koynuna karısının, hiç gitmemiş gibi uyanacaklardı sabah olunca. Hem belki köpekler de yorulur, vazgeçerdi o saate kadar. Ya uykunun esaretine teslim olur ya da bulurlardı başka bir meşgale kendilerine.

Köyün girişine yakın, bir tümseğin ardına oturdu önce. Ancak bu şekilde görünebileceğini düşünerek yüzü koyun uzandı sonra, iyice tümseği kendisine siper edinerek.
Ay, ışığını gönderememişti bu gece köye. Tek bir yıldız dahi görünmüyordu gökyüzünde. Köyün üstüne çöken karanlık kara bulutu yağmura yoranlar, gönül rahatlığıyla girdiler yataklarına. Ancak sadece çocuklarda bir huzursuzluk vardı nedense. Köyün orman tarafından inleme sesleri duyduklarına yemin ediyorlardı annelerine. Anneleriyse çocuklarını pışpışlarken bu seslerin yıllar önce ormanda kaybolmuş bir çocuğun sesi olabileceğine kanaat getirerek, kurtlar tarafından parçalanmış cesedi günlerce sonra bulunan çocuğun hazin hikâyesini anlatıyorlardı çocuklarına; onların korkularına korku ekleyerek.

O da duymuştu sanki böyle bir hikâye. Ya da onun da annesi mi anlatmıştı yoksa uykuya direndiği kabûs dolu bir gecede. Babasıyla birlikte ormana odun toplamaya giden daha ilkokul birinci sınıftaki bir çocuktu kaybolan. Kaç kez uykuları bölünmüştü onun da gece yarıları ormanın derinliklerinden gelen iniltilerle. Köylü, günler boyu ellerinde silahlarıyla, geceleri ise meşalelerini ateşleyerek biçare ormanda dolaşmış, hiçbir şekilde izini bulamamıştı çocuğun. Ancak günler sonra bir çoban bulmuştu çocuğun cesedini. Köylüler dehşetten cesede bakamamış, buldukları yerde gömüvermişlerdi zavallı ölüyü. Bir keresinde o da babasıyla ormana gittiğinde görmüştü sanki çocuğun taşlarla çevrilmiş mezarını. Babası onu oradan hızla uzaklaştırmış, lanetin bulaşıcı olabileceğini fısıldamıştı kulağına.

Yatsı ezanından sonra köyün yaşlıları da evlerine çekilmiş, haybeci takımından bir iki serseri dışında, in cindi top oynuyordu neredeyse artık köyün sokaklarında.
Eteğinde yüzü koyun yattığı tüneğin ardında, ormanda kaybolan çocuğun hazin hikâyesini düşünürken, gözlerine ağır kalın birer perde gibi inmeye başlayan uykuyu def etmeye çalışıyordu bir yandan da. Çok yorgun hissediyordu nedense. Hiçbir yere gitmeden oracıkta uyuyuverse, sabahı mı bekleseydi yoksa!

Bir ara birisi omzuna dokunmuş hissiyle irkildi elinde olmadan. Neredeyse avazı çıktığı kadar bağıracaktı ki, arkasını döndüğünde simsiyah bir boşluk çarptı yüzüne. 'Ne kadar da korkakmışım' diye alay etti kendisiyle. Ne vardı ki böyle durup dururken iliklerine dek korkuyla titreyecek. Tek başına yürümemiş miydi günlerce ayakları kan içinde?.. Geceler devirmemiş miydi ormanın derinliklerinde?.. O zaman korkusuna yenilmemiş de şimdi mi pes edecekti yani!

Neredeyse emekleyerek, dört ayağı üzerinde yürüyen bir hayvan gibi köye doğru son kez göz attığında, köyün girişindeki iki kara köpeğin yerinde olmadığını gördü sevinçle. Şimdi tam zamanıydı. Gece yarısı olmuştu büyük bir ihtimalle. Hatta biraz daha geç kalsa belki hava aydınlanmaya bile yüz tutabilirdi. Acele etmesi gerekiyordu.

'Koşmak en iyisi olacak,' diye düşündü zamanın darlığını düşünerek. Ancak koşarken de temkini elden bırakmamak için iki ayağının üzerine doğrulmayı aklına getirmedi bile. Böylece hedefi küçültecek, bütün riski azaltacaktı görülmesi yönündeki. Fakat şimdi kendisi de şaşırıyordu emekleyerek bu kadar seri yol alabildiğine. Sanki daha önce de bu şekilde günlerce yürümüş, hatta iki ayağı üzerine hiç basmamıştı uzun yıllar boyunca. Ama sahilden köyün girişine kadar iki ayağı üzerinde yürüyerek gelmişti işte. Bu kadarını hatırlıyordu en azından.

Kendi algısına göre saatler süren, ancak o an yaşanana tanık olabilecek biri açısından göz açıp kapama süresi içinde, işkilli bir koşuşturmayla köyün altını üstüne getirdi. Öyle ki uğramadığı sokak, girmediği avlu, bakmadığı ev, üstünü kaldırmadığı yorgan kalmadı. Ama gördüğü, dokunduğu, hissetmeye çalıştığı her şey yabancıydı artık ona. Bulmayı umduğu her şey, bir sis perdesinin ardına saklanmışçasına uzak ve ulaşılmazdı artık. Evi, karısı, köyü, akrabaları hepsi yalandı demek; tıpkı kendi gerçeği gibi…

Tekrar köyün dışına, ilk saklandığı tümseğe geldiğinde ise, yaşadığı hayal kırıklığı karşısında hüngür hüngür ağladı vücudu sarsılarak. Neredeyse sabah olmak üzereydi ve bu onun son şansıydı. İşte o anda, kaybettiği geçmişini bir daha hiç bulamama korkusu benliğine öyle bir gelip oturdu ki, ormanda kaybolduktan sonra kurtlar tarafından parçalanan çocuğun ta kendisi olduğuna hükmetti.

Gece, neredeyse havanın aydınlanmaya yüz tuttuğu sabah ezanına yakın bir ara, köpeklerinin birisini parçalamak istercesine havladıkları bir saatte, köyün en yaşlı ve bir gözü kör çobanı, ağıl çitinin etrafında koyunlarına yaklaşmaya çalışan boz bir kurdu gördüğüne yemin billah etti karısına. Neyse ki herhangi bir telefat yoktu hayvanlarda. Sabah ağıldan çıkarırken her birine dokuna dokuna, tek tek saymıştı koyunlarını, emin olmak için.

Aynı köyden, sabahın ilk ışıklarıyla balığa çıkan iki balıkçı ise, sahile doğru yaklaştıkça bir karaltı fark ettiler kumların içinde. Balıkçılardan genç olanı bir gün önce de o karaltıyı gördüğünü hatırladı. Besbelliydi ki, dalgaların getirdiği bir ağaç kütüğüydü orada, kumların içinde gömülü duran.

hasan@mavimelek.com

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics