MaviMelek
Hermes Kitap
"Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum / Yeniden doğmak için çıkardığım yangından." Edip Cansever

"Nohut - III. Bölüm" - Akın Olgun

Kayboluş

"YAĞMUR DIŞARIYA, İÇİNDEKİ KAYGI İSE YÜREĞİNE AKIYORDU..."

Hasret, amcasının acılı yüzünü süzüyordu. On beş yıldır görmemişti amcasını. Amcasının tütünden sararan bıyıkları, yaşlı gözleri, ağarmış saçları, altı köşe kasketi ve kırışık yüzünde gördüğü ayrıntıları izliyordu. Cemal Amca'nın aklı ise hâlâ çocuktaydı. Ölmüş müydü, yaşıyor muydu? Ölüm her yerde karşısına neden çıkıyordu? Bıkmamış mıydı? Kendisi bıkmıştı ölü görmekten, birilerinin öldüğünü duymaktan.

Hasret, "Londra'ya giriyoruz amca artık bizimle bu şehirde yaşayacaksın," dedi.

Cemal amca, ilk defa arabanın içinden dışarıya baktı. Yağmur çiseliyordu hafif hafif. Tertemizdi her yer. Binlerce insan koşturuyordu bir yerlere, tıpkı İstanbul gibi. Tıpkı İstanbul gibi binlerce yüz görüyordu. Tek fark, her renkten ve milliyetten insanlardı bir arada olan.

"Ne garip bir dünya. Kendi vatanlarında bir arada yaşamayı beceremeyenler, burada birbirlerinin farkında olmadan yaşıyorlar."

Hasret, amcasının daha Londra'ya adım atar atmaz yaptığı bu gözleme şaşırmıştı.

"Eeee amca, buna demokrasi diyorlar."

"Ne dediklerinin bir önemi yok yiğenim. Birbirlerini öldürmeden yaşıyorlar ya, önemli olan bu. Ha o dediğin, ha başka bir şey."

Bu konuşma, biraz sonra yerini hal hatır sohbetine bırakmıştı. Hasret, durmadan bir şeyler anlatıyordu, bu memleketle ilgili. Türk bölgesi şöyle, Kürt bölgesi böyle deyip duruyordu. Cemal Amca bu bölgeleri henüz bilmiyordu, ama neden ayrı ayrı bölgelerde yaşadıklarını anlayamamıştı. Yoksa burada da mı savaş vardı? Yoksa burada da herkes kendisinden olmayandan nefret mi ediyordu? Oysa paylaşılacak bir toprak da yoktu.

Hasret, "Aha amca, burası Stoke Newington. Şimdi Kürt bölgesine giriyoruz amca, ben de burada yaşıyorum. Merak etme burada hiç yabancılık çekmeyeceksin. Herkes senin benim gibi. Hele bir dinlen, soluklan, bir duş al şöyle temiz temiz, sonra ben seni gezdiririm," dedi.

Cemal amcanın yaşlı bedeni yorgun ve bitkindi. Sızlanmayı hiç sevmezdi, bedeniyle ilgili şikâyette bulunmayı hep ayıp sayardı, ama şimdi ağızından, "Bütün kemiklerim sızlıyor," çıkışına kendisi de gücenmişti.

Cemal Amca evde bir şenlikle karşılandı. Yeğeninin eşi onu hemen banyoya soktu. Cemal Amca bir haftadır ilk defa temiz bir banyo yapmıştı. Yeğeni, Kürt bölgesindeki mağazalardan ona uygun iç çamaşırları, gömlek, pantolon, çorap vb almış eve koymuştu. Cemal Amca banyodan çıkar çıkmaz, gelin ona yatağı göstermişti. Ama Cemal Amca'yı uyku tutmuyordu. Dört dönüp duruyordu, yatağın içinde. Yeğeninin iki oğlu, onu görür görmez boğazına sarılarak, "Dede" demişler ve bozuk bir Türkçe'yle hatır sormuşlardı. Bunları düşünürken, sızlayan bedeni, rahat bir yatağın içinde kendisine huzur bulmuştu. Derin bir uyku, Cemal Amca'yı içine çekerek götürmüştü.

Cemal Amca bir aydır yaşadığı Londra'ya, bir türlü alışamamıştı. Yeğeni amcasının rahatı için elinden geleni yapmış, ama adamcağız bir türlü mutlu olamamıştı. Artık yeğeni Hasret'e yük olduğunu düşünüyordu. Gelini de zaman zaman söylenir olmuştu. Bir ara Hasret'e karısı, "Biz kendimize yetiyoruz, dünyanın parasını verdin elin adamlarına amcan için, ama ne oldu? Getirdin de ne oldu?" demiş ve tüm bu konuşmayı Cemal Amca yattığı odasından duymuştu. Gelinin homurtuları her geçen gün büyüyordu. Gelin artık her fırsatta bir laf sokuşturuyor olmuştu amcaya. Kendi kendine söylenip duruyordu.

"Bu adam hiç konuşmuyor, deli mi ne?"

"Tütün sarıp içiyor, bütün evi kokutuyor."

"Acı çekmişse çekmiş. Herkes acı çekiyor."

"Bir de gelmem diye naz yapıyordu. Ohh ne güzel! Yediği önünde, yemediği arkasında, yan gel yat."

Hasret her defasında amcasını savunuyor, o amcasını savundukça, kadın daha çok bağırmaya başlıyordu. Hasret, "Sus bağırma amcam duyacak, gücenecek adamcağız" dedikçe karısı, "Duyarsa duysun. O duyacak diye, kendi evimde istediğim gibi konuşamayacak mıyım yani?" diyor ve tüm konuşmalar Cemal Amca'nın yüreğine saplanıyordu.

Cemal Amca çaresizdi. Yol yolak, dil bilmediği bir el memleketinde, gidebileceği bir yer yoktu. Ne odasından çıkıyor ne yemek yiyor ne de konuşuyordu. Bir akşam işten gelen Hasret'i odasına çekti:

"Hasret beni iyi dinle oğlum. Ben buralarda kalamam. Size de yük oldum. Gelin doğru söylüyor, beni çekmek zorunda değil. Sizin bir yuvanız var. Ben İstanbul'da gecekondumun içinde mutluydum. Huzurluydum. Kendi yaramla, kendi çilemle tek başıma yaşıyordum, ama kimseye yük değildim. Beni geri gönder Hasret, geri gönder."

Hasret, amcasının kararlı sesine bir an cevap veremedi. Sonra, "Amca sabret, biliyorum zor. Ama sen hiç dışarı çıkmıyorsun. Dışarı bir çıksan göreceksin, pek çok arkadaşın olacak. Burada yaşayan herkes birbirini tanır. Tüm marketler, restoranlar, aklına gelecek her şeyin sahibi, işletmecisi Kürt'tür. Seni yarın kahveye götüreceğim. Tek başına nasıl gideceğini de öğreteceğim sana. Ben yokken çıkar, alır başını gidersin. İnsanlarla sohbet eder, kaynaşırsın. Bu meseleyi kapatalım artık burada. Hele sen bir kaynaş insanlarla, fikrin değişmezse, rahat edemezsen buluruz başka çaresini," diyerek onu da alıp, yemek sofrasına seyirtti. Ertesi gün, birlikte çıktılar evden. Evlerinin önünden geçen, 31 numaralı otobüsü gösterdi ona. Birlikte bindiler. Hasret, ona her durağı sayarak, ineceği yerin sekizinci durak olduğunu gösterdi. Geri dönerken de aynısını yapacaktı. Böylece hiç kaybolmayacaktı. Birlikte kahveleri gezdiler. Oturdular çay içtiler. Cemal Amca uzun zamandır ilk defa, birileriyle sohbet etti. Kendisi gibi yaşlı insanlarla dertleşti. Yeni geldiğini duyan herkes, onunla sohbet etmek için sıraya girmişti. Cemal Amca bu ilgiden oldukça memnun olmuştu. Bir ara yanında Hasret'i göremeyince paniklemiş, hemen ayağa kalkmış ve Hasret'in kahveciyle sohbet ettiğini görünce rahatlamış, tekrar sandalyesine oturmuştu. Hasret, akşam olunca Cemal Amca'yı alarak, aynı otobüse bindirip, yolda nerede ineceğini ve evi nasıl bulacağını göstermişti.

Her şey çok basitti. 31 numaralı otobüse binecek, otobüsün geçtiği durakları sayacak ve sekizinci durakta inecekti. Gelirken de aynı otobüse binecek, sekiz durak sonra inecek ve eve gelecekti. Ama Cemal Amca hâlâ tedirgindi. Bu tedirginliğin farkına varan Hasret, "Yarın da birlikte bineriz, tekrar birlikte gider geliriz, merak etme," dedi.

Akşam sofrada, Hasret karısına, amcasıyla birlikte yaptıklarını anlatmaya başladı. Cemal Amca kendisini çocuk gibi hissediyordu. Sanki iki yetişkin oturmuş, kendisi hakkında sohbet ediyor, o da çocuklar gibi dinliyordu. Hasret, amcasının yarından sonra kendi başına gidip geleceğini anlatmıştı karısına. Karısı, "Hasret, amcan kaybolur, başına bir iş gelir, sen de kahrından ölürsün," diyerek Cemal Amca'nında içinde duyduğu kaybolma duygusunu adeta fişeklemişti. Cemal Amca bu sözler üzerine, kendisini inanılmaz aciz hissetmişti. Köy yolu değildi ki bu. Bir yukarı bir aşağı insin, gitsin gelsin… Hasret, konu Cemal Amca olunca, karısının bu olumsuz sözleri sarfetmesine sinirlenmişti. Birden ayağa kalkarak, mutfağa gitti. Avucunda sakladığı bir şeyle geri geldi. Masaya oturdu. Yüzü, müthiş bir şey bulmuşçasına neşeliydi. Amcasına dönüp, "Elini aç amca" diyerek, amcasının elini tuttu. Cemal Amca elini açtığında, yeğeni onun avucuna 8 tane nohutu koydu. Cemal Amca şaşkınlıkla, yeğeninin avucuna koyduğu nohutlara bakıyordu. "Neden koydun bunu avucuma, benimle dalgamı geçiyorsun sen?" diyerek hiddetle ayağa kalktı. Ama, Hasret onu tutarak "Amca ne dalgası. Kurban olayım, otur hele, dinlemeden hüküm veriyorsun. Otur hele dinle bir beni." diyerek onu geri yerine oturttu.

"Amca, bu nohutları sen evden çıkıp, otobüse bindiğinde, yolu karıştırmayasın diye verdim. Bu nohutları ceketinin cebine koyacaksın. Sana gösterdiğim durakları her geçtiğinde, bir cebinden alıp, diğer cebine aktaracaksın. Cebindeki nohut bittiğinde, işte ineceğin durak orasıdır. Gelirken de bu sefer tersini yapacaksın."

Cemal Amca'nın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Hasret'in karısı bu işten çok eğlenmiş gözüküyordu. Kocasının nohutla yol bulma buluşuna bayılmıştı. Aklına nohutlar geldikçe kıs kıs gülüyordu. Cemal Amca avucundaki nohutları ceketinin cebine koyarak masadan kalktı ve sessizce odasına girdi. Camdan dışarıya baktığında, aklına ışıl ışıl İstanbul gelmişti. Büyük kocaman bir şehirdi, ama kaybolmazdı. Kime sorsa, birisi yol gösterirdi. Ya şimdi, camdan dışarıya baktığında, kırmızı tuğlalardan yapılmış tek tip evleri görüyordu sadece. Oysa, gecekondusunun camından milyonlarca ışığı seyrediyordu. Tütününü sarıp, ışıklara bırakıyordu kendisini. Elini cebindeki nohutlara götürdü, "Artık işimiz önce Allah'a, sonra da bu nohutlara kaldı," diyerek oturdu camın önüne. Kırmızı tuğlalı evlerin önünde oynayan çocukları seyretti. İnsan yaşlandıkça çocuklaşıyor, diye boşuna dememişlerdi. İçinde bir çocuk büyüyor olmalıydı. Yeğeni ve karısının, kendisine bir çocukmuş gibi davranmasını düşünerek, kendisini dışarıda oynayan çocuklara benzetti…

Ertesi gün, Hasret amcasını da kaldırdı sabahtan. Birlikte kahvaltı yaptılar. Hasret amcasına, "Bugün de birlikte gidelim amca, sen de iyice öğrenmiş olursun. Ben otübüsle yoluma devam eder, sen o durakta inersin," dedi.

Hazırlanıp yola çıktılar. Durakta, 31 numaralı otobüsü beklediler. Otobüs geldiğinde birlikte bindiler. Cemal Amca durakları her geçtiğinde, utanarak elini ceketin cebine götürdü ve bir nohut alarak öbür cebine koydu. Hasret, amcası utanmasın, gururu incinmesin diye, ona hiç bakmıyordu. Nohutlar bittiğinde, Cemal Amca panikle oturduğu yerden ayağa kalktı. Hasret, "Hadi amca akşam evde görüşürüz," diyerek amcasını otobüsten indirdi ve kendisi yoluna devam etti. Cemal Amca, büyük bir iş başarmışcasına gururlandı. Kendine olan güveni yerine gelmişti. Bu nohutlara birkaç gün sonra ihtiyacı olmayacağını düşünerek, hemen durağın köşesindeki kahveye girdi. Kendisi gibi yaşlılarla sohbet edip, onlarla en sevdiği kâğıt oyunu olan altmışaltıyı oynadı. Herkes ona özenle davranıyordu. Hasret, amcasının başından geçenleri kahveciye anlatmış, o da kahvehaneye gelen insanlara anlatmıştı. Kahvede, Cemal Amca'nın hikâyesini bilen herkes ona selam veriyor, hal hatır soruyordu. Cemal Amca ilgiden memnundu. Akşama doğru eve tek başına gideceği aklına geliyor, biraz ürküyordu. Ama bugün, kolay olmuştu. Yeğeninin bulduğu yöntem, onun gururuna dokunsa da, işe yaramıştı. İlk defa bu kadar neşeli, ilk defa bu kadar rahat hissetmişti kendisini. Hatta yeni arkadaş olduğu ve herkesin gözlerinin iriliğinden dolayı Patlak Osman diye çağırdığı yeni arkadaşı, onun koluna girmiş bir restorana götürüp, yemek bile ısmarlamıştı. Akşama doğru da onu durağa kadar getirmiş ve 31 nolu otobüse bindirerek, yolcu etmişti.

Cemal Amca otobüse biner binmez elini hemen cebine götürdü, nohutlar oradaydı. Bu nohutu bir yeğeni, bir gelini, bir de kendisi biliyordu. Bir sır gibi saklayacak, kimseye bundan bahsetmeyecekti. İçinde, yüreği pat pat atıyordu. Başını oturduğu yerden cama yapıştırmış ve her durakta bir nohutu öteki cebine aktarmıştı. Kimse onun bu yaptığıyla ilgilenmiyordu. Memlekette olsa, hemen biri kafasını uzatır sorardı. Cebindeki nohutlar bitince, hemen ayağa kalktı ve durakta indi. Terlemişti. İndiği durak doğruydu. İçi rahatlamıştı. Hemen evin yolunu tuttu. Zaten, ev bir sokak arkadaydı. Kapıyı açan gelin onu karşısında görünce şaşırmış, "Kendi başına mı geldin amca?" sorusunu merakla sormuştu.

Cemal Amca bu soruya, "Hee ya kendim geldim," diyerek cevap verdi. Akşam Hasret, amcasının tek başına gelmiş olmasına, yarı espri yarı şaka yollu, "Gördün mü amca? Bak, nasıl geldin kendi başına," diyerek takılmıştı.

Halil duysa çok gülerdi, diye düşündü içinden Cemal Amca. Özlemişti keratayı. Beyaz Halil ne yapıyordu acaba? Kafasında Halil ve nohutlarla odasına çekildi.

Artık, her sabah evden tek başına çıkıyor, nohutlarla iniyor, nohutlarla biniyor ve eve geliyordu. Gelin dayanamamış, komşulara anlatmıştı nohut hikâyesini. Çocuklar da o eve geldiğinde, "Dede dede nohutlar nerede?" diye onunla eğleniyorlar, ama Cemal Amca onların böyle eğlenmesinden gocunmuyordu. Alışmıştı artık. Cemal Amca'nın yeni arkadaşları, yeni dostları olmuştu. Zaman hızla akıp geçiyordu. Ama o asla nohutları yanından ayırmıyordu. Nohutlar onun ilk dostuydu. Onlarla kurduğu bağ o kadar güçlüydü ki, bazen onlarsız ne yapacağını düşünüyordu. Bir bağımlı gibi olmuştu. Sekiz durağı artık ezberlemiş bile olsa, onlarsız adım atmıyordu.

Cemal Amca, her zaman yaptığı gibi kalktı sabah erkenden. Ceketini giydi. Eliyle ceketin cebinin üstünden nohutlarını kontrol etti. Ordaydılar. Evden çıktı ve otobüs durağına gitti. 31 nolu otobüsün yolunu gözlemeye başladı. Otobüs geldiğinde hemen bindi, ama otobüsün içi çok kalabalıktı, oturacak bir pencere kenarı yoktu. Bir yere tutundu. Her durakta, insanlar binip iniyordu. Durakları geçerken elini cebine atıyor, bir cebinden öteki cebine aktarıyordu nohutları. Tuhaftır, pek çok durak geçmesine rağmen, cebindeki nohutlar hâlâ tükenmemişti. İçini bir korku aldı. Nohutlar bitmek bilmiyordu. Yeğeninin iki oğlu, gece Cemal Amca'nın odasına girip, ceketinin cebine fazladan beş nohut daha koymuşlardı. Cemal Amca ise bir çocuk eğlencesinden habersiz, nohutlarından emin çıkmıştı yola.

Sonunda bitmişti nohutların bir cepten, diğer cebe transferi. Cemal Amca kendisini otobüsten dışarı attı. Üstüne çeki düzen verdi. Ama bir gariplik vardı. İndiği durak tanıdık gelmiyordu kendine... Nasıl olurdu bu? Nohutları tek tek cebinden alıp, öbür cebine koymuştu. Yanlış olamazdı. Paniği gittikçe daha çok arttı. Kocaman binaların arasındaydı. Hiçbir tanıdık iz yoktu çevresinde. Birden vücudunun sırılsıklam olduğunu hissetti. Terliyordu. Başı dönüyordu. Hemen durağın köşesine diz çöktü. Korkuyordu. Çaresizlik yine beyninde cirit atıyordu. İçini kemiriyordu. Durağın dibinde, diz çöktüğü yerde, ne kadar kaldığını bilmiyordu. Karıncalanan ayağını hissetmiyordu artık. Durağa tutunarak, ayağa kalktı yavaşça. Önünden geçen insanların yüzlerine bakıyordu. Tanıdık bir yüz arıyordu. Tanıdık küçük bir iz… Bir bulsa, atlayacaktı boynuna o izin. Ama yoktu. Hiçbir iz yoktu. Duraktan çıkarak, yürümeye başladı. Arabalar, otobüsler, insanlar çeşit çeşit. Yürüyüşü daha da hızlandı. Caddelerin üzerinde, bir o yana, bir bu yana dönüp duruyordu. Her sokak bir sokağa açılıyordu ve her sokak birbirinin tıpa tıp aynıydı. Kırmızı tuğlalı evler hiç bitmiyordu. Caddelerin üzerindeki tabelaları okumaya çalışıyordu. Kürt mahallesindeki tabelalardan bir iz, bir tanıdık görüntü arıyordu. Ama yoktu. Her şey çok farklıydı. Ortalıkta ne kahve ne Türkçe ne de Kürtçe konuşan birileri vardı. Sinirleri gerilmişti. İçinde büyüyen korku, bütün bedenini ele geçirmişti. Kuşatmıştı onu. Sinirlerini artık kotrol edemiyordu. Kaybolmuştu, koca bir şehirde. Ne dil, ne yol biliyordu. Kaybolmanın o tarifsiz boşluğu, içine çekiyordu onu. Dipsiz bir kuyuydu bu. Nohutları ona ihanet etmişti. Olamazdı bu, olamazdı… Ama olmuştu. Korkunun da adı buydu. Olamaz diye düşünülen şeyin, başa gelmesiydi. İşte başına gelmişti. Kendi kendine, konuşa konuşa yürüyordu. Korkuyu da içinde taşıyarak yürüyordu. Hızlandıkça korkusu büyüyor, büyüdükçe hızlanıyordu. Korkusu onu takipteydi. Sanki dursa onu iki elinden yakalayıp, bir karanlığa kilitleyecekti. Buna izin veremezdi. Hızını daha da arttırdı. İleride birileri, habire bir karanlığa inip kayboluyorlardı. Yerin altına gidiyordu insanlar. Bir canavar, sanki ağzını açmış, herkesi içine çekiyordu. Durdu birden. Nefes nefeseydi. Boğazından çıkan hırıltılar, göğsünün yukarı aşağı inip çıkması gibi, bir ahenk içinde ona eşlik ediyordu. Gözleri yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Patlak Osman geçti aklından birdenbire… "Patlak Osman, Patlak Osman" diye tekrarladı içinden. Sanki Osman onu duyacak ve "Geldim buradayım korkma" diyecekti. Ama, Patlak Osman'dan bir ses seda yoktu, onu duymamıştı.

İnsanları içine çeken canavara yaklaştı. Onun yanında yatan birisi vardı. Üstü başı pislik içindeydi. Yere, elindeki tebeşirle resim çiziyordu. İyice yaklaştı adama. O sırada farkında olmadan, önünden hızla geçen kadına çarptı. Kadın bir anda, onun anlamadığı dilde bir şeyler söyleyerek bağırdı. Cemal Amca, kadının peşinden bir iki adım atıp, özür dilemek istedi. Ama, kadın onun peşinden geldiğini görünce, daha da bağırmaya başladı. Cemal Amca birden olduğu yerde kalakaldı. Resim çizen yoksul adam, kadının bu yaşlı adama bağırmasına içerlemiş olmalı ki, o da olduğu yerden kadına bağırdı. Kadın hiç cevap vermeden, arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Cemal Amca, yoksul ve pislik içinde yere bir şeyler çizen adamın yanına yaklaştı. Büyük bir yorgunlukla sırtını canavara dayayarak, diz çöktü. Elini ceketinin iç cebine sokarak, tütün tabakasını çıkardı. Yoksul diye düşündüğü, İngilizler'in "Homeless" yani evsiz diye adlandırdığı adam da ona bakıyordu. Cemal Amca, adamın sigarasına baktığını fark etti. Sardığı tütünü ona uzattı. Adam minnettar bir göz ifadesiyle aldı tütünü. Cemal amca bir tane de kendisine sardı. Adam cebinden çıkardığı çakmakla yaktı, bu davetsiz misafirinin sigarasını. Cemal Amca'nın hiç İngilizce bilmediğini anlamıştı. Yoldan geçenler, bu adamın kaldırıma çizdiği resmin yanındaki şapkaya, bozuk para atıyorlardı. Cemal Amca acımıştı adama, onun bir dilenci ama garip bir dilenci olduğunu düşündü içinden. Resim çiziyor, insanlar da çizdiği resme bakıp, onun şapkasına para atıyorlardı. Tebeşirle çizdiği, bir manzara resmiydi ve inanılmaz güzeldi. Adamın, nasıl bu kadar güzel resim çizip de sokağa düştüğüne, anlam verememişti. Adam ona birasını uzattı. Cemal amca, "Yok, dokunuyor kardeşim bana" diyerek Türkçe cevap verdi. Adamla arasında gelişen bu bağ, onu biraz kaybolmuşluk duygusundan uzaklaştırmıştı. Ama hâlâ ne yapacağını bilmiyordu. Adama sormak istiyordu, fakat nasıl soracağını bilmiyordu. Adamsa, sürekli bir şeyler anlatıyordu. Saatin nasıl akıp geçtiğini hiç anlamadı. Yine yağmur çiseliyordu, hafif hafif. Adamın çizdiği resmin üzerine düşüyordu damlalar. Adam yerinden kalktı. Battaniyesini sırtına alarak Cemal Amca'nın elini sıktı, yine bir şeyler söyledi. Cemal Amca ona Türkçe, "Hadi eyvallah, uğurlar ola" diyerek gidişini seyretti. Resimle başbaşa kalmıştı. Resmin üzerine düşen yağmurlar çoğalmış, tebeşir silinmemekte inatla direnmişti. Ayağa kalktı. Ne yapacağını bilmiyordu. O adam gibi, bu yaşta sokaklarda mı kalacaktı, bir pislik içinde? Yapamazdı bunu. Canavarın ağzına sığındı yağmurdan korunmak için. Öylece duruyordu hemen girişte. Ne yağmur duruyordu, ne de içindeki kaygılar. Yağmur dışarıya, içindeki kaygı ise yüreğine akıyordu durmadan. Farkında olmadan o kadar çok yürümüş ve o kadar çok terlemişti ki, şimdi teri soğumuş ve üşümeye başlamıştı. Köyünde yağmur yağsa, her yeri mis gibi toprak kokusu alırdı. Ama bu memlekette toprak kokusu falan yoktu. Yağmur yağıyordu sadece, umarsızca. Yağmur biraz azalır gibi olunca, o da kendisini yeniden caddeye attı ve hızlı hızlı amaçsızca yürümeye başladı. Açtı, başı dönüyordu. Sinirlerine artık hâkim olamıyordu. Biri dokunsa patlayacak, avazı çıktığı kadar bağıracaktı. Sokaklar sakinleşmiş, sanki yer yarılmış herkes içine girmişti. Tek başına sokakların arasında, dolaşıp duruyordu. Arada sırada geçen arabaların içine bakıyor, bir umut, kendisini tanıyacak birilerini bekliyordu. Kaldırımın kenarından ayağı boşluğa kayınca, dengesini kaybedip, yüz üstü düştü yere. Yüzü ve elleri yaralanmıştı. Düştüğü yerden kalkamıyordu. "Ölseydim de bu durumlara düşmeseydimmm!" diyerek bağırmaya başladı. Kalkmak için son bir çaba sarfederek, dikildi ayaklarının üzerine. Yeniden yürümeye başladı. Kendisini büyük ve süslü bir caddenin içinde buldu. Caddenin dört ağzından, insanlar canavarın içine giriyorlardı. Herkes koşturuyordu. Canavarın kendisinden yana olan girişine doğru yürümeye başladı. Islanan şapkasını ellerinin arasına aldı. Elini ceketin cebine attı. Durdu birden. Nohutları yoktu. "Nohutlarım? Nohutlarım nerede?" diye yüksek sesle bağırmaya başlamıştı. Herkes sesin geldiği yere bakıp, yürümeye devam ediyordu. Cemal Amca ceketini sırtından çıkarıp, sallamaya başladı. Hâlâ yüksek sesle konuşup duruyordu. "Nohutlarım nerede? Nerede nohutlarım?" Artık kaybetmişti kendisini. Canavarın ağızının önünde bağırıyordu insanlara.

"Bana nohutlarımı verinnnnnn… Nohutlarımı istiyorummmm. Verin banaaaaa… Bana verinnnn nohutlarımıııı!" sesi ortalığı yıkıyordu. Herkes onun olduğu yerden uzaklaşıyor, söylene söylene gidiyordu. Cemal Amca'nın sesi, anlayanlar için, içler acısıydı. İnsanlar büyük caddenin karşısında durmuş, artık onu izliyordu. Kimi gülüyor, kimi garip garip bakıyor, kimi hiç oralı olmuyordu.

Cemal Amca, yorgun ve bitkin canavarın kenarına çöktü. Kapaklandı kendisine. Yüzünü yukarı çevirip, gök yüzünden yağan yağmura bakakaldı öylece.

Nice zaman sonra önünde duran genç bir adam "Cemal Amca iyi misin? Cemal Amca iyi misinnn!?" diyordu. O ise hayali biriyle konuşuyormuş gibi "Nohutlarımı verin bana" diyor, başka da bir şey demiyordu.

akinolgun@mavimelek.com

Akın Olgun - "Nohut - I. Bölüm"
Akın Olgun - "Nohut - II. Bölüm"

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics