MaviMelek
"Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım." - Oğuz Atay

[Editör'den] "Yapıtları ve Yaşamıyla Oğuz Atay" | Hasan Uygun

Oğuz Atay

"KENDİNİ ÇÖZEMEYEN KİŞİ, KENDİ DIŞINDA HİÇBİR SORUNU ÇÖZEMEZ"

Oğuz Atay, 12 Ekim 1934'te İnebolu'da doğdu. Babası Kastamonu kökenli hukukçu ve CHP eski milletvekillerinden Cemil Atay; Cumhuriyet'in ilk kuşak aydınının özelliklerini taşır: misyonundan emin, şaşmaz adımlarla yolunda ilerleyen, öğreten, eğiten, yol gösteren biri. Oğuz Atay'ın çocukluk ve ilk gençlik dönemleri üzerinde, annesi ilkokul öğretmeni Muazzez Atay kadar etkili olmasa da, hayatının önemli kararlarını babası yüzünden ertelediği bilinir. Lise yıllarında resim ve tiyatroya duyduğu ilgiye ve resim öğretmeninin onu sanat akademisine yönlendirme çabasına rağmen, babası onu doktorluk veya mühendisliği yönelmesi gerektiği konusunda katı bir şekilde uyarır mesela. Sanat akademisini seçerse aç kalırdı zira.

Hemen hemen tüm eserlerinde izleri görülebilecek olan ve Oğuz Atay'ın hayatı boyunca içine sindiremeyeceği bu mesleki yönelim; yani mühendislik aslında onun lise son sınıfa kadar derslerinde göstermiş olduğu yüksek başarının kaçınılmaz sonucu gibidir de… Üniversite öncesi dönemini kapsayan okul hayatı boyunca, 10'luk puan sistemine göre, 9 ortalamasının altına pek düşmez ders notları. Hemen hemen her dönem iftihar listesine geçer, hatta lise diplomasını da 9,61 not ortalamasıyla alır.

Annesi öğretmen Muazzez Hanım'ın sıkı dil eğitiminden geçen küçük Oğuz, daha ilkokula başlamadan okuma yazmayı öğrenmiştir bile. Bu nedenle de ilkokula ikinci sınıftan başlar.

Atay AilesiÇevreye yabancılaşma olgusu

Oldukça erken bir yaşta ve hayli yaş farkına rağmen, 1933 yılında Cemil Bey'le evlenen Muazzez Hanım da bir Cumhuriyet kadınıdır. Gerek giyim kuşamıyla, gerekse de edebiyat ve sanata olan ilgisiyle çevresinde örnek bir kadındır. Okuma yazmayla birlikte, dil konusundaki hassasiyetini de annesinden aldığını söyleyebiliriz Oğuz Atay'ın. Sadece dil hassasiyeti değil tabii; “duygularının romantik bölümünü” de annesinden tevarüs ettiğini söyler Korkuyu Beklerken kitabındaki “Babama Mektup” isimli öyküsünde Atay. Tutunamayanlar'ın Selim'i ise, “annem bana hayrandır,” der. Hatta bu hayranlık öyle ileri bir boyuttadır ki, yıllar sonra yakın arkadaşı Uğur Ünel, şöyle aktarır annesinin oğlu hakkındaki kanaatini: “Oğuz o kadar iyi ve dürüst bir insandır ki, eğer bir nedenden ötürü biriyle arası açılmışsa, kesinlikle bilirim ki Oğuz haklıdır.”

Okul öncesi yılları İnebolu ve Kastamonu'da geçer Atay'ın. Ankara'daki ilkokul yılları boyunca içine kapanık, sessiz ve sakin bir görünüm sergiler. Erkek çocuklarına özgü vurucu-kırıcılıkları, haşarılıkları olmadığı gibi, bir edebiyat okuru olan, müzik dinlemekten hoşlanan ve sinemayı seven annesi Muazzez Hanım'ın sevgi ve ilgisiyle beslenir; kendini ona daha yakın duyumsar. Sık sık odasına kapanıp çocuk kitapları, çocuk dergileri ve gazete okur, okuduklarından beğendiği yerleri ezberlemeye çalışır.

Aynı şekilde Muazzez Hanım da oğluna düşkün, onu kanatlarının altında koruyarak koşulsuz sevgi, ilgi ve desteğini sunan bir annedir. Bu ilgide Atay'ın küçük yaşta geçirdiği zatürreenin de payı vardır tabii. Hayatının geri kalan kısmını hep etkileyecek olan bu hastalık, ilkokul yıllarında ilgi duyduğu atletizmden de koparır onu.

Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım…” isimli kitabında, bu durum için şöyle bir saptamada bulunur: “Oğuz Atay'ın çocukluğunda geçirdiği bu hastalık büyük bir olasılıkla, onun iç dünyasında yaşadığı çevreye yabancılaşma olgusunun ruhbilimsel nedenlerinin gerisindeki fizyolojik kökenli kaynağın kendisidir.” Kız kardeşi Okşan Ögel de, “Oğuz çok sakindi, bir kız çocuğu gibiydi” diyerek Yıldız Ecevit'i bu konuda doğrular aynı kaynakta.

Tutunamayanlar'ın Selim Işık'ı da geçirdiği ağır bir hastalıktan sonra şişmanlamış, canı sıkıldıkça evlerinin önündeki köprünün üstünden dereye taşlar atarak büyümüş yalnız bir çocuk profili çizer Oğuz Atay'ın romanında. Aynı hastalığın etkisiyle hızlı koşamadığı için saklambaç oyunlarında sık sık ebe olmaktan da kurtulamamıştır aynı Selim.

Atay ailesi, baba Cemil Atay'ın 1939 yılında başlayan 6. dönem milletvekilliğine seçilmesiyle birlikte Ankara'ya taşınır. 1940 yılında ise, evlerinin yakınındaki Devrim İlkokulu'nda öğrenim hayatına adım atar Oğuz Atay. İlkokul sıralarında da içine kapanık, kendini kitapların dünyasına kaptırmış bir görünüm sergiler. Arkadaşlarıyla iletişim kurmakta zorlanır. Onlardan farklı davranışlar sergiler. Ama kişiliğinin en belirgin özelliklerinden olan saydamlık ve içtenliğinden de vazgeçmez. Öyle ki ilkokulda öğretmeninin sınıfa sorduğu “içinizde kardeşini kıskanan var mı” sorusuna, sadece küçük Oğuz “evet” yanıtını verir.

Oğuz Atay“Zeki bir adam”

Ortaokul yıllarında ise yavaş yavaş dünya edebiyatından yazarlarla tanışmaya başlar, öğrendiklerini aktarmak için bir arkadaşıyla okulda duvar gazetesi çıkarmaya çalışır. Aynı dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Batı klasikleri çeviri serisinden çıkan kitapları arka arkaya okumaktadır. Oscar Wilde'dan, Maurice Leblanc'a, Gorki'den Cronin'e ve Pitigrilli'den Stendhal'e, Laclos, Eliot, Melville ve Henry James'e değin uzanan geniş bir okuma yelpazesidir bu ve edebiyat; kitapların dünyasını tanımaya başladığından bu yana Oğuz Atay'ın en güçlü yaşam tutamağı olur. Bir başka tutamak olan Dosteyevski ise hayatı boyunca kopmadığı güçlü bir dayanaktır onun için. Tutunamayanlar romanı hakkında verdiği bir röportajda da sevdiği yazarların başına Kafka ve Dostoyevski'yi yerleştirir.

TED Ankara Koleji'ni 1951 yılında bitirir. Lisede de çalışkan bir öğrencidir. Öyle ki son sınıfta karnesinde 9 ve 10 dışında not yoktur. Teyp kaydı yapar gibi, olağanüstü bir zeka potansiyeli olan Oğuz Atay'ın, aynı liseden arkadaşları, onun okul başlarında bir iki ay çanta taşıdığını, sonraki aylarda ise kemerine sıkıştırdığı küçük bir not defteriyle okula geldiğini hatırlarlar. Yakın arkadaşı Vüsat O. Bener onun zekâsına öyle bir vurgu yapar ki, bir Oğuz Atay'ı anma toplantısında yaptığı konuşmada, arka arkaya kurduğu üç cümlede de “zeki bir adam” ifadesini kullanır.

Atay'ın zeki ama içe kapanık dünyası çevresi tarafından yadırgansa da, o kendisi gibi çalışkanlar kastının tamamen dışında kalan, genelde başkentin iyi eğitim görmüş kalburüstü aile çocuklarının devam ettiği TED Ankara Koleji'nde, caz müziğine meraklı, ciddi plak koleksiyonları yapan, iyi giyinen, sporla uğraşan, kızların ilgilerini üzerlerinde toplayan ve okulun haylaz tabir edilen kategorisine giren öğrencileriyle ilişki kurmaya çalışır lise yıllarında. Onların da dünyasını tanıyıp dahil olmayı dener. Derslerine yardım edip sınıfı geçmelerini sağlar. Fakat aralarında hep bir yabancılık hisseder. Bu davranışları dışlanmasının önünü alamaz. Ve erkeklik meselesinde hep arkadaşlarının yanında güç durumda kalır.

Lise son sınıfta edebiyatın yanı sıra tiyatroya da ilgi duyar. Aynı yıl okulun temsil kolu başkanıdır. Ve okulun veda müsameresinde sahnelenen Shakespeare'in “Hırçın Kız” isimli oyununda, Katharina'yı sabırla yola getiren Petruchio rolünü başarıyla oynar.

Oğuz Atay'ın Meşale Yıllığı'na çizdiği karikatürlerBir diğer tutkusu olan resim, yine lise sıralarında ilgi duyduğu bir alandır. Resim öğretmeni onun çizimleri beğenmekte, resme yönelmesi konusunda tavsiyelerde bulunmaktadır. Hatta bir süre sonra Oğuz'a ailesiyle bu konuyu konuşmasını önerir. Fakat Cemil Bey, oğlunun geleceği hakkında kararını vermiştir. Böyle boş işlerle uğraşmamasını salık verir. Atay, öğretmenine babasının bu konudaki tavrını söylediğinde, “Babana söyle, sana köşe başında, işlek bir yerde bir bakkal dükkânı açsın o zaman. İyi para kazanırsın” diyerek hayal kırıklığını ifade eder.

1950'li yıllar sadece Atay ailesi için değil, tüm Türkiye için büyük bir değişimdir. Büyük bir oy farkıyla iktidara gelen Demokrat Parti, birçok CHP'liyi de TBMM'deki koltuğundan etmiştir. Baba Cemil Atay da bunlardan biridir. Aynı yıl oğlu Oğuz, İstanbul'da Teknik Üniversiteyi kazandığı için Ankara hayatına veda edip İstanbul'a yerleşirler.

Burjuva yaşam biçiminin ideolojik sınırları

Teknik Üniversiteye ve mühendisliğe daha başından itibaren ilgisizdir Oğuz Atay. Sevmediği bir meslek dalında eğitim görüyor olması, derslerde hep en arka sıraları tercih etmesine neden olur. Aynı okulda, onun gibi arka sıraların müdavimi olan birkaç arkadaşı daha vardır. Onun gibi zeki, duyarlı, art niyetsiz, espri yeteneği olan genç insanlardır bunlar. Mizah yelpazesi, buluş değeri yüksek doğaçlama esprilerden, yeni türetilmiş sözcüklerle yapılan dil oyunlarına kadar karşılıklı atışmalara, fıkra anlatımlarına dalarak anlatılan konudan ve dersten kopuk bir görünüm sergilerler sınıfta. Ancak bir an için onun haylazlık yaptığını ve dersi dinlemediğini düşünen hocası, Oğuz Atay'dan anlatılan konuyu tekrar etmesini istediğinde, hiç tereddütsüz bütünlüklü bir biçimde tekrarlayarak konuya hâkim olduğunu kanıtlar.

Sınıf ve kantin şakalarının dışında, sosyal etkinlikler de düzenlemeye çalışırlar arkadaşlarıyla. Fakat bu etkinliklerde nedense karşı cinsten kimse bulunmaz. Hatta bir gün parti vermek istediklerinde, karşı cinsten katılımcı bulmak ana sorun olarak çıkar karşılarına. Her türlü hazırlığa ve tüm çabalara rağmen partiye katılan on kişiden hiçbiri partner bulamaz. Ve her zaman olduğu gibi bir erkek eğlencesine dönüşür partileri. Diğer yandan üniversite hayatı boyunca sözünü ettiği bir kız arkadaşı da yoktur Oğuz Atay'ın.

Aynı yıllarda sosyal konulara da ilgi duymaya başlar. Marksizmle tanışır. Marks'ın, Hegel'in, Lenin'in kitaplarını okur. Sonraki yıllarda birlikte gazetecilik maceralarına da atılacağı sınıf arkadaşı Turhan Tükel'in büyük etkisi vardır onun bu yönelimde. Bir diğer sınıf arkadaşı olan Uğur Ünel, şöyle aktarır üzerlerindeki Turhan Tükel etkisini: “Tükel ve çevresi sanki aşama yapmış, örgütlü davranabilen kişiler görünümündeydiler. O, kuralları koymuş, bizim de bunlara uymamızı istiyordu.”
Tükel'in koymuş olduğu ve uyulmasını istediği kurallar arasında, âşık olmamak ve evlenmemek de vardır ve burjuva yaşam biçiminin ideolojik sınırlarını çizdiği için, bu edimleri küçümsemektedir.

Oğuz Atayİnsanın kişilik sorunsalı

Atay'ın İstanbul'daki solcu çevreyle olan yakın birlikteliği, askere gittiği tarih olan 1957 yılının aralık ayına değin kesintisiz sürer. İkinci Ankara döneminde ise, kendisinden daha önce edebiyatın tozuna bulanmış bir arkadaş grubunun içinde bulur kendini. Asker arkadaşı Cevat Çapan, Vüsat O. Bener'le tanıştırır onu. Ve böylece, Vüsat Bener'in evi, kitaplardan, yazarlardan ve edebiyattan konuşabileceği bir vaha olur bir süre sonra onun için. Ankara'da bulunduğu süre boyunca sık sık Vüsat O. Bener'in evine gider, onunla uzun uzun sohbetlere girişir, ruhsal dünyasını ortaya koyar; sıkıntılarını paylaşır. Daha sonra yazacağı ilk romanı Tutunamayanlar'ın ilk okuyucusu da Vüsat Bener olur böylece.

Ankara'da bulunduğu kısa sürede kendisine geniş bir çevre edinen Yedek Subay Oğuz Atay, dönemin etkili dergilerinden Pazar Postası'nın grubuna da dahil olur. Sosyalist/Marksist eğilimli bir gruptur bu. Askerlik görevi dışındaki zamanının çoğunu bu grupla da geçirir, ülkesinin kurtuluşu için aynı görüşteki insanlarla güç birliğine girer. Dönemine göre, sosyalizmin çok ölçülü ve sakınımlı koşullarda tartışıldığı bir dergi olan Pazar Postası'nda ilk imzasız yazılarını yayımlatır ve Batı'da yayımlanmış sosyalist içerikli makaleleri çevirerek işçiler ve devrim konularını başlıklara taşır.

50 kuşağı olarak da adlandırabileceğimiz başta Yavuz Abadan ve Doğan Avcıoğlu olmak üzere, Turgut Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreya, Orhan Duru, Ceyhun Atuf Kansu, Fethi Naci, Muzaffer Erdost, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Güner Sümer, Korkut Boratav, Yılmaz Güney, Can Yücel, Tarık Dursun, Fikret Hakan, Asım Bezirci, Attila İlhan ve Ahmet Oktay'dan oluşan çok geniş bir yazar yelpazesi vardır Pazar Postası'na omuz veren. Pazar Postası'nın oluşmasında katkısı bulunan bu grubun kökleri ise 1955'lerde çıkan edebiyat dergisi Mavi'ye dayanıyordur.

Ankara'da karşılaştığı sol kesimde gördüğü bu dinamizm, Oğuz Atay'da coşku dolu umutların oluşmasına yol açar. Büyük bir inanç, coşku ve içtenlikle sarılır Marksist ideolojiye, ancak bu tutumuna rağmen, insanın kişilik sorunsalı Oğuz Atay'ı yaşamının her döneminde ilgilendirir. Ve belki de aynı tutumla, Tutunamayanlar'ın Selim'ine de, “Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez,” cümlesini kurdurur.

1959 yılının Mayıs ayı sonunda askerlik görevini bitirip İstanbul'a dönen genç mühendis Oğuz Atay, zaman geçirmeden iş aramaya da başlar. Başvurusunun kabul edildiği Denizcilik Bankası TAO İstanbul Şehir Hatları İşletmesi Müdürlüğü'nde aynı yıl işe başlar. O yıllarda çekilmiş fotoğraflarında, masasının başında ışıl ışıl, objektiflere güvenle bakan ve ülkesine hizmet aşkı içinde enerjik bir mühendis görüntüsünü çizer.

Oğuz AtayPazar Postası dönemi

Tabii tek uğraşı mühendislik değildir yine Oğuz Atay'ın. Ankara'da solcu kimliğiyle dikkat çektiği için, İstanbul'daki solcu arkadaşlarıyla da ortak bir uğraşı içine girerek yine dergicilik macerasına atılır. Aynı dönemde beklenmedik bir gelişme olarak, Cemil Sait Barlas da, Pazar Postası'nı İstanbul'a taşır. İstanbul'da yayımlanan ilk sayısından itibaren Atay, aktif bir şekilde derginin yazı işlerinde yer alır. Bu nedenle de Pazar Postası'nın İstanbul'da çıkan sayıları Oğuz Atay'ın izleriyle doludur. Tabii bu yoğun bir dönemdir onun için. Bir yandan Denizcilik Bankası'nın kontrol mühendisliği işi, diğer yandan ise gece geç saatlere kadar, kimi kez sabahlara değin süren dergi işleri onun tüm enerjisini tüketmektedir.

Fakat Pazar Postası'nın İstanbul'daki yayım macerası ekonomik sorunlardan ötürü, altı ay kadar kısa bir sürede noktalanır; hemen akabinde ise başka bir dergi tartışmasının içinde bulur kendini Oğuz Atay. Hiçbir zaman basılı bir dergiye dönüşemeyecek bu yeni derginin organizasyonunu Turhan Tükel ve Oğuz Atay üstlenmiş görünmektedir. 1960'ların başında siyasal bunalımın eşiğindeki ülkede, öte yandan aydınlar da daha fazla sorumluluk üstlenmek ister bir görünüm sergilemektedir. Solcu kesimden yaklaşık kırk kişi bir araya gelir tasarlanan ismiyle “Olaylar” dergisinin tartışmalarında. Oldu olacak derken, çeşitli nedenlerle derginin yayım tarihi uzar… Başta ekonomik sorunları aşmak, dergiyi finanse etmek için aktif katılımcılardan kişi başına 500 lira katkı payı talep edilir. Döneme göre büyük bir meblağ olmasına rağmen katılımlar iyi gitmekte, hatta Cağaloğlu'nda bir büro bile tutulmuştur dergi için. Daha sonra Kıbrıslı bir finansörün de işin içine girmesi ve SEKA'dan kâğıt bile temin edilmesine rağmen, bir türlü derginin ideolojik tutumu konusunda bir sonuca varılamaz. Nüans farklarıyla tartışmalar uzar gider. Bir arada derginin polis tarafından gözetlendiği söylentileri bile alır başını yürür… Sonuç olarak dergi çıkamaz.

Bu dönem büyük bir hayal kırıklığıdır aslında Oğuz Atay için. Sol kimlikli Türkiye aydınına duyduğu güven derin bir yara almış, toplumsal mücadelenin sürdürülebilirliğine dair kuşku tohumları ekilmiştir içine. Ve artık evlilik fikri de olgunlaşmaya başlamıştır.

Oğuz Atay, Fikriye Hanım ve kızları ÖzgeTeknik Üniversite son sınıftayken tanıştırıldığı Fikriye Fatma Gürbüz'le uzun bir aradan sonra tekrar görüşmeye başlar. Fikriye aynı zamanda Uğur Ünel'in de arkadaşıdır. Birkaç buluşmanın ardından Fikriye'yle evlilik kararını olgunlaştırır ve ona evlilik teklif eder. 2 Haziran 1961'de de Fikriye'yle evlenir. 6 yıl sürecek bu evliliğin ilk yıllarında kızları Özge dünyaya gelir. Fakat Fikriye'yle olan evliliği boyunca evlilikten aradığını bulamamış mutsuz bir adam görünümü sergiler. Bu yüzden kendini dışarıya kapatıp, yine kitapların dünyasına sığınır. Altı yıl boyunca beş bine yakın kitap satın aldığı da bir başka rivayettir. Fikriye'den ayrılırken de yalnızca kitaplarını alır yanına.

Fikriye'den ayrıldığı 1967 yılında bir başka başarısız girişim yüzünden de sıkıntıya düşmüştür. Arkadaşı Uğur Ünel ile kurdukları BETONAR şirketi borçları yüzünden varlığını sürdüremeyecek durumdadır ve son çare olarak şirket kapatılır.

Bireyi odağına alan roman

Artık bütün birikimlerini aktarmanın dürtüsüyle yanıp kavrulmaktadır. Fikriye'den ayrıldıktan sonra, arkadaşı Uğur Ünel'in eski eşi Sevin Seydi'yle farklı bir dönemece girmiştir Oğuz Atay, ve Sevin Seydi'yle Beyoğlu'nda aynı evi paylaşmaya karar verirler. 1968 yılının başlarında Tutunamayanlar'ın ilk sayfalarını yazmaya başladığında ise, Sevin Seydi bir sığınak olur onun için. Bir yıl gibi kısa bir sürede romanın yazımını bitirir ve ilk iş olarak Vüsat O. Bener'e okutur dosyayı. Bener, genel olarak beğenmekle birlikte bazı çekinceler ileri sürer ve kısaltmasını ister romanını; ama Oğuz Atay tek bir satırını bile değiştirmekten yana değildir. Ancak daha sonra bir süre daha üzerinde çalışmaya ve eksiltmeler yapmaya ikna olur ve 1970 yılı TRT roman yarışmasına yetiştirir dosyayı. Dosya beklediği gibi ödül alır. Ama bu ödül aslında büyük olay değildir yayınevleri için. Kalınlığı bahane edilerek geri çevrilir pek çok yayınevinden. Basılamaz bir türlü. En nihayetinde cesur bir yayıncı bulunur ve kitap iki cilt halinde 1971 yılının aralık ayında ilk kez yayımlanır. Tabii siyasal çalkantıların dorukta olduğu 1970'li yılların Türkiye'sinde hemen hemen hiç ilgi görmez Oğuz Atay'ın romanı. Uzun yıllar bekler keşfedilmek için. Aslında büyük bir olaydır edebiyat tarihi açısından Tutunamayanlar romanı. Bu avangard yapıtıyla, daha önce kapısı aralanmış olan modernizme de ardına kadar açar kapıyı Oğuz Atay. 1950'li yıllar boyunca dışa kapalı bir görünüm sergileyen Türkçe edebiyat, köy edebiyatı olarak da isimlendirilen romantizmin ve idealizmin etkisi altındaki toplum gerçekçi tutumunu sürdürmektedir 70'li yıllarda da. Bireyi odağına alan bu roman karşısında, tam bir kafa karışıklığı içine sürüklenir dönemin aydınları. Ama artık ok yaydan çıkmıştır bir kere. Edebiyatta aynı avangard tutumunu sürdürerek ilk öykülerini de yazmaya ve yayımlatmaya başlar aynı yıllarda Oğuz Atay.

Ardından hiç hız kesmeden Tehlikeli Oyunlar'ı yazmaya girişir. Tabii henüz Tutunamayanlar'ın şokunu bile üzerinden atamamış olan Türkiye aydını, yine aynı sessizlikle karşılar 1973 yılında yayımlanan ikinci romanını da.

Oğuz Atay vefat ilanıÖte yandan duygusal dünyasında da yine büyük alt üst oluşlar yaşamakta olan Oğuz Atay, Sevin Seydi'yle olan birlikteliğinden de aradığını bulamamıştır. 1974 yılı başlarında sık sık görüşmeye başladığı Pakize Kutlu'yla ikinci evliliğini gerçekleştirir böylece. Nisan 1974'te gerçekleşen, Beyoğlu Evlendirme Dairesi'ndeki nikâhta, yakın arkadaşları yalnız bırakmaz onları. Oğuz Atay'ın tanığı Uğur Ünel, Pakize'inki ise Ali Poyrazoğlu'dur. Nikâh şekerlerini de arkadaş grubunun en genç yeni üyesi Engin Ardıç ile Ayhan Aktar tutar.

1975 yılında ise okurlarını şaşırtarak çok farklı bir kitap yayımlatır Oğuz Atay. Üniversiteden hocası Mustafa İnan'ın biyografisidir bu kez onun daktilosunun tuşlarından akan. Bir başka farklı çalışmayı ise Oyunlarla Yaşayanlar isimli tiyatro metniyle ortaya koyar yine 1975 yılında. Korkuyu Beklerken isimli öykü kitabının ilk baskısı da yapılır aynı dönemde.

Eylembilim isimli yarım kalan anlatısından ise 1976 yılının Mart ayından itibaren bahsetmeye başlar günlüğünde. Aynı yılın Kasım ayı sonlarında grip, yüksek ateş ve baş ağrısıyla kendini gösteren beynindeki tümör 13 Aralık 1977'ye kadar yaşamasına izin verir Oğuz Atay'ın. Dostları ve okurları 15 Aralık 1977 Perşembe günü Sultanahmet Camii'nde kılınan öğlen namazından sonra uğurlarlar onu son yolculuğuna… IŞIK VE SEVGİYLE…
~~~

Kaynaklar:
- Oğuz Atay'a Armağan – Türk Edebiyatının "Oyun/Bozan"ı, Yayına Hazırlayan: Handan İnci, İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s: 7
- "Ben Buradayım…" - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit; İletişim Yayınları, İstanbul 2009.

Sayı: 44, Yayın tarihi: 05/02/2010
hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics