MaviMelek
"Geç kaldın. Yoksadığın zaman seninle oynar, sen onunla oynamayı başaramazsan. Yenik düştüm öyleyse." - "Siyah-Beyaz" / Vüs'at O. Bener

[Hezeyan]"Örümcek Ağı" | Barış Safran

Örümcek Ağı | Kara Çizme

"KEŞKE BURADA OLSAYDIN…"

Yalnız büyüyen bir kızın aşkla tanışmasını anlatan bir Fransız filminde fark etmiştim ilk seni… Sütlü tatlıların kabuğunu kaşıkla kırmayı ve içi kum dolu bir kovaya elini daldırmayı seven… Sonradan öğrenecektim ki; o filmin kahramanı gibiydi sevişmelerin benle tanışmadan önce.

Sen ihaneti tadalı henüz birkaç gün olmuştu. Bense fedakârlık yapa yapa tüketilen ilişkilerden sıkılmıştım. Sen hiç kimse için hiçbir şeye değmeyeceğine karar vermiştin. Bense hiçbir şey için hiç kimseye rol yapmamaya. Sana bunları anlatıyordum birkaç gün sonra çok bilinen ayaküstü bir barda. Anlatacak ilginç hikâyelerim vardı her zaman, senin için aslında. Tıpkı ölen baban gibi… Belki de bu yüzden seviyordun biraz da beni. Yılana dönüşebilen ve sokmak için karşısındakinin tamamen soyunmasını bekleyen sevgililer, eşini affeden padişahlar ve Aziz Valentine'le ilgili masallarım için. Sen ise, okuduğun kitapları, izlediğin filmleri anlatırdın hep… ama öyle şirin anlatırdın ki… Ne söylediğinden çok, nasıl söylediğinle ilgilendiğimden olsa gerek, ne dediğini duymazdım çoğu zaman. Bunu anladığında kızardın bana.

Ve bir gün çekip gitti sevgilim, günahlarla, hikâyenin sonunda. Ve şimdi, gözlerine çakılmış taşı görüyorum. Göğsüne saplanmış dikeni de. Seni bekliyorum! El çabukluğu ve şansın da yardımıyla çivili bir yatağa bağlıyorsun beni… direnmiyorum, öylece bekliyorum.
Bebekyüz, bebekyüz! Ne zaman izin vereceksin yeniden çözeyim saç bağını?

Evet… yapayalnız büyümüş bir kızın aşkla tanışmasını anlatan bir Fransız filminde fark etmiştim ilk seni. Tüm gün meydana gelen kötülüklerden ve çektiği fotoğraflardan kendini sorumlu tutan. Umursamaz görünüşünün altında ürkek ve kırılgan… ama sonbahar aşkıydı bizimki. Hüzünlü olmak zorundaydı. Bunu çok iyi biliyordum… ve maalesef yine de ilk kez âşık oluyor gibiydim. Her şeye rağmen, bir sevgilim vardı benim, başka hiç kimselere benzemeyen. Öyle sakin, öyle içten, öyle duyguluydun ki… Hem şarkı söylemeyi de öğretiyordun bana. Görülecek bir tane bile yokken, renkleri göstermiştin. Ama ne buluyordun ki bende?

Yatağının üzerindeki örümcek ağını neden temizlemediğini sorduğumda “beni eğlendiriyor” demiştin bir defasında. Sanırım doğru cevap buydu; seni eğlendiriyordum.
Ben ise, seninle birlikteyken, gözlerinin içine bakamazdım. Meleklere benzerdi yüzün, tenin beni ağlatırdı, içim acırdı. Üçüncü, dördüncü kişilerce yasaklanan bir sevdaydı bizimki. Bir sonbahar aşkı… ama deniz kenarlarından papatyalar da topladım sana yaz başında, duvarlara tırmanıp evlere zorla girmek gibi ilginç alışkanlıklar da edinmiştim sayende…

Hiç kimseyi senin kadar sevmedim. Ama ne yaptıysam aşamadım geçmişin engellerini. Keşke daha önce tanışsaydık. Sevgilim! Öylesine gecikmiştim ki seni sevmekte, şimdi keşke bile diyemiyorum çoğu zaman. Ah! Beyaz elma. Hiç özlemeyecek misin örümcek ağını?

Yapayalnız büyümüş bir kızın aşkla tanışmasını anlatan bir Fransız filminde fark etmiştim ilk seni. Unutulmaktan korkan ölülerin çektirdiği fotoğraflarla dolu bir albümü sahibine vermek isteyen. Birbirleri için yaratılmış ama birbirlerini fark etmeyen çiftleri kavuşturmaya çalışan. Ve orta yaşlı adamlara çocukluklarından kalma define kutuları hediye eden, ki ben de senin sayende dolduracaktım kendi kutumu. Bana verdiğin bir dal sigara ve buruşturulmuş bir sigara paketi, unutulmaz bir gecede içilmiş bir şarabın şişe mantarı, sarı yapraklı bir papatya ve minik bir kır çiçeği, kare şeklinde ve her bir köşesi farklı bir renkle yazan keçeli bir kalem ve simli bir başka kalem daha, kitap kodlarının bulunduğu küçük bir not kâğıdı ve üzerinde düzeltmeler yapılmış bir anket formu ve benzeri nesnelerden oluşan büyük bir hazine.
Hazinenin büyüklüğü, yaşanmışlıklarda olduğu kadar, -elbette- yaşayamadıklarımızdaydı biraz da. Hayallerimiz vardı bir sürü… ama hayaldi işte hepsi. Zaten sen de, Yanılsamalar Kitabı'ndan bir yazarın öyküsünü anlatmıştın bana daha en başında, yaşayacaklarımızın birer yanılsamadan ibaret kalacağına, kalmak zorunda olduğuna işaret edercesine.

Tanrım! Tüm bunları bilmeme rağmen nasıl da sevdim seni! Her gün biraz daha derinden!
Kurbağalarla ilgili olarak anlatılan bir hikâye vardı küçükken duyduğum. Kaynar suyun içine bıraktığında istem dışı fırlayıp canını kurtaran ama oda sıcaklığındaki suya koyup yavaş yavaş ısıttığında farkına varamadan haşlanan; bir şekilde bana beni anımsatan kurbağanın hikâyesi…

İşte öyle sevdim seni. Her gün biraz daha derinden! Bu yüzden, biliyordum her şeye rağmen, vazgeçemeyeceğimi senden. Sen terk etmeliydin! Yaralamalıydın. İncitmeliydin beni! Ancak belki o zaman azalırdı sevgim. Belki o zaman kurtulmaya çabalardım can havliyle. Ve yaraladın beni. İncittin. Bir başkasından bebek yapmayı istediğini söylediğinde yanar giderdi karların üzerinde etlerim, uzun bıyıklı, üçgen şapkalı adamlar izlerken.

Burjuvalar milyarlık arabalar parçalıyordu spor adı altında. Bombalar düşüyordu başka ülkelerdeki başka şehirlere. Öylesine acı çekiyordum, öylesine kendi derdime düşmüştüm ki, duyarsızdım oradaki insanlara. Beceremiyordum sensizliği. Çölde susuz kalmış adama verilen ikinci bardak suyun ilki kadar tatmin sağlamayacağını ileri sürüyordu iktisat teorisyenleri. Oysa her birleşmeden sonra artıyordu senin tenine olan açlığım. Doymak bilmiyordum ıslaklığına, sıcaklığına, yumuşaklığına… ama üçüncü ve dördüncü kişilerce yasaklanan bir sevdaydı bizimkisi.
Hatırlıyor musun? Üç kişi kaldırımda yürüyorduk bir defasında. Onu gördün ve “hadi git”, dedin. Çoktan ikiye bölünmüştüm karşı kaldırıma geçtiğimde.

Seninle tanıştığımdan beri hayatım bir bölünmeden ibaret… ama nasıl kızabilirim ki sana? Ben istedim böyle olmasını. Sen hep kendi halindeydin oysa. Öyle çok hoşuma giderdi ki seni öylesine kendi halinde bir şeylerle uğraşırken izlemek. Asla tahmin edemezdin aklımdan neler geçtiğini. Bir törene dönüşürdü her şey seninle. Ve şimdi bazı geceler, gözlerine takılıyor gözlerim, dondurulmuş ânın çerçevesinde… Birçok kez gördüm onları. En iyi arkadaşın olmam gerektiğini düşünüyorum. O kadar güzel, öyle hoş görünüyorsun ki… Ah Tanrım! Güzel bir gün gibi giyinmişsin.
Bebekyüz! Bebekyüz!
Yavaş ol küçüğüm, gel çözeyim saç bağını!

Ve sona yaklaştıkça… sana büyük bir sır vereceğim: Yalnız büyüyen Fransız kızlarının aşkla tanışmasını anlatan öyküler zerre kadar ilgimi çekmiyor artık. Çünkü daha kusursuz bir aşktı bizimki. Şimdi, bir aşkı aşk yapan tüm ayrıntıları hatırlıyorum yokluğunda. Kahvaltı hazırlamana yardım etmediğim için küsüşlerini, hava aydınlanmaya başlayıp da ayrılık saati yaklaştığındaki masum susuşlarını. Vazo olarak kullandığın bardaklardan su içişimizi tembellikle. Daha o kadar çok şey anımsıyorum ki. Onca geceyi, onca öpüşü, onca sevgiyi, onca öfkeyi! Bazen ayağımızı yerden kesiyordu yanlış arkadaşlıklar. Benim arada sırada uğradığım bazı evler vardı örneğin. Seninse arada sırada uğrayan bazı misafirlerin. Yine de seviyordum seni ateşli bir aşkla. Ve hissediyordum, ki hiçbir şey koparamaz beni senden. Ve insanlar öylesine bihaberdi ki tüm bu hislerden, sadakatten. Oysa haklı kılar mıydı bir gün öleceğimiz düşüncesi vefasızlıklarımızı? Gerektirecek şeyler yaşamadığımız için miydi pişman olmayışlarımız? Sevgilinin senin yanında bir başkası için ağlaması neler hissettirir, hiç yaşadın mı bunu? İşte bu yüzden ağlamalısın geceler boyu omzuma yaslanıp. Geri dönmeyecek olsa da gidenler, ağlamalısın yanarak yanakların.

Farkında mısın? Nasıl da düşman görünüyordu gözümüze, bir zamanlar çağdaşlık sandığımız şeyler, sonsuza dek sürecek lekesiz bir ilişki yaşıyormuşçasına.
Oysa ikimiz de sayıklıyorduk başından beri biteceğini.
Gerçekler böylesine açıkken, nasıl da kabullenemiyorduk? Nereden kapılmıştık bitmek zorunda olmadığı düşüncesine? Düşen birinin yerçekimine itirazı kadar saçma mıydı kabullenemeyişimiz? Tüm hayatım boyunca seni beklediğim için miydi inanamayışım?
Evet, bunu şimdi itiraf ediyorum. Tüm hayatım boyunca seni bekledim ben. Kimsenin sevmediği hafta içlerini, derin kuyular gibi karanlık geceleri bekledim. Yolların tenhalaşmasını, tahta merdivenlerden inişini… Beklerken öleceğim sandım. Boğuk boğuk sesleri bekledim, bekledim. Kapıların önünde, kapıların diliyle, evlerin hıçkırıklarıyla bekledim. Bebekyüz! Yeni yeni anlamaya başlıyorum artık olmadığını. Gıcırdayan parkeler, mavi gözlü köpekler ve “keşke burada olsaydın” diyen şarkılar yok artık.

Seviştikten sonra tenimde kalan tükürüğünün kokusu geliyor burnuma… Beni giyinirken izlemeyi sevdiğini söylerdin hep; havada, pantolonumun bir paçasına bir ayağımı sokmuşken tek ayak üzerinde duramayarak düşecek gibi oluşumu, ki hep son anda bir yerlere tutunurdum ve sen buna çok gülerdin… Bense makyaj yaparken izlemeyi severdim seni en çok. Beyaz tenine çok yakışan mavi bir gömlek giyerdin üzerine. Ona uygun olarak fosforlu mavi bir far sürerdin göz kapaklarına. Rimelli kirpiklerinle daha bir ortaya çıkardı gözlerinin iriliği, güzelliği. Sana yardımcı olurdum bazen: Saçını yapman için kupayla su getirirdim sana alt kattan. Durmadan konuşurdum seni izlerken. Durmadan yazardım. Şimdiyse aklımdan geçenleri yazmaya cesaret edemiyorum. Aşina formlar içerisine hapsolmuş, debeleniyorum.

Şekilsiz bir şeyim ben. Kavurucu bir ateş gibi üzerime geliyor konuşma, yazma korkusu. Beni eritiyor. Dağılıyorum. Olmuyor. Kaçıyorum. Yazamıyorum. Anlamadığım sahte kahramanların yalancı hayatlarını yazmak için uğraşırken bocalıyorum. İçimden geldiği gibi yazsam, içimden geldiği gibi anlatsam, olmaz. Tuhaf derler sonra. Hemen yaftayı yapıştırıverirler. Daha kötüsü hiçbir şey demezler. Veya "tüm o tantananın sonunda yaza yaza bunu mu yazacaktın" derler. Üstelik, o kadar uzun süredir rol yapıyorum ki insanlara, düşüncelerimin pek çoğunun gerçekliğinden emin değilim. Yabani otları ayıklayınca tarlanın bomboş kalmasından korkan şaşkın bir çiftçi gibiyim. Ama biliyorum. Bütün suç dengesiz beslenmenin. Annem yıllarca "oğlum, ekmekle ye" dedi durdu. Tabii bir de sigara var. Her nefeste yüzlerce beyin hücresi ölüyormuş. Bu yüzden, büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin verecek cesareti ve gücü kendimizde bulamıyoruz.
Korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz.

İnsana benzersek benzerlerimize acımaktan korkuyoruz. İşin içine bir kez acıma girerse, bir daha ondan kurtulamamaktan korkuyoruz.
Sen de korkuyor musun?

Diyeceksin ki "ben yalnızca senin için korkuyorum". Ama bu doğru değil. Ben bunu gerektirecek hiçbir şey yapamadım sana. Yalnızca konuştum. Yapmayı istediğimi söylediklerimi yapamadım hiçbir, hiçbir zaman. Boş hayaller kurdum hep. En kötüsü seni de inandırdım bunlara. Söylerken tüm kalbimle inanıyor olsam da, tutamadım verdiğim hiçbir sözü. Seni hayal kırıklığına uğrattım. Oysa bitmesi gerekirdi bunların artık. Yeni sözler, yeni hayatlar bulacağımı sanıyordum. Bu sorumluluklar, roller, riyakârlıklar ve acılar yüreğimi paslandırmış oysa. Sevmek zor geliyor. Alışmamışım. Yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen kendimi kaybediyorum. Beni sevdiğine inanamıyorum. Seni sevdiğime inanamıyorum. Nasıl bu kadar güzel olabildiğine inanamıyorum. Nasıl bu kadar mutlu olabildiğime inanamıyorum. Kocaman bir boşluk oluşuyor içimde… ve bunu boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Hayatın yaşanmaya değmeyecek kadar sıradan olduğunu düşünüyorum; bir büyük can sıkıntısı olarak algılıyorum onu ve içini alkolle, acıklı mutluluk çabalarıyla, bohem bir hayatın tüm umursamazlığıyla doldurmaya çalışıyorum hiç durmadan.

Oysa ben her an sana bakmak, tek bir sözünü bile kaçırmamak: bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Her mevsimde, her gittiğimiz yerde, insanlarla ve insanlarsız, aşkın değişen yansımalarını görmek istiyorum.(1)

Ve bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyorsun ve beni izliyorsun sadece. Senin için sevmek, nefes almak gibi rahat bir eylem. Oysa ben: her an uyanık olmalıyım!

(1) Oğuz Atay, Tutunamayanlar
~~~

Sayı: 47, Yayın tarihi: 07/07/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics